GÖKTEN DÜŞEN İNSANLAR

“Kurbanlara vermedikleri şeyi biz onlara verelim: Adil bir yargılama.”
Argentina, 1985

Bazen düşünüyorum da kul kula neler yaşatmış, ne gibi canavarlıklar yapmış, nasıl da canına kastetmiş, hak ve hürriyetlerini nasıl da adaletsizce alıkoymuş şu çivisi çıkmış dünyada. İnsan, insanın kurdu olmuş, birbirini kandırmış, fitne fesat yapmış, sömürmüş, düşüncelerinden, etnik kökeninden, dininden, mezhebinden, teninin renginden dolayı karşındakini hor görmüş, gavur demiş, ona düşman kesilmiş, gücü ele geçirenler menfaatleri için savaşlar çıkarmış, para pul için kan dökmüş, yakmış yıkmış, alçakça yargısız infazlarda bulunmuş, masumları tutsak edip işkencelerden geçirmiş, gaz odalarına göndermiş, katletmiş, ırzına, namusuna, ekmeğine, malına mülküne göz dikmiş, hayattayken bile cehennemi yaşatmış, kötülük tohumlarının filizlenmesi ve büyümesi için elinden geleni ardına koymamış.

Cinayetler, ayrımcılık, soykırım, barbarlık, hâinlik gırla gitmiş tarih boyunca. İnsanoğlu maalesef, şu üç günlük dünyada, geçmişin kötülüklerinden, kâbuslarından, felâketlerinden, şeytanlıklarından, son olsun dedikleri Büyük Savaş olarak adlandırılan Birinci Dünya Harbinden bile hiç mi hiç ders almamış. İçinde yaşadığımız bu güzel hayat, Nazi hegemonyası, atom bombası, Ortadoğu’su, petrolü, çıkar ilişkileri, kumpasları, tuzakları, varlıklı elit kesimi, yoksul ve aç çoğunluğu, sömürülen işçi ve emekçi sınıfı, Çernobil’i, 11 Eylül’ü, bombacısı, teröristi, ihmalkârlıkları, felâketleri, isyanları, darbeleri, soykırımları, sürgünleri, idâmları, katliamları, kadın ve hayvan şiddeti, doğanın kirletilmesi, küresel ısınması, birlik olamayan, yangına körükle giden, cahil ve geri kalmış toplumları derken ve işine gelen her şeyi destekleyen, dünyanın zâbıtalığına soyunan bencil, çıkarcı, zengin ve gücüne güç katan devletlerle birlikte hepimize zehir olmuş, milyonların öldüğü, iyilerin kaybedip daima kötülerin kazandığı bir yere dönüşmüştü. Dostça, kardeşçe, barış içinde yaşamak, dünyanın bütün nimetlerini ve mutluluğunu paylaşmak varken, hâlen dahi yaşamın her noktasında bin bir kötülük kol geziyor, ölüm âdeta fazla mesai yapıyor, canınızı almak için sabırsızca bekleyen, bereket versin ki sayıca bir hayli fazla olan katiller hayatın her alanında, her köşe başında cirit atıyordu. Herkes nedense birbirinin ocağına incir ağacı dikmek için fırsat kolluyor ve katledilenlerin, kurbanların, zulümlerin, iğrençliklerin bir türlü ardı arkası kesilmiyordu günümüzde.

Jerzy Kosinski, Ernesto Sabato, Louis Ferdinand Celine, Primo Levi ya da Art Spiegelman gibi çok sevdiğim yazarlar eserlerinde hep bahsetmişler dünyadaki bu nice amansız kötülüklerden, insanın içindeki o bitmek tükenmek bilmeyen kalleşlik ve acımasızlıktan. Ara ara aklıma, soluksuz bir şekilde okuduğum günden bu yana hayatımın kitaplarından biri olan Ernesto Sabato’nun başyapıtı sayılan Tünel adlı kitabında bahsettiği o paragraf gelir ve kanımı dondurur resmen.

“Dünyanın korkunç bir yer olduğunu göstermek için fazla kanıta gerek yok, yalnızca şunu dinleyin yeter: Bir toplama kampında açlıktan yakınan eski bir piyanisti fare yemeye zorlamışlar hem de canlı canlı.”

İşte hayat bunca kötülükle, umarsızca, gümbür gümbür akmaya devam ederken, elbette sinema da boş durmuyor ve pek sık çıkmasa da önemli ve derdi olan, bir şeyler söylemeye çalışan filmlerle bilinçlenmemizi, hatırlamamızı, gerçekleri görmemizi, hiç unutmamamızı sağlıyor bir bakıma. Yönetmen Marco Bechis, bizim gibi bahtsız bir coğrafyanın, belki de yalnızca tangosunu, futbolunu, Messi’sini, Maradona’sını konuştuğumuz, Evita’sıyla, Benim İçin Ağlama Arjantin’iyle, beyaz başörtülü Plaza de Mayo Anneleriyle gönüllerimize taht kuran, Latin Amerika’nın kanayan yaralarından askeri cuntanın ve faşist diktanın yıllar boyunca gazabına uğramış güzel, yalnız ve yoksul ülke Arjantin’in, 1976 ile 1982 yılları arasında süren o karanlık, uğursuz ve vahşet dolu diktatörlük dönemini anlatan, kendi deneyimlerine ve gizli gözaltı merkezlerinden kurtulan kişilerin hikâyelerine dayanarak, 1999 yılında Garage Olimpo – Olimpo Garajı isimli bir film yaptı örneğin. Filmin ilk gösterimi 1999 Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde yapılmıştı.

