
İçimde uzun zamandır devasa bir boşluk duygusu vardı. Dayanılmaz bir can sıkıntısı bütün ruhumu ele geçirmişti sanki. Hiçlik içimi acı acı kemiriyor desem yeriydi. Ara ara mideme yumruk yemiş gibi oluyordum. Sürekli beni öğürten korkunç bir bulantıyla baş etmeye çalışıyordum. Göğsümde bir yerlerde kusmaya varacak derecede katlanılmaz bir tiksinti duyuyordum. Kafam bir balyoz yemişçesine zonkladıkça zonkluyordu. Hiçbir şey yapasım yoktu. İliklerime kadar bir boş vermişlik musallat olmuştu bana. Yorgun ve bıkkındım. Pek halsizdim. Mecalim ve dermanım kalmamıştı. İsteksizdim. Gönülsüz ve ruhsuzdum. Hevesim kaçmıştı her şeyden. Şevkim kırılmıştı. Yataktan bile zar zor kalkıyordum. Hava aydınlanmıyordu benim için. Doğan güne başlayasım gelmiyordu. Son derece huzursuzdum. Kitap okuyamıyordum. Vasat geliyordu çoğu hikâye artık. Neredeydi gençliğin o şaşalı, büyük romanları, yüreğimi güm güm çarptıran o görkemli ve asil masalları? Dikkatim dağılıyordu yeni bir kitaba başlayınca hemencecik. Sıkılıyordum. Bir film açıp izlemeye başlıyor ama çarçabuk bıkıp uyumaya koyuluyordum. Şiirler beyhude geliyordu. Şarkılar ve türküler anlamını yitirmişti. En önemlisi de yazı yazamıyordum. Elim varmıyordu. Boş ver diyordum kendi kendime. Neden sanki bu kadar çaba? Neye yarar? Tıkanmış gibiydim. Doğru kelimeleri bulamıyordum. İçimi açamıyor, beyaz sayfalara derdimi dökemiyordum eskisi gibi. Oysa ki yazmak bir var olma mücadelesine dönmemiş miydi benim için? Ben değil miydim yazmadan nefes alamayan? Yazmaya hava gibi, su gibi muhtaç olan? Kalbinden geçenleri haykırmaya dindirilemeyen bir istek duyan? Sait Faik’in, “yazmasam çıldıracaktım” deyişini hayatının merkezine alan? İçlenemiyordum artık adamakıllı. Efkârlanamıyordum bir türlü. Bir iki kadeh içip çakırkeyif olmak bile gelmiyordu içimden. Bir şeyler karalamayalı aylar olmuştu. Soğumuştum her şeyden ve herkesten. Bunalmıştım yalanlardan, kandırılmaktan, aldatmacadan, sürekli akıntıya karşı kürek çekmekten. Hâlbuki neler ummuş, neler hayal etmiş, ne gibi düşler kurmuştum çocukluk çağlarımdan bu yana. Ama bir de bakmıştım ki, saatin tiktakları insanın aleyhine zalimce ve amansızca ilerlemeye devam ederken bir ömür harcıyorduk. Sonuçta da her şey aynı tas aynı hamam kalıyordu. İstediğiniz kadar umutlu olun, planlar yapın, güzel bir gelecek tahayyül edin, değişim ve rahata erme hayalleri kurun, yine de, son kertede, her şey olduğu yerde sayıyordu. O yüzden ben de artık her şeyi oluruna bırakmıştım. Huysuz, aksi, bencil, çıkarcı, umursamaz, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, hiçbir şeyi önemsemeyen, yalnızca günü bitirmeye çalışan, aşksız, sevgisiz, coşkusuz bir birey olup çıkmıştım. Freni patlamış bir araç gibi hızla iflah olmaz bir hissize dönmeye başlamıştım.
