
Yılbaşı yine gelip çatmıştı. Dünya sevgiye, mutluluğa, güzelliğe, inceliğe hasretti. En çok da umuda açtı insanoğlu. Umut ekmekti. Devam etmekti. Benim görevim ise, bu ekmeği hak eden herkese eşit bir şekilde dağıtmaktı. Bu yıl nereden başlasam, kimlerin yüreğine dokunsam, hangi çocuklara, hangi çocuk kalanlara, hangi iyi kalpli insanlara armağanlar versem kestiremiyordum. Listemdeki iyi insan sayısı her yıl daha da azalıyordu. Kötülük iyiliği feci sindiriyordu. Her yıl bir öncekini aratmaya başlamıştı. Zalimdi, çirkefti, aç gözlüydü kötüler. Bencillerdi. İyilere boyun eğdirip her istediklerini kabul ettiriyorlardı. Zengin yoksulu sömürmeye devam ediyordu. Her sene yeni yıla, bin bir umutla, hayalle, iyilikler dünyaya hükmetsin diye giriyorduk. Ama çok geçmeden kötülük galip geliyordu. Epey yorgundum. Yetişemiyordum artık kötülerin hızına. Baş edemiyordum. Katı kalpleri yumuşatamıyordum. İnsanları değiştiremiyordum. İşin kötüsü elimdeki sihir de giderek tükeniyordu. Kötülüğü alt etmek için yıllardır kullandığım peri tozu suyunu çekmişti. Gerçeklerin sert, soğuk ve acımasız tokadı karşısında peri tozları artık faydasız kalıyordu. Haksızlıklar, acımazlıklar, adaletsizlikler diz boyuydu. Büyümüştü bir zamanlar çocuk olan insanlar. En acısı da buydu. Geçim derdi, hayat telaşı, gelecek korkusu belini bükmüştü insanın. Nefesini kesmişti. Bana olan inançları zedelenmişti. Masumiyet bitmişti. Artık kar bile yağmıyordu. Beyaza bürünmüyordu hiçbir yer. Yılbaşı havasına giremiyordu kimse. Çam ağaçlarının o göz alıcı ve parıltılı ışıltısı kalmamıştı. Bolluk bereket uğramaz olmuştu güzelim diyarlara. Uğursuzluk gittikçe çoğalmıştı. Yeni yılın getireceklerine dair umutlar kan kaybediyordu. Oysa ki yılın en güzel, en sihirli zamanları olmalıydı bu zamanlar. Yüreğimde tarifsiz bir burukluk, kafamda cevapsız sorularla beni uğurlamaya gelen Elf İşçi Federasyonu üyelerine veda ettim ve hazırladıkları bir iki torba oyuncağı yüklendim. Atölyemin bir köşesinde bekleyen artık bitmek üzere olan son peri tozlarını da küçük bir torbaya doldurdum. Yıllarca bana yoldaşlık eden emektar geyiklerimin çektiği kızağıma atladım ve Kuzey Kutbu’ndan yola koyuldum.
Uzun bir yolculuk sonunda bir şehre vardım. Kimse beni göremedi tabii. Yalnızca bana inanmayı bırakmayanlara, çocuklara ve her daim çocuk kalanlara görünmek gibi pis bir huyum vardı. Havada süzülen geyiklerimi ve kızağımı yalnızca onlar görebilir, kilometrelerce öteden kulağınıza gelen çan seslerini de ancak onlar duyabilirlerdi. Sıradan bir insan olarak bir şeyleri başarmam gerekiyordu. Çünkü sihrim anbean tükeniyordu. Dikkatli olmalıydım. Tanrının aciz bir kulundan farksız olarak, sürekli bir koşturma içinde, mutsuz, moralsiz, suratları asık, her an patlayacak gibi duran, kızgın insanların bulunduğu bir metroya bindim. Yanıma iki küçük çocuk oturdu. Hemen tanıdılar beni ve göz kırptılar. Kırlarda yeni açan çiçekler gibi gülümsediler bana. Tatlı mı tatlı, şeker mi şeker, iki güzel, sevimli kız kardeştiler. Aralarında bir iki yaş fark ya var ya yoktu. Yanlarında babaları da vardı. Balon almıştı babaları onlara. Yoksul oldukları her hallerinden belliydi. Ama ellerinde o balonlarla öyle mutlu görünüyorlardı ki bir görmeliydiniz. Sanki o balonları dünyanın bütün servetlerini verseniz de bırakmayacak gibi sımsıkı tutuyorlardı. Kısmetleri güzel olsa bari diye geçirdim içimden ve çocuklar görmeden bir tutam peri tozu üfledim üzerlerine. Okusalar, hayatlarını kurtarsalar, hiç sıkıntı çekmeseler, bunalmasalar, masallardaki prensesler gibi yaşasalar, tüm hayalleri gerçek olsa şu hayatta diye diledim. Elimde balonla, kısa şortumla koşup oynadığım, atlıkarıncaya bindiğim, pamuk şeker