Arjantin’deki o kara lekeli dönemde siyasi muhalifler, militarist diktatörlüğün kurduğu, ülkenin dört bir tarafına yayılmış, haddi hesabı olmayan gizli hapishanelerde vahşice kaçırıldı, işkence gördü, tecavüze uğradı ve öldürüldü. Filmde politik olarak aktif, genç bir öğretmen olan Maria, diktaya karşı eylemler düzenlemesinin yanı sıra aynı zamanda yoksullara da ücretsiz öğretmenlik yapıyor. Onlara okuma ve yazma öğretiyor. Tüm baskılar karşısında kendi çapında bir dünya kurmuş ve çırpınıyor anlayacağınız. Babasını kaybetmiş Maria. Durumları pek parlak değil maddi açıdan. Annesiyle birlikte büyük bir evde yaşıyor ve biraz yan gelir elde etmek için evlerinin bazı odalarını misafirlere kiralıyorlar. Evlerinin bir odasında da, henüz gerçek kimliğini bilmeseler de, Olimpo Garajı olarak adlandırılan gizli bir gözaltı merkezinde bir işkenceci olarak hükümete çalışan gayet sıradan, temiz ve iyi kalpli bir insana benzeyen, çekingen genç Felix kalıyor. Ama cehennemin orta yerinde, böyle bir kaos içinde, canavarlarla iyi insanlar nasıl ayırt edilebilir ki birbirinden? Bakın bu konu hakkında tarihin en büyük canavarlıklarına maruz kalan fakat Auschwitz’den sağ çıkmayı başaran büyük yazar Primo Levi şöyle diyor:

“Canavar diye bir şey var. Ama sayıları gerçekten tehlike arz etmek için oldukça az. Esas tehlikeli olanlar sıradan insanlar. Hiç tartışmadan itaat etmeye ve inanmaya hazır, memur zihniyetli insanlar.”

Sadede gelirsek, filmde bir gün Maria evlerini basan askerler tarafından yakalanıyor ve dışarıdan bakınca bir araba tamirhanesi dışında başka bir amaca hizmet ettiğini hiç kimsenin anlamadığı fakat içerisinde, üst katlardan alt katlara doğru inildiğinde, işkence hücreleriyle dolu bir hapishane bulunan Olimpo Garajı’na götürülüyor. Bütün toplananlara yapıldığı gibi, Maria’ya da kelepçe ve gözbağı takılıyor. O andan itibaren Maria için bir ölüm kalım savaşı, bir hayatta kalma mücadelesi başlıyor. Kendisine işkence etmekle görevlendirilen adamın ona âşık olan Felix’ten başkası olmadığını görünce Maria’nın içinde bir umut ışığı beliriyor. Ama yaşanan onca haksızlık, işkence ve gaddarlığın ortasında, bunca katilin, şerefsizin ve nâmerdin arasında hâlâ umutlu olmak mümkün müdür acaba?

Arjantin’deki 1976-1983 yılları arasında, bu kıyımının baş aktörü ve en büyük sorumlusu Jorge Rafael Videla’nın başta olduğu, planlı ve sistematik bir şiddetin hüküm sürdüğü, acımasız, sert, nobran ve duygusuz, bu çirkin dönemde binlerce insan ülkeyi terk etmek zorunda kalmış, kalanlarsa kaçırılmış, işkenceden geçirilmiş, çoğu mahkemeye bile çıkartılmaksızın hunharca yargısız infaz edilmiş, anneler gözaltında dayak ve aşağılayıcı muamelelerle bebeklerini düşürmüş, tecavüze uğramış, çocukları zorla ellerinden alınmış, cellatların diktasına karşı duran herkes bir şekilde ortadan kaybedilmişti. Peki kaybolan bu kadar insan neredeydi? Gözaltı merkezlerinde her türlü tehdide, acıya ve işkenceye rağmen konuşmayan, direnen, metânetini koruyan binlerce Arjantin vatandaşı iğne ile uyuşturulup canlı olarak askeri uçaklardan okyanusa atılmıştı. Gökten sağanak hâlinde insan yağıyordu âdeta ve bu insanlar okyanusları tıka basa doldurmuştu dense yeriydi. Bununla birlikte bir başka yağmur da Arjantin’in başkenti Buenos Aires’in bağımsızlık simgesi olan Mayıs Meydanı’nda başlamıştı. Acılı, kederli, hazin bir yağmurdu. Ama onurluydu, yürekliydi ve adaletliydi de aynı zamanda. Kaybolan çocuklarını arayan korkusuz kadınlar, hakkı ödenmez anneler, kendilerine beyaz çocuk bezlerinden hareketle sembol olarak seçtikleri, beyaz başörtüleriyle Plaza de Mayo’da meydanlara inmiş, büyük bir mücadele başlatmış, bütün dünyanın gündemine girmiştiler. Günün birinde tüm zorbaların kafalarına yağmur olarak düşerek, dünyanın kaç bucak olduğunu onlara göstereceklerdi.

