
Hava daha aydınlanmadan çıkarlardı ortaya. Hep aynı saatte gelirlerdi apartmanın kapısının önüne. Sanki beni uzun zamandır görmemiş gibi heyecandan yerlerinde duramazlardı. Oysa ki daha dün sabahki aynı kişi vardı karşılarında. Tanımışlardı beni. Kokumu almışlardı. Alışmışlardı bir kere. Bende onları bağrıma basmıştım. Dönüşü yoktu bunun. Önce ayaklarıma dolanırlardı. Neredesin, özledik seni, niye geciktin der gibi serzenişte bulunurlardı. Sonra da sabırsızlıkla elimi çantama atmamı ve her gün onlara vermeye hazır beklettiğim mamalarını çıkarmamı beklerlerdi. Mamalarını öyle bir yiyişleri vardı ki insan olan kendinden utanır, yerin dibine geçerdi. Her sabah çile gibiydi kışın siyah günleri. Ayaza çalan, kapkaranlık, umutsuz bir havada güne yeniden başlamak çok zordu. İnsanın bile yüreğine bir boşluk ve hüzün yerleştiren, yüzünün jilet gibi kesildiği, ellerinin kızarıp çatladığı, kulaklarının donduğu böyle soğuklarda bu garipler ne yapardı ki? Çok şükür hâlâ hayattalar diyerek, bir dahaki geceyi nasıl atlatacaklarını düşünerek, aklım ziyadesiyle onlarda kalarak servise binerdim. Çocuktular daha. Bu dünyayı paylaştığımız, yerleri yurtları olmayan, hiç büyümeyecek, kısa ömürlü ve şanssız çocuklarımızdı onlar. Gecenin çocukları diye adlandırırdım ben onları.
Gecenin çocukları yalnızdılar. Çoğunun annesi ya da babası yoktu yanlarında. Ya ölmüş ya da sırra kadem basmıştılar. Hem yetim hem de öksüzdüler artık. Birkaç kardeş bir başlarına kalmışlardı sokaklarda. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Birbirlerinin dışında hiç kimseleri yoktu. Oysa ki yaradılışları gereği yalnız kalmayı hiç sevmezlerdi. İçgüdüsel olarak ebediyen onlara şefkat gösterecek birilerini ararlardı. Bir insan nefesine karşı sonsuz bir ihtiyaç içindeydiler.
Gecenin çocukları kaybolmuştular. Hiç bilmedikleri yabancı bir dünyada, her yerin birbirine benzediği, çıkmaz sokaklarla dolu, betonarme apartman binalarıyla kuşatılmış mahallelerde yaşam savaşı veriyorlardı. Küçücük bir çocuğun kocaman, kalabalık bir havalimanında kaybolması misali şaşkındılar. Milyonlarca kişi arasında onları görebilecek, ellerinden tutacak, onlara kol kanat gerecek bir kişiyi nasıl bulacaklardı?
Gecenin çocukları dilsizdiler. Mübareklerin ağızları var, dilleri yoktu. Kimseden medet umamaz, bir hastaneye sığınamaz, yaralarına merhem bulamaz, hallerini anlatamazdılar. Bir yerleri ağrısa da, canları yansa da, yara bere içinde kalsalar da, sakatlansalar da, hasta olsalar da söyleyemez, şikâyet edemez, yardım isteyemez, bir doktora başvuramazdılar. Yalnızca çaresizce bir köşe başında kıvrılıp hazin sonu beklerlerdi. Her şey farklı olup da, bir gün aniden konuşmaya başlasalar ve çektikleri acıları dile getirseler onlara hak ettikleri değeri verir miydik acaba?
