CENAZE TÖRENİ

“Tetiği bir kere çektin mi, bunun geri dönüşü yoktur.”
The Funeral (1996)

Daha ufakken videoda ilk kez izlediğim ve uzun yıllar etkisinden kurtulamadığım, yeri bende her zaman çok ayrı olan filmlerden biriydi Abel Ferrara’nın Cenaze Töreni. (The Funeral)

O dönemlerde öyle güzel bir video piyasası vardı ki şimdiki gibi her şeye ulaşmak bu kadar kolay değildi ve eskinin filmleri, değerleri bakımından bugünkü çoğu içi boş ve vasat, önümüze tekrar tekrar ısıtılıp sunulan bayat filmlere beş basardı. Kıymeti başkaydı ilk göz ağrılarımız Betamax’ın ve VHS’nin revaçta olduğu, dönemin dublajlarıyla gönüllere taht kurmuş, film kiralamak için yanıp tutuştuğumuz, tutkulu bir sinema âşığına dönüştüğümüz o güzel dönemlerin.

Çocukken uçan tekmelerin havada uçuştuğu, tozun dumana karıştığı, vurdulu kırdılı Uzakdoğu filmlerinden, çatışmaların tavan yaptığı mafya filmlerine, onlardan da düelloların gırla gittiği Western filmlerine kadar birçok video kiralamıştım. İnsan kitaplardan olduğu gibi filmlerden de çok şey öğrenebilir, kendine ait bir dünya kurabilirdi.

Özellikle eli silahlı ama hakkaniyetli gangsterlerin, haysiyet sahibi kanun kaçaklarının, asil ve erdemli şeriflerin, sonunda hep kazanan kovboyların, bileğine kuvvet dediğim altın yumruklu Kung-Fu ustalarının, zalimin zulmüne karşı çıkan sıradan insanların, yalnızca hak edenlere, layık olanlara kötü şeyler yapan, derslerini veren, onlara dünyanın kaç bucak olduğunu gösteren, doğduklarına bin kere pişman eden kahramanların, gerçek hayatta ısrarla aradığımız ama hiç bulamadığımız, belki de yalnızca sinemada şahit olabileceğimiz, adalet denen şeyin er geç vuku bulduğu hikâyelerinden çok etkilenirdim.

The Funeral de, elbette en sevdiğim mafya filmlerinin başını çekiyordu. Artık yaş almış olsam da, çocukluktaki heyecan ve coşkuları filmlerde pek nadir hissetsem de, geçenlerde bu filmi tekrar izlediğimde etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmediğini görerek şaşırdım doğrusu. 1996 yapımı The Funeral, üzerinden 27 sene geçmesine rağmen hâlâ inanılmaz derecede güçlü, sarsıcı, hüzünlü, karanlık, stilize, kasvetli, trajik bir film.

İtalyan kökenli, sevinçlerinde ve üzüntülerinde biz Türklere benzeyen, hep bir aşırılığın, bir galeyana gelmenin, her duyguyu uçlarda yaşamanın hissedildiği, birbirine haddini aşan bir kan bağıyla, ölümüne bağlı büyük bir aileye mensup Tempio’ların en küçük kardeşi, ailenin mafyaya en uzak, bir yandan komünist toplantılara katılırken, bir yandan da hayatı hızlı yaşayan, içki, eğlence ve kadınlara düşkün, 22 yaşındaki Johnny (Vincent Gallo) hayatının baharında öldürülür.

En küçük kardeşlerinin kederli kaybının ardından, evin reisi olan, en büyük ağabey Ray (ChristopherWalken) ve ara ara sinir krizleri geçiren, şiddete meyilli ve huzursuz ortanca kardeş Chez (Chris Penn) içlerinde bir yerlerde büyük bir öfke bulutunun boğazlarına kadar yükseldiklerini hissederler. Kardeşlerinin katilini bulmak için yanıp tutuşan, bu iki ağabey geçmişle amansız bir hesaplaşmaya, bir yüzleşmeye, eski defterleri karıştırmaya girişirler. İçlerinden yükselen, onları âdeta yiyip bitiren, yüreklerini yakıp kavuran, zihinlerini zehirleyen bu kin ve intikam nöbeti onlar ve aileleri için her şeyin başlangıcının mı yoksa sonunun mu habercisidir?

Etkileyici flashbacklerle ve kurgusuyla, muhteşem bir oyuncu kadrosuyla, Abel Ferrara’nın has aktörü, aksanını sevdiğimin “New York’un Kralı” Christopher Walken’ın bırakın replik kasmayı, yalnızca konuşsun, doğaçlama yapsın, ya da her şeyi geçtim sırf gözüksün, ekranı kaplasın yeter ki, ben dünden razıyım sabaha kadar herifi bıkmadan usanmadan izlerim dediğiniz oyunculuğuyla, akıldan çıkmaz müzikleri ve filme yakışır şekilde şoka uğratan, rahmetli Chris Penn’in en iyi işlerinden biri olan, insanı afallatan final sahnesi ile unutulmayacak, duygu yoğunluğu had safhada bir mafya ağıdı, bir şiddet senfonisi, bir başyapıt, bir kült filmdir Cenaze Töreni fikrimce.

Filmin en can alıcı sahnelerinden birinde Ray, çocukluğuna dönüp, bir flashback yaşar. Bu sahnede daha sonra bir köşe başında vurulup onları yetim bırakacak olan babası Ray’in eline ilk kez bir silah tutuşturur. Babasının vurmasını istediği adam onlara ihanet etmiş, rızıklarını çalmıştır. Dövülüp, elleri ve ayakları bağlanmış, son yolculuğunu beklemektedir. İlk kez birinin canını alacağı bu sahne Ray için erkekliğe ilk adımını atması kadar masumiyetin yitirilişidir aynı zamanda. Babasının düşüncesine göre böyle bir dünyada acımasız olmayanlar, affedenler yaşamayaz ne de olsa. Babası Ray’e der ki: “Bir çocuk korkularını ne kadar çabuk yenerse o kadar çabuk büyür ve bir erkek olur.” Ray’in korkusunu yenmesi gerekmektedir. Vakti gelmiştir. İşte gelip çatmıştır çocukluğunu yitireceği o karanlık saat. Önünde bir erkek olmaya son bir adımı kalmıştır.

İlk başta adamı vurmak için tereddüt eden o küçücük çocuğa babası şunları da tembihler:
“Bu adamı öldürmezsen, affedersen, hayatını bağışlarsan, hayatı boyunca bir gün acaba fikrimizi değiştireceğimiz ve peşine düşeceğimiz korkusuyla yaşar ve günün birinde seni ve kardeşlerini öldürmeye gelir.”

Acaba derken, o soğuk, insanın kanını donduran, hiçbir ümide yer bırakmayan, acımasız ve korkunç silah patlamasının sesini duyar ve irkiliriz. Bu sahnenin bir benzerini Ray’in öldürülen küçük kardeşinin katilini yakaladığında da yaşarız. Artık tetik bir kere çekilmiş, kurşun namludan çıkmıştır. Geri dönüşü asla mümkün değildir bunun…

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