BENİ BUL ANNE

“Kaybedilen tek savaş, terk edilendir.
Plaza de Mayo Anneleri

1976’da ABD destekli askeri cunta Arjantin’de iktidarı ele geçirdi. 1977’de birkaç gözü yaşlı anne, ileride büyük bir dayanışma hareketine dönüşecek, kahır, elem ve ızdırap dolu, uzun ve korkusuz bir yolculuğun, büyük bir hayat imtihanın, bütün dünyaya adlarını duyuracak bir çırpınışın, ilahi bir gerçek ve adâlet arayışının, sürekli sınanacak bir direnişin, amansız bir mücadelenin henüz başlangıcındaydılar.  

Söz konusu olan bu bir avuç fedakâr kadın, çölde kalan bir kişinin su ihtiyacı hissetmesi misali Arjantin‘in başkenti Buenos Aires’in ünlü meydanı Plaza de Mayo önünde çocuklarını bulabilmek amacıyla toplandı.  

Canavar ruhlu, cellat general, eli kanlı katil Jorge Rafael Videla’nın 1976 ve 1983 yılları arasındaki gaddarlıkla, korkuyla, kin, nefret ve acımasızlıkla bezenmiş militarist diktatörlüğü altında kaybolan çocukları için birikmiş bir öfke ve acı seliyle yıkanıp gelmişlerdi Arjantin’in bağımsızlık sembolü olan Mayıs Meydanı’na.

Feryat figan dolu haykırışları meydanları inleten anneler, sonraları Plaza de Mayo ya da Mayıs Anneleri olarak ve kaybolan çocukları da, İspanyolca Desaparecidos yani ortadan, gözden kaybolanlar olarak anılacaktı. 

Üzüntülerinden kendilerini yiyip bitiren bu çilekeş analar, can ve ciğerlerini aramak, onları hatırlamak, yâd etmek, tam bir muamma olan böyle bir belirsizliği, bu insanlık dramını aydınlatmak, kamuoyuna özellikle de hemen meydanın yakınındaki Casa Rosada’ya yani Arjantin Hükümet Konağı’na seslerini duyurmak için gelmişlerdi. Zira darbeyle gelen hükümete, bu kanlı cuntaya, postallara, coplara, zincirlere, prangalara, diktatörlüğe, baskıya, vicdansızlığa, merhametsizliğe, zalimlere, işkencecilere ve faşistlere, onların yaptığı her türlü zulme, bu mide bulandıran rejime karşı çıkan tüm devrimciler, muhalifler, basını, medyası, aydını, sanatçısı, bilim adamı, dernek üyeleri, barış gönüllüleri, eleştireni, ses çıkaranı, çoluğu, çocuğu, genci, yaşlısı demeden karanlığa karşı mücadele veren çoğu kişi baştakiler tarafından zorla toplatılmış, alıkonulmuş, gözaltına alınmış, çaresizlik içinde zindanlarda bebeklerini düşürmüş, ülkeyi terk etmeye zorlanmış, sınır dışı edilmiş, kaçırılmış, kaybolmuş, yargısız bir şekilde infaz edilerek uçaklardan okyanusa atılmış, türlü türlü işkencelerin, vahşetin, tecavüzlerin, cinayetlerin kurbanı olup imha edilmişti.   

Bu sistemli soykırım başladığı süre zarfı içinde analar, çok sevdikleri, canlarından ayırt etmedikleri, üzerlerine titredikleri çocuklarının ne ölüsünü ne de dirisini görebilmişler, bağırlarına basamamıştılar onları. İz bırakmadan ortadan kaybolan, âdeta sırra kadem basan, faili meçhule kurban giden yavrularından en azından bir haber almak, âkıbetlerini öğrenmek, yüreklerindeki yangını bir nebze olsun dindirmek, hiç değilse çocuklarının naaşlarına, onların kayıp kemiklerine ulaşmak, nerede olduklarına dair bir ipucu kırıntısı bulabilmek, ya da daha vahimi olduysa, şayet öldürüldülerse de suçluların ve katillerin yargılanması umuduyla bir savaş vermeye başlamışlardı. Oğullarının ve kızlarının, biricik evlatlarının, hatta bazıları kocalarının ve torunlarının onları ziyaret edecekleri, kapaklanıp ağlayacakları, yaslarını tutacakları bir mezara sahip olmasını istiyorlardı. Bu dünyadan göçüp gidenlerin mezarlarında çiçekler büyürken onların yakınlarının henüz bir mezarı dahi yoktu. Bu dayanılacak bir acı mıydı? Ne de olsa ana yüreğiydi. Bir ana yüreğinin yangını tüm yeryüzünü kavurup küle çevirmeye yeterdi de artardı bile. Hiçbir denizin, ne de bir okyanusun sularının ateşini söndürmeye yetmeyeceği o yürekler, ister Arjantin’deki Mayıs Anneleri olsun, ister Türkiye’deki Cumartesi Anneleri olsun, dünyanın her yerinde birbirinden farksızdı. Kıtalar ve coğrafyalar farklı bile olsa yüreklere düşen ateşler hep birdi. Ve kor gibi yanıp küle dönen, kan ağlayan, acıdan inim inim inleyen, lime lime olan ama her şeye rağmen bildiği yolundan asla dönmeyen, alçaklara karşı dimdik duran ve adâlet için çarpan bir ana yüreği için dünya dönmeyi bıraksa ve hayat dursa bile yeriydi. 