Gecenin çocukları korku içindeydiler. Gürültü ve kaosla, mikroplar ve kirlilikle, trafikle, bitmek bilmez bir hengâmeyle iç içe, minicik yüreklerini çarptıran binbir tehlike altında, her köşe başında onları bekleyen tuzaklar ve tehlikelerden sürekli kaçmak ve saklanmak zorundaydılar. Bir şeylerden ürkerek, irkilerek, kâbus yaşayarak, sürekli tetikte olarak geçirirlerdi ömürlerinin çoğunu. Zaten sokaklarda hepi topu 1-2 seneyi pek geçmezdi ömürleri. İnsan yaşıyla 5-10 yaş arası demek oluyordu bu. Henüz hayatın baharında, tabiata doyamadan göçüp giderlerdi yeryüzünden. Düşmanlarının belki de birincisi insanoğluydu. İnsanlar kötüydü. Onları görmezden gelir, arabalarıyla çiğner, tekmeler savurur, korkutur, zehirler, işkence eder, katleder, kuyruklarına teneke bağlayıp eğlenir, çuvallar içine koyup toplatır, her tarafından iğrençlik akan barınaklara gönderir, kaderlerine terk ederlerdi. Acımasız insan neslinin kendisinin de, belki de kim bilir, günün birinde bir gece çocuğu olarak yeniden dünyaya geleceği ve benzer muamelelere maruz kalacağı hiç aklına gelmezdi.
Gecenin çocukları aç ve susuzdular. Bir kap suya, bir kap mamaya muhtaçtılar. Market kapılarında, kasap önlerinde, balıkçı tezgâhlarında dilenirlerdi. Çöp kutularını karıştırır, bayatlamış, kokuşmuş pisliklerle, yemek artıklarıyla karınlarını doyurmaya çalışırlardı. Lağım sularıyla susuzluklarını giderirlerdi. Önlerine biraz mama koysanız, onlara kursaklarından bir lokma bir şey geçme şansını verseniz sizlere ömrünüze ömür katacak, dünyanın en mutlu mırlamalarını armağan eder, şükranlarını böyle sunarlardı.
Gecenin çocukları evsizdiler. Başlarını sokacakları, her santimetre karesini sahiplenip oraya ait olacakları, yumuşacık bir döşekte sabah güneş ışıklarıyla beraber tatlı tatlı şekerlemeler yapacakları, her gün zile bastığınızda deliler gibi koşup sizi kapısında karşılayacakları, güle oynaya büyüyüp oyunlar oynayacakları, yazın balkonundan gelene geçene bakacakları, yıllar boyunca mutlu mesut yaşayacakları, yuvam diyecekleri, güvende hissedecekleri bir tek yerleri dahi yoktu. Apartman bodrumları, dükkân mahzenleri, arabaların altları, çöp konteynırları, elektrik trafoları onların bir gün daha fazla yaşamak için yegâne çaresiydi.
Gecenin çocukları üşümüştüler. Yaz biraz daha rahattı. Atlatılırdı belki de bir şekilde. Çiçeklerin arasında, kuş cıvıltıları eşliğinde neşeyle oyunlar oynayan, kelebekleri kovalayan, güneşin ısıttığı çimlere uzanarak tembellik eden el kadar bebeler doğanın gerçek ve acımasız yüzüyle er ya da geç tanışırdı günün birinde. Yavaş yavaş ortadan kaybolurlardı. Yel eser, yağmurlar başlar, karakış bastırırdı ansızın. Kışın ayazında üşüyüp, tir tir titrerlerdi cancağızlar. Elleri ve ayakları donar, mini minnacık patileri soğur, pespembe burunları akmaya başlardı. Mama kaplarına kışın kar ve yağmur dolar, mamalar ıslanır, mundar olur, yenmeyecek hâle gelirdi. Şayet biraz şanslılarsa baharın gelişini bir iki kez ancak görebilirlerdi.
Gecenin çocukları talihsizdiler. Talihin olabildiğince yüzüne güldüğü, cins diye tabir ettiğimiz türdeşleri en lüks mamalarla, vitaminlerle, ödüllerle, oyuncaklarla, sürekli takip edilen, veteriner kontrolleriyle, aşılanıp, kısırlaştırılıp sıcacık evlerde günlerini gün ederken belki de gecenin çocuklarının tek günahları sokakta doğmalarıydı. İstemeden, bilmeden, anlamadan, tamamen doğa kanunları etkisiyle çoğaldıkça çoğalır, önü alınmaz bir şekilde sefalete şapka çıkarır, bakımsız, başı boş, istenmeyen, sahiplenilmezse, emzirilmezse, süt anne bulunmazsa, asla fazla yaşayamayacak, henüz gözleri bile açılmadan melek olacak bebekler dünyaya getirirlerdi. Nasıl da benziyordu insanlar ve hayvanlar birbirlerine diye hayrete düşüyordu insan bazen. Ortak bir yazgıyı paylaşıyorlardı bu iki tür. Hiçbir tür kendi aralarında eşitliğe ulaşamayacaktı ne yazık ki. Sınıflar ve cinsler, ezen ve ezilenler, zenginlik ve yoksulluk, bahtiyar ve bedbaht, aç ve tok dünya dönmeye devam ettiği müddetçe her iki türde de muhakkak olacaktı.