Ne kadar zaman geçti üzerinden, hangi seneydi, neler vesile olmuştu hislerimi kaybetmeme tam olarak hatırlayamıyorum. Fakat bir sabah yatağımdan kalktığımda birden artık tat alamadığımı fark etmiştim. Merak ediyorum da, kaç yıl geçmişti acaba dalından canlı, sulu ve tazecik, tadı damağınızda kalacak bir meyve yemeyeli? Bir pikniğe gidip o güzelim domatesin ve peynirin, biberin ve salatalığın tadına gerçekten varmayalı? Neredeydi çocukluğumun o güzel yemekleri, kebapları, dönerleri, gözlemeleri, tatlıları, çikolataları? Peki ya ailemden yadigâr ve çocukken sık sık gittiğimiz o meşhur pastanenin dondurmaları? Mazide kalmıştı çocukken lunaparka gittiğimde yediğim pamuk şekerin, bezelerin, patlamış mısırın tadı. Ne tat, ne tuz, ne haz, ne lezzet kalmıştı artık hiçbir şeyde. Tamamen yapay, sağlıksız, katkı maddelerinden oluşan, kalitesiz, ucuz, bayat, içinde ne olduğu belli olmayan ürünlerle günü geçiştiriyorduk. Üstüne üstlük her birimiz beş para etmeyecek ürünler için bile kazıklandıkça kazıklanıyorduk. İnsanın en temel ihtiyacı olan gıda bile ateş pahası olmuştu. İştahım kapanmıştı temelli. Hiçbir şey çocukluğumun tatlarını geri getiremeyecekti. Bir daha o güzel tatları asla alamayacaktım. Çocukluğumda biriktirdiğim, dilimden beynime ulaşan sinirlerle hafızamın en güzel köşesine aldığım ve özlemle hatırlamak istediğim o tatların yerlerinde şimdilerde yeller esiyordu. Ne yersem yiyeyim, ne içersem içeyim nafileydi. Tat alma duyumu hepten kaybetmiştim.
Günün birinde, biraz yürüyüş yapmak için dışarı çıkmıştım. Parlak, ışıltılı, günlük güneşlik bir ilkbahar günüydü diye anımsıyorum. Baharın müjdesini veren papatyalar, çiğdemler, yaseminler, nergisler tebessümle dans ediyordu çevremde. Rengârenkti her yer. Ağaçlar ve çimenler, o muhteşem çamlar büyüleyici kokularıyla orantısız güç kullanırdı insanlara. Doğa uyanmıştı artık. Yeni doğan bir bebekten farksızdı. En güzel umutları vaat ediyordu insanlara. Kucak açmıştı tabiat hepimize. Hayatı daha katlanabilir kılardı bahar ayları. Bahar kokusu diye bir şey vardı. En sevdiğim kokulardan biriydi. Toprak, yağmur yağdıktan sonra öyle bir güzel kokardı bu kokunun yeri çocukluğumdan beri bende çok ayrıydı. Aşkın kokusu diye bir şey de vardı bu hayatta. Kalbinizi küt küt çarptırırdı. Düşünüp dururdunuz çocukluk aşkınızı. Gözünüze uyku girmezdi günler boyu. Yaş aldıkça bir daha böyle şeyler yaşamanın imkânsız olduğunun ayırdına varırdınız. Dışarıda bahar bile olsa hüzünlü bir güz kalırdı içinizde sanki. Alamıyordum artık kokuları. Çarpmıyordu beni. Etkilemiyordu. Sarhoş etmiyordu. Ne çiçeklerin kokusu beni benden alıp hayaller kurmama yardım ediyordu, ne yağmurun, ne de toprağın. İçime çekemiyordum bir türlü bahar havasını. Bir heyecan duyamıyordum. Kokularıyla hatırlardınız tüm sevdiklerinizi. Kaybettiklerinizi, eski dostlarınızı, ilk aşklarınızı. Unutmuştum sanki onların kokularını. Onların tüm kokuları geçmişin tozlu sayfalarında hüzün sağanağına yakalanıp ucuz parfümler gibi uçup gitmişti. Bulamıyordum o kokuları artık. Burnuma kötü kokulardan başka bir şey gelmiyordu. İki yüzlülük, düzenbazlık, hırsızlık, çalma çırpma, yağmalama, dolandırıcılık, cinayet kokularından geçilmiyordu ortalık. Allah’ın her günü pis kokuları anında alıp midem ağzıma geliyordu. Lakin ne kadar duymak istesem de, deliler gibi hasretini çeksem de hayatın en hoş kokuları sanki kaybolup gitmişti burnumdan. Bahar, bahar gibi kokmuyordu artık. Mis gibi çiçekler kokusuzdu artık gönlümde. Yazık değil miydi o güzelim çiçeklere? Boynu bükük kalmaya mahkûm muydular? Dallarından kopartılmaya? Üzerlerine basılıp, hunharca çiğnenmeye? Ağlamalarına, sararıp, solmalarına? İnsanoğlu gibi faniliklerine ve eninde sonunda unutulacak olmalarına? Kokularının artık duyulmamasına? Koku duygumu da vahim bir şekilde kaybetmiştim.