Annelerin sayısı arttıkça arttı zaman içerisinde. 14 anne ile başlayan bu hak, hukuk ve adâlet mücadelesi yüzlerce kadından oluşan bir harekete dönüştü. Her Perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu anneler, anneanneler, babaanneler, eşler, kız kardeşler, çocuklar. O yılın Ekim ayında kendilerine sembol olarak seçtikleri beyaz başörtüleriyle gelmeye başladılar olayların vuku bulduğu o meydana. Beyaz başörtülerini göğe kaldırarak, meydanın ortasındaki anıtın etrafında her yeri inleten ağıtlar yaktılar. Şarkılar, türküler ve marşlar söyleyip, sloganlar attılar. Cunta düzenini lanetlediler. 

Tek istedikleri hâtıra, hakikat ve adaletti. Bir müddet sonra devlet baba gazabını, dikta yönetimi ise çirkin yüzünü göstermekte hiç gecikmedi tabii. Kolluk kuvvetleri tarafından hor görüldüler, aşağılandılar, susturulmaya çalışıldılar, biber gazı yediler, coplandılar, zulme uğradılar ve kovuldular. Hatta bazıları çocuklarıyla ayni âkıbete uğradılar. Hükümet tarafından kaçırılıp, kaybedilip, infaz edildiler. 1979’da tüm yetkiyi tek başına elinde tutan hain diktatörün emri ile devletin baskısı öyle bir düzeye ulaştı ki, Plaza de Mayo’ya gelmeyi bırakmak zorunda kaldılar. Ancak 1980’de tekrar döndüler. Mahkûmların hapishane avlularındaki yürüyüşlerine benzer şekilde, meydanda 24 saat dolaşıp, âlemlere ibret olacak nitelikte büyük bir direniş yürüyüşü gerçekleştirdiler. 

Uzun yıllar sürdü annelerin çetin mücadelesi. Nihayet, 1983 yılında, Arjantin yeniden demokrasiyle yönetilmeye başlandı. Olayların sorumlusu olarak yüzlerce kişi yargılandı ve hüküm giydi. Bu cesur kadınlar, Arjantinli yazar Ernesto Sabato’nun başkanlığını yaptığı Kişilerin Kaybolması Ulusal Komisyonu’nun (CONADEP) önünde belki de yıllardır ilk defa doğru düzgün dinlenip, insan yerine konup, ifade verdiler. Sonuç olarak manzara hakikaten vahimdi. Bir katliam raporu oluşturuldu. O dönemki mevcut başkana teslim edilen raporda binlerce kayıp insan ve yüzlerce gizli gözaltı ve işkence merkezi kaydedildi. Aynı zamanda yaşananların hiçbir şekilde tesadüfi olmadığı, her şeyin, hatta tutsak annelerin bebeklerinin kaderinin bile düşünüldüğü, bebeklerinin ellerinden alındığı ve cuntayı destekleyen, muhafazakâr ve zengin ailelere evlatlık verildiği sistematik bir planın ürünü olduğu kanıtlandı. Belge, “Bir Daha Asla” adıyla kitap olarak yayınlandı. 

Neticede “hapishanelerin en kötüsü korkudur” cümlesini sarf eden ve buna gönülden inanan, beyaz başörtülü 14 korkusuz anneyle başlayan ve darbe acısıyla boğuşan, bu sorundan muzdarip dünyanın diğer ülkelerine de yayılan onlara da ilham ve umut veren bu hareket tarihe geçti ve anaların haysiyet, hak, hukuk ve adâlet için yaptıkları her savaştan ilelebet alınlarının akıyla çıkacaklarının büyük bir kanıtı oldu.

Kaybolmaya mahkûm edilen çocuklar, özlemleriyle burunlarında tüten o şefkatli annelerine tıpkı Ahmet Kaya’nın o hazin şarkısındaki gibi “Beni Bul Anne” diyerek, son bir medet umarak, yalvarıp yakarıyor. Çocuklarının kılına bile zarar gelmesine, onların ortadan kaybolmasına bir daha asla izin vermeyecek anneler. Bu hayatta olmasa dahi diğerinde, günün birinde muhakkak tekrar kavuşacaklar.

“Kaybedilen tek savaş, terk edilendir” diyor en ünlü sloganlarından biri. “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” diye kenetlenip, hep bir ağızdan bağırıyorlar. Unutmayacak, affetmeyecek, vazgeçmeyecek anneler. Sessiz kalmayacaklar. Hesap soracaklar. Asla pes etmeyecekler. Çocukları için gerekirse kendilerini fedâ edecekler. Dünya döndüğü sürece sızım sızım sızlayacak belki de adalet ama eninde sonunda hak ettiği mükâfatına kavuşacak. Mayıs Anneleri ile Cumartesi Anneleri tek bir yürek halinde çarpacak. Hep hatırlanacaklar. 

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