Gecenin çocukları sevgisizdiler. Bir yudum sevgiye hasrettiler. Tek istedikleri birazcık sevgi kırıntısıydı. Aş ererlerdi âdeta sevilmeye, okşanmaya, kucaklanmaya, ayaklarınıza sürtünmeye. Hadi yemeği de geçtim belki de yalnızca bunlar için yanıp tutuşuyor, miyavlamalarıyla sizi tamamen ele geçirip, dertlerini anlatmaya çalışıyorlardı. Ama yoldan geçenlerin teki dönüp bakmazdı. Sokakta yürürken yanlarından geçip giderdik çoğu zaman. Kıldı, tüydü, pisti, nankördü, uğursuzluk getirirdi diye tiksinirdi bazısı. Ama insandan temizdi onlar. Hem kalben, hem ruhen, hem de fiziksel mânâda kusursuzdular. Güzel dudaklarından bal damlardı onların, yumuşacık patilerini kıyamazdınız okşamaya, fel fecir okuyan meraklı gözlerine kurban olurdunuz, ıslak burunları öpülesiydi, hele hele o göbüşlerini açıp uzanmaları yok muydu, tam yemelikti. Onlarla soframı paylaşmaktan hatta aynı tabaktan yemek yemekten bile gocunmazdım. Pis olanı, uğursuz olanı, esas hayvan olanı insandı. Dünyanın en zalim hayvanıydı insan. İnsanın nankörlüğü yanında onlarınkinin esamesi bile okunmazdı. Yalnızca bir avuç insan vardı gerçekten onları seven, umursayan, ellerinden tutan, acıyan, içi cız eden ve yardım etmeye çalışan.
Gecenin çocukları rüya görürlerdi. Gece çöküp de uykuya dalınca boyuna aynı rüyayı görüyorlardı. Bacasından duman tüten sıcacık bir evde bebekler gibi sarıp sarmalanmış, karnı tok, sırtı pek, sağlıklı ve korkusuz bir şekilde uyuyorlardı rüyalarında. Belki de onlar büyük bir rastlantı sonucu kimsesiz kalmış ve geceleyin sokaklara düşmüştüler. Bizde büyük bir şans eseri huzurlu ve konforlu, sıcacık evlerimizde günümüzü gün ediyorduk. Belki de gördükleri rüya insanların günün birinde bir hayvana, ve hayvanların da bir insana dönüştüğü alternatif bir evrenden ibaretti yalnızca.
İnsan doyumsuzdu. Her zaman daha fazlasını isterdi. Şükretmeyi ve minnet duymayı bilmezdi. İhtiyaçlarının haddi hesabı yoktu. Sürekli ellerini göğe kaldırıp bir şeyler isterdi. Gecenin çocuklarının ise tek ihtiyacı bizlere yalvaran gözlerle bakarak talep ettikleri bir avuç su, biraz mama, başlarını sokacakları bir sığınak ve bolca sevgiydi. İstediğiniz kadar hacca gidin, oruç tutun, namaz kılın, iyilikler yapın onları sevip saymadığınız müddetçe hiç kimse kıyamet gününde koruyup gözetmeyecekti sizi. Bizim sınavımızdı onlar. Emanetimizdi. Sırat köprüsünde bizleri sırtlarında taşıyacaklardı. Gecenin çocuklarına bu dünyada yapacağınız her iyilik, sonsuzlukta elbette mükâfatını bulacaktı…
Yorum bırakın