yediğim günler geldi aklıma. Bende bir zamanlar çocuk değil miydim? Belki diye düşündüm, onlar büyüyünce, benim şimdiki yaşıma gelince, ben artık bu hayatta olmayacak, çoktan göçmüş olacaktım. Düşüncesi bile garipti. İnce bir sızı veriyordu yüreğe. Kimimiz hayatın başındaydı daha, kimimiz belki ortalarında, kimimizse belki de sonuna yaklaşmıştı. Herkesin bir zamanı vardı bu dünyada. Ama hepimiz yaşamamış mıydık elimizde balonlarla koşup oynadığımız, yeni yıl gelince yerimizde duramadığımız o sevinçli günleri? Hepimiz çocuk olmuştuk. Saf, temiz, masum, günahsızdık. Keşke hep öyle kalabilseydik. Gönlümden bir an için dünyadaki tüm çocuklara yardım etmek geçti. İyiydi çocuklar. Hoştu. Dürüsttü. Yalan bilmezdiler. Her şeyde mantık aramazdılar. Kalplerinden geçeni söylerdiler. Duyguları akıllarından önce gelirdi. Melekler getirirdi hepimizi dünyaya. Analar melekti. Bir anadan dünyaya gelen kimse yüreğinde kötülükle doğmazdı. Toplum kötü ediyordu çocukları. Çevre. Diğer insanlar. Büyümek tüm güzelliği bozuyordu. Bütün çocukların ellerinden tutmak, onlara çocukluklarını yaşatmak, envai çeşit oyuncak hediye etmek, okumalarına yardımcı olmak, onları kollayıp gözetmek, tehlikelerden korumak, onlar için büyük hastaneler kurmak, hastalıklarını iyileştirmek, büyüseler bile hep çocuk kalbiyle yaşamaya devam etmelerini sağlamak gibi devasa bir hayale kapıldım bir an. Ama ne yapabilirdim ki? Yanıma aldığım peri tozları böyle büyük bir hayali karşılamama asla yetmezdi. Tanrının aciz bir kuluydum ne de olsa. Ne yaparsam yapayım dünyadaki bütün çocuklara yardım edemezdim. Elimdekilerle yetinmeliydim. Çocuklar el sallayıp yanımdan ayrıldılar.
Yolculuk boyunca bir sürü çocuk gördüm metroda. Birisi iniyor, bir diğeri biniyordu. Yardım edebildiğim kadarına yardım ettim. Ailelerinin onlara güzel hediyeler vermesi için dua ettim. Her şeyden öte, dünyadaki en büyük hediye iyi bir aile değil miydi? Bütün çocukların iyi birer ailesi olması için, onları iyi yetiştirmeleri için dua ettim. İçten, samimi, duygu dolu dilekler diledim hepsi için. Sanki hepsi benim çocuklarımmış gibi bağrıma bastım onları. Güzel bir gelecekleri olması için gittikçe azalan peri tozlarımdan üfledim üzerlerine. Ama nasıl yetecektim herkese? Nasıl tutabilecektim hepsinin elinden? Nasıl dokunacaktım her birinin pır pır eden yüreğine? Nasıl mutlu edecektim tamamını? Atladıklarım olacaktı elbette. Gözümden kaçanlar. Fırsatımın olmayacakları. Zamanımın yetmedikleri. Vicdanımı sızım sızım sızlatacaktılar. Metro bir sonraki durağa gelmişti. Çaresiz ve üzgün bir şekilde kendimi dışarı attım.
Çok efkârlanmıştım. Biraz açılırım umuduyla temiz havaya çıktım. Karşıma çıkan ilk büfeden bir tane bira aldım. Yürüyordum. Yürüdükçe bir yandan da yardım edemediğim çocukları düşünüyor, içim içimi kemiriyordu. Hava buz gibiydi. Yürekleri donduran, elleri çatlatan, suratınızı kızartan, gözlerden yaş getiren berbat ayazıyla bilinirdi bu memleket. Acıması yoktu hayatın. Doğa zalimdi. Güçlü zayıfın üzerinde mutlak hâkimiyetini kurardı. İnsanlar çabucak büyür, çoğu daha çocukken hayallerine veda ederlerdi. Soğuklarda kalan herkese yardım etmek istedim bir an için. Kışın güzelliği başkaydı ama yüreklerdeki kışı ısıtmak, açlığı yeryüzünden silmek isterdim. Yersizler, yurtsuzlar, kimsesizler için oteller açmak, başlarını sokabilecekleri, sığınacakları, bir parça huzur bulacakları evler inşa etmek, onlar için aşevleri kurmak, onlara sıcacık yemekler hazırlatmak geçti içimden. Ama elimde kalan peri tozlarıyla bu iş imkânsızdı. Yetmezdi. Ne kadar hayal kurarsam kurayım dünyanın değişmesini, yoksulluğun bitmesini sağlayamazdım. Tanrı’nın aciz bir kulundan başka ne beklenebilirdi ki?