Sonraları, hayatta bana en çok tutku veren şeylerden birini daha kaybettiğimi acı bir şekilde anladım ve hissizlik duygusu hayatımdaki yerini iyice belli etmeye başladı. Kulağıma müzik sesi gelmiyordu artık. Duyamıyordum. Ruhuma hitap etmiyordu artık sesler. Müziğin tatlı ezgileri artık yüreğime dokunup beni bu dünyadan alıp götürmüyordu. Ruhumu okşamıyordu klasik müzik. Beni rahatlatmıyor, daha iyi bir insan olmama yardımcı olmuyordu. Beethoven belki de dünyanın en muhteşem müziğini icra edip bunları duyamamıştı. Bu nasıl da büyük bir acı, bir talihsizlik, bir trajediydi. Ama benimkisi bir trajediden kat kat beterdi. Ben duyuyordum fakat işitmiyordum. Ritim tutup, eşlik edemiyordum türkülere. Şarkılara kendimi kaptırıp, hayatı bir nebze olsun unutup, çılgınca dans edemiyordum. Kuşların cıvıltılarının, kedilerin mırlamalarının, köpeklerin havlamalarının, çocukların şen şakrak kahkahalarının bir anlamı yoktu benim için. Yılbaşlarında Noel Baba’nın geyiklerinin çektiği kızağının çan sesleri gelmiyordu artık kulağıma. Çocukken binmekten bıkmadığım atlıkarıncanın müziği kesilmişti. İçimdeki müzik bitmişti belki de benim. Yalnızca kendimi dinleyip, yalnız kendi kafamın içindekileri duyup, bana seslenenleri, yol göstermek isteyenleri, akıl verenleri dinlemiyordum bile. Karşınızdaki bir insanı anlamanın ilk aşaması olan dinleme aşamasının canı cehenneme diyordum. Bildiğimi okuyordum. Sağır olmuştum. Duyan bir sağır olup çıkmıştım.
Tam da bir insanın başına bundan daha fenâ ne gelebilir diye düşünürken, kendimi ansızın hiçbir şeyi göremezken buldum. Görmüyordum artık dünyadaki adaletsizlikleri, haksızlıkları ve ıstırapları. Bir kesim saraylarda, en lüks otomobillerle, uçaklarla, gemilerle sefa sürerken bir kesim kuru ekmeğe muhtaç olarak yaşamak zorundaydı. Ne eşitlik vardı dünyada, ne iyilik, ne onur. Umurumda değildi hiçbiri. Oysa ki her şey gözümün önünde olup bitiyordu. Şahittim tüm olanlara. Cinayeti görüyordum ama gıkım çıkmıyordu. Ayrımcılık, kin, öfke, ve nefret gırla gidiyordu. Kendisi gibi olmayanı, başka olanı, farklı olanı dışlıyor, hor görüyordu insanlar. Kadın şiddeti bitmek bilmiyordu. Hayvan katliamlarının sonu gelmiyordu. Dünyada ne olursa olsun gözlerimi kaçırıyor, kafamı başka tarafa çeviriyordum. Suça bende ortak oluyordum böylece. Hepimiz bu toplumda suçlu değil miydik sonuçta? Zengin sürekli kazanıyor, fakir durmadan yerin dibine geçiyordu. Bizde buna katkı yapıyorduk. Ama insan fakir ve cahil olmaya görsündü. Sürekli kandırılıyor, aklı başına gelmiyor, felâketlerden ders almıyor, ihmalkârlıkların hesabını sormuyor, okuyup aydınlanmıyor, başkaldırmıyor, emeğinin, hakkının, alın terinin peşkeş çekilmesine dünden razı oluyor, ekmeğinin peşinde koşmuyor, çocuklarına güç bela baktığı, üç kuruş parayla geçindiği sömürü düzenine ses etmiyor, kula kulluk etmeye, celladına âşık olmaya, sürekli kendini ezdirmeye ve üst tabakaların güçlenmesine, onların ekmeğine yağ ve bal sürmeye devam ediyordu. Bununla beraber, halk bir kerecik olsun birlik olmuyor, kitle bilincine varamıyor, salt kötü bireyleri, zalimleri, kalleşleri göğe çıkaran ve mazlumları ezip öldüren sistemlere isyan etmiyor ve işçiler kenetlenip dünyadaki en büyük gücün kendilerinin olduğunu dünyaya bir türlü haykıramıyordu. Göremiyordum bunların hiç birini. Kafama dank etmiyordu. Gözlerim görmediğinden bu yana şuursuzca olanları kabulleniyordum. Sindirilmiştim. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın kafasındaydım toplumun geri kalanı gibi. Gözüme bağlanmış bir gözbağı vardı sanki. Arada bir bu gözbağını çıkartıp etrafıma bakınıyordum aslında. Ama görmüyordum. Bakar bir kör olmuştum. Ardından da gözbağını hemen tekrar bağlıyordum gözüme.