Garaj Olimpo, tamamen gerçeklere dayalı, dokunaklı, sarsıcı, etkileyici, sert, ürpertici, çarpıcı, öyle böyle değil, insanın kanını donduran bir filmdi. Film bittiğinde boşlukta, sessiz bir vaziyette kalacağınıza, bir süre oturduğunuz yerde mıhlanacağınıza kalıbımı basarım.

Peki, ülkeleri karanlıklara götürenlerin, bütün bu sözünü ettiğim suçlara karışanların, bu darbede parmağı olanların, binlerce kişinin zindanlara düşmesine, işkence görmesine, katledilmesine ve kaybolmasına sebep olan katil cuntanın âkıbeti ne oldu diye sorarsanız o da başka bir filmin, Arjantin’in bu seneki Oscar adayı Argentina, 1985’in konusunu oluşturuyor.

Bugün, bu suçların sorumlusu olan kişiler, ellerini kollarını sallayarak, serbestçe sokaklarda mı dolaşıyor sizce? Elbette ki hayır! 1983 senesinde demokrasiye yeniden kavuşuyor Arjantin. Hepsi yargılanıyor ve tutuklanıyor sivil mahkemeler tarafından. Bu tutuklananlardan çoğuna da müebbet veriliyor. Bütün bu canilere, onların kurbanlara vermediği bir şey veriliyor, Nürnberg Duruşmaları kadar hayati bir öneme sahip, dünya tarihinde demokrasi adına önemli bir yer tutan bu duruşmalar sırasında: Adil bir yargılanma.

Bu Arjantin’in en önemli davası, bir vicdan meselesi bir bakıma. Bir insanlık suçunun, bir soykırımın, bir kara lekenin gün yüzüne çıkartılıp, cezalandırılması. Yürekli bir savcı atanıyor bu göreve. Tüm tehlikelerini bilerek kabul ediyor bu işi. Ona yardım etmek için daha yolun başında, belki henüz daha yozlaşmamış, bıkmamış, yorulmamış, sindirilmemiş, enerjik, hevesli, pırıl pırıl, tertemiz, gönüllü gençler toplanıyor çevresine. Bu davaya kendilerini adıyorlar hep birlikte. Savcıya anında tehditler başlıyor pek tabii. Kızıyla, oğluyla, eşiyle, canıyla tehdit ediyorlar. Koruma bile istemiyor savcı kendisine. Bütün o suçlular özgürce gezerken kimseyi koruyamayız diyor. Savcıya baskılar bitmiyor bir türlü. Ülkemizi gerillalara karşı savunanları suçluyorsun diyorlar. Üstüne üstlük utanmadan hatanın kurbanlarda olduğunu düşünüyor askeri heyet. Bir soykırım varsa şayet, bunu ast rütbeliler yaptı diyorlar. Savaştı, çılgınlıktı, ortam karışıktı diyorlar. Aklamaya çalışıyorlar kendilerini. Ama gerçekten adaletli bir mahkeme ve korkusuz bir savcı bunları yutar mı hiç? Savcının kurduğu bu aydınlık ekibin, tüm generallerin işin içinde olduğunu kanıtlamak için az bir zamanları var önlerinde. Ve nihayet duruşmalar sonlanıp, son söz yargıya kalmadan önce, tarihler 18 Eylül 1985’i gösterirken, tüm Arjantin’in artık tek yürek olup, Bir Daha Asla diyeceği muhteşem bir kapanış konuşması yapıyor savcı.

İzledikten sonra muazzam derecede önemli bir film olduğu kanaatine vardığım Argentina, 1985, belki de çoğu zaman mumla aradığımız, terazisinin bozuk olduğuna inandığımız adaletin, inim inim inlese de, sızım sızım sızlasa da, er ya da geç, günün birinde mutlaka karanlık bulutların arasından ışıltıyla süzülen bir güneş misali kötülerden hesap soracağını, hukukun üstünlüğünü, katillerin sonsuza kadar kaçamayacaklarını ve bir gün elbet hesap vereceklerini gösteren, insana umut aşılayan, politik sinemanın günümüzdeki en güçlü örneklerinden biri bence.

Oscar dediğiniz her zaman layık olana ve hak edene verilmeyen, pek de adalet timsali diyemeyeceğimiz, küçücük bir heykelcik sonuçta. Sevdiğimiz filmler kazansa da olur kazanmazsa da. Pek de umrumuzda olmaz açıkçası. Ancak son tahlilde, askeri nakliye uçaklarından atılan, göklerden okyanuslara düşen o insanların hatırına, onlar için kendilerini heba eden Plaza de Mayo’nun cesur anaları ve Argentina, 1985 gibi filmler bizim gönlümüzün Oscar’ını çoktan kazanmışlardır ya! Önemli olan da işte budur!

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