Tam bunları düşünürken yanıma bir köpek yanaştı. İnsan halimle ben bile tir tir titrerken, bu zavallıcağız sabahtan akşama sokaklarda, buz gibi ayazda, türlü türlü tehlikenin ortasında bir lokma yiyecek için çöpleri karıştırıyordu. Ağzı var dili yoktu bu gariplerin ve çoğu şeyi insanlardan bile daha iyi sezerlerdi. İçimde onlara karşı iyiliklerin olduğunu hissetmiş olacak ki hemen kuyruğunu sallayıp, üzerime atladı ve elimi yalamaya başladı. Bende onun kafasını okşadım. Nasıl da memnun oldu. Sevinçten az kalsın havalara uçacaktı. Sonra birden anladım. Gözlerim yaşlarla doldu. Açtılar aç olmasına. Dünyada onları düşünen iyi insan evlatları olmasa açlıktan ölürlerdi. Fakat açlık bir yere kadardı. Açlıktan daha beter şeyler de vardı dünyada. Yalnızlık, kimsesizlik, sahipsizlik, kaderine terk edilmişlik daha da beterdi. Bir başına olmak, derdini anlatamamak, toplatılıp uyutulmak ya da sokaklarda ölüp gitmek onların kaderi miydi? Üzülüyordum bunları yaşayan tüm hayvanlar için. Bir gün marketten mama alıyor ve birinin karnını doyuruyor, ertesi gün bir diğerini kucaklıyordum. Ama başka bir gün karşıma çaresiz bir başkası çıkıyordu. Kediler, köpekler, kuşlar için ve tüm çaresiz hayvanlar için canım sıkılıyordu. Hepsine uzanacak kadar uzun değildi ki kollarım. Hepsinin boynuna sarılıp ağlamaya yetmezdi gözyaşlarım. Hepsinin üşümüş patilerini avuçlarıma alıp ısıtamazdım. Hepsine kısacık ömürlerinde bir parça olsun huzuru tattıramazdım. Bir yasa çıkartıp bütün hayvanlara vatandaşlık verdirtemez, tüm insanları onlara yardım etmeye zorlayamazdım. Sihir siliniyordu yeryüzünden. Mucizeler gerçekleşmiyordu. Hayaller yalnızca hayal olarak kalıyor hiçbiri gerçekleşmiyordu. Peri tozum bitti bitecekti. Ne yapmalıydım? Çaresi var mıydı? Tanrının aciz bir kulu bir başına neleri değiştirebilirdi ki bu dünyada?
İnsan ve hayvan farkı gözetmeksizin, muhtaç olanlara yardım edememek çok dokunuyordu bana. Son bir umutla Kuzey Kutbu’ndan gelirken doldurduğum torbama baktım. Aklıma tam da o an bir fikir geldi. Torbamın dibinde biraz peri tozu kırıntısı kalmıştı. Artık bu benim son şansımdı. Bu son tozu nereye harcayacağımı işte o an anladım. Yılbaşıydı bugün. İnsanlar, hayvanlar, tüm varlıklar kenetlenir, her şeyi daha iyi hissederlerdi bu gece. Kalp kalbe karşı olurdu böyle geceler ve bir de bakarsınız ki dilekleriniz ummadığınız bir anda gerçekleşirdi. Sesiniz bile duyulurdu belki bu özel günde. Yalvararak göğe doğru kaldırdım başımı. Torbamda kalan son peri tozunu da doldurdum avuçlarıma. Beni duysun diye haykırarak bağırdım Tanrıya:
“Bağışla beni Tanrım. Ama sormak zorundayım. Neden? Bunca yoksulluk neden Tanrım? Sınıf ayrımı ve eşitsizlik neden? Zengin hep kazanırken, fakirin hep kaybetmesi neden? Bunca acı, bunca keder, bunca ölüm neden? Savaşlar, kin, nefret, öfke ve cinayetler neden? Duy beni Tanrım! Dünyamıza tekrar kaybettiği sihrini kazandır. Erdemli tohumlar filizlendir. Mucizeler gerçekleştir. İyileri muzaffer kıl! Kötüleri yeryüzünden yok et! Biz aciz kulların hiçbir şeye yetişemez olduk. Sen bizler gibi aciz değilsin Tanrım! Bize rehberlik et. Yükümüzü hafiflet. Devam etme gücü ver. Sen ebedisin. Bizler gibi fani değilsin. Esirgersin, bağışlarsın, bahşedersin. Umarım elimde kalan bu son peri tozu etkili olur da, herkese yetişebildiğin bir sene olur Tanrım!”
Elimde kalan son peri tozunu da böylece üfledim gitti Tanrıya. Belki de en çok onun ihtiyacı vardı buna…
Torbam boşalmıştı artık. Yüreğim de öyle. Bir dahaki yıl tekrar dönmek üzere Kuzey Kutbu’nun yolunu tuttum. Tanrı’nın beni duyacağına, biz aciz kullarının elinden tutacağına, hiçbir çocuğu, hiçbir iyi insanı ya da hiçbir hayvanı yalnız bırakmayacağına, güzel, mutlu ve sağlıklı bir yıl olacağına adım gibi emindim…
BARIŞ BELDEK
31.12.2023
Yorum bırakın