Zamanla tüm hislerimi yitirmiştim. Bomboştum. İçimde herhangi bir his, duygudan bir eser, bir erdem kırıntısı kaldı mı acaba diye kendimi sorgularken bulmuştum. Nihayetinde anlamıştım ki, dokunma duygumu bile yitirmiştim. En son ne zaman sokakta gördüğüm bir kedinin ya da köpeğin başına dokunup okşamıştım acaba? Ne zaman kapının önüne sokak hayvanları için bir kap su ve mama koymuştum? Ne zaman bir çocukla karşılıklı oturup oyun oynamıştım? Ne zaman evsizlere yardım etmiştim? Ne zaman bir huzurevini ziyaret etmiştim? Aradan kaç zaman geçmişti yüreklere dokunup, bir şeyler hissetmeye, ya da hissettirmeye çalıştığımdan bu yana? Çabalamıştım bir zamanlar. Elimden geleni yapmaya çalışmıştım. Sevmeye, sevilmeye uğraşmıştım. Neye yaramıştı ki tüm bunlar? Ne geçmişti elime? Neye yaramıştı mutlu olmanın peşine düşmek? Başım göğe mi ermişti? Ne sevdiğim gibi sevilmiş, ne değer verdiğim kadar değer görmüş, ne de iyi bir insan, iyi bir dost çıkmıştı karşıma. Belki de kötü insan bendim. Belki de bu dünyada bir şeyler hissetmek bir lanetti. Bu dünya ince ruhlular, düşünceliler, sevecenler, beyefendiler, hisleriyle hareket edenler için cehennemden farksızdı. Değmezdi bu dünyaya önem vermek, onun üzerine bu kadar titremek. Hissiz olmak müstahaktı belki de içinde yaşadığımız bu gezegene.
Sonunda istediklerini başarmışlardı işte. Hissizleştirmişlerdi bizleri. Hiçbir şey duymamızı, görmemizi, koklamamızı, tatmamızı, hissetmemizi istemiyorlardı. En güzel insani değerlerimizi almış, bizi birer robota çevirmişlerdi. Yürüyen bir cesetten farkımız kalmamıştı. Dünyanın çoğu bu durumdaydı. Maddi değerlere tapan, her şeye itaat eden, sürü psikolojisini benimseyen, filmlerde ağlayamayan, kitap okurken tüyleri diken diken olmayan, müzik dinlerken ruhu okşanmayan, bir hayvanın gözlerinin içine bakıp bir şeyler hissetmeyen, yeni doğan bir bebeği kucağına almayan, okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan, çıkarım yapmayan, isyan etmeyen, ne denirse yapan kişilere dönüşmüştük. Sahici duygular kalmamıştı hiç kimsede. Yadsımıştık olan biteni. Normal geliyordu haksızlıklar hepimize. Şaşırmıyorduk. Nasıl olur demiyorduk. Çıkara dayalı sahte ilişkiler, dostluklar, yalanlar, dolanlar alıp başını yürümüştü. Ortalık odundan farksız, çıkarcı, bayağı ve kepaze insanlardan geçilmiyordu. Samimiyet, iyilik, erdem, incelik, kibarlık sökmüyordu bu dünyaya. İyi insanlar hep kaybediyordu. Sokaklar, caddeler, otobüsler, metrolar, alışveriş merkezleri suratları asık, kaba saba, kızgın, kayıtsız, hissiz insanlarla kaynıyordu. Hepimiz sabah 8 akşam 6 mesai yapan, üç kuruş ekmek parasına çalışan, umutları yok olmuş, hayalleri çalınmış, içi kararmış, tükenmiş, bitap, kendine asla zaman ayıramayan mutsuz insanlardık. Ruhunu kaybetmişti herkes. Müzik bile fayda vermiyordu insanlara. Şiirler anlamını yitirmiş, duygular körelmişti. Yüreğimizi çarptıracak, devam etmemizi sağlayacak bir romanı en son ne zaman okumuştuk cidden? Ya hislerimize tercüman olacak, kurumuş göz pınarlarımızı tekrar ıslatacak bir film görmeyeli ne kadar zaman geçmişti? Meta çağında yaşıyorduk. Alışveriş kuyruklarının haddi hesabı yoktu. Yangına körükle giden bir tüketim toplumundan başka bir şey değildik. Ne üretim vardı, ne dayanışma, ne tasarruf. Vasatlıktan geçilmiyordu ortalık. Vasat liderlerden gına gelmişti artık hepimize. Mustafa Kemal Atatürk’ten bu yana, bir ülkeyi küllerinden doğuracak, baştan yaratacak kaç lider görmüştü bu gözler?
Kendimi ölü gibi hissiz, amaçsız ve berbat hissediyordum. Değişmek, yeniden hissetmek, canlanmak ve yaşamak istiyordum. Yaşadığımız her şeyin üzerimize çöken karabasan misali bir kâbustan ibaret olmasını ve bu korkunç kâbustan bir an önce uyanmayı iple çekiyordum. Hayatta hissiz kalmaktan daha beteri yoktu. Bütün kalbimle bu hissizlikle dolu kâbusun, tez zamanda bitmesini diliyordum…
Yorum bırakın