GÜN OLUR, DEVRAN DÖNER

Tarihler 24 Ocak 1993’ü gösteriyor. Dile kolay, tam 30 yıl geçmiş üzerinden. 10 yaşındayım. Ankara hiç olmadığı kadar soğuk. Karanlık, kasvetli, buz gibi bir gün. Kar, dizlere kadar. Haberleri izliyoruz ailecek. Nasıl kırgın ve kızgın canım babam. İnandığı ve değer verdiği, savunduğu ve bedel ödediği her şeyin simgesi olan değerli bir aydının, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sonuna kadar bağlı, yiğit, korkusuz, kalender, cesur, sözünü sakınmayan, daima iyinin, doğrunun, adaletlinin yanında olan bir gazetecinin kalleşçe ve kahpece bir saldırıda alçakça katledilmesine içi kan ağlıyor. Çocuk aklımla bile olsa babamın öfkesini ve kederini hissedebiliyorum. Sanki içinden büyük bir parça kopmuş. O dönem Büyük Kolej’de, o şahane gazetecinin kızı Özge’nin tarih öğretmeni babam. Öğrencilerinin üzerine titreyerek, onlara bir baba şefkatiyle yaklaşarak tarihte sürekli tekerrür eden hataları, yapılan yanlışlıkları, yalanları, ülkeleri gerilemeye iten kötü yöneticileri anlatıyor. Ama aynı zamanda da kahramanlıkları, bir ülkenin nasıl yoktan var olduğunu, insanların bir davaya kendini nasıl da adayabileceğini ve ülkeleri hep iyiye, güzele, aydınlığa götüren iyi şahsiyetleri de anlatmaktan da geri durmuyor. Uğur Mumcu gibilerini mesela.

Birkaç gün sonra Uğur Mumcu’nun cenazesine katılıyor babam. Sabah erken saatlerde evden çıkıp gece geç saatlerde geliyor. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor o gün diye hatırlıyorum. Mahşeri bir kalabalık var. Hayatımda bu kadar çok kalbi kırık insanı, bu kadar çok boynu bükük karanfili bir arada görmemiştim. Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş herkes Uğur Mumcu’yu uğurlamaya. Herkesin dilinde Zülfü Livaneli’nin Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor şarkısı var. Daha sonra da Selda Bağcan’ın Uğurlar Olsun’ı bestelenecek zaten. Bu iki şarkı babamın en sevdiği şarkılar olarak kalacak kalan ömründe ve arada sırada hep mırıldanacak bunları. Televizyonda, gazetelerde her yerde haberleri dönüyor susturulmaya çalışılan yürekli gazetecinin. Ama insanlar susmuyor. Akın akın, tek yürek olmuş, veryansın ederek, bu saldırıyı lanetleyerek katillerden hesap sorulmasını, adaletin yerini bulmasını istiyorlar. En acı olan şey ise üzerinden 30 yıl geçmiş olmasına rağmen ne katillerin bulunması, ne de hesap sorulması.

10 yaşında neşeli bir çocuktan 40 yaşında hüzünlü bir adama dönüşmüşüm o günden bu yana. Babam bu dünyadan çoktan göçüp gitti. Bazen babamın, çok sevdiği, geleceğin tehlikelerini yıllar öncesinden tahmin eden, aynı doğum yılını paylaştığı akranı olan o hürmete lâyık gazeteciyle, ve sevdiği insanlarla, arkadaşlarıyla, ’68 kuşağının can dostlarıyla beraber ebediyetin bir köşesinde toplanmış, lafladığını düşünüyorum. Halkın sorunlarından, ülkenin geldiği bugünkü noktadan dem vuruyorlardır kesinlikle.

Günümüzde hangi noktaya gelinmişti peki? Her şey sıradanlaşmış, bereketini kaybetmiş, en kutsal ilkeler ıskartaya çıkmış, inançlar sarsıntılar geçirmiş, hak, hukuk ve adalet tanınmayacak hâle gelmiş, manevi değerler sıfırlanmıştı. “Mutlu azınlıklar, umutsuz çoğunluğun ıstıraplarıyla zenginleşmiştir” diyordu Uğur Mumcu bir kitabında. Bir yanda umutsuz ve ıstırap çeken kitlenin, yani yoksulun geçim sıkıntısı, yaşamak için çırpınması, giderek alçalmaları, açlığı, kirası, faturası, doğalgazı, derdi, sıkıntısı, çilesi bir türlü bitmek bilmezken, bir yanda da bir eli yağda bir eli balda, kaymak tabakayı oluşturan, mutlu azınlık olan, tuzu kurunun yani zenginin para pul hesapları, evleri, arabaları, faizleri, dolarları, euroları, altınları, servetlerine servet katmaları, giderek yükselmeleri gırla gidiyordu. Ekonomi, acılar, haksızlıklar, cinayetler, üçüncü sayfa haberleri, kadın şiddeti, hayvan şiddeti, felâketler, işçi ölümleri sanki tek gündemimiz olmuş, görmeyip, duymayıp, konuşmayıp, üç maymunu oynayan, kandırılan, soyulan, korkutulan, hükmedilen, eli mahkûm yaşamaya çalışan, şevksiz, ruhsuz ve isteksiz, yalnızca günü bitirmeye çalışan, hayattan zerre zevk almayan bireylere, koyun sürüsüne, her şeyi kanıksayan, sineye çeken yığınlara dönüşmüştük. Sıtkımız sıyrılmıştı bu düzenden.

Oh ne âlâ memleketti! Atatürk’leri, Nâzım’ları, Yaşar Kemal’leri, Sabahattin Ali’leri, Uğur Mumcu’ları geçmemişti sanki bu topraklar üzerinden. Yaşamamış, dimdik durmamış, zalimlerin üzerlerine yürümemiş, savaşmamış, dünyayı dize getirmemişlerdi. Ama moralimizi bozmamak, umutsuzluğa kapılmamak lazımdı. Ne demişti Nazım:

Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…

Hürriyete kavuşacaktık nihayetinde. Mehmet Emin Yurdakul o güzel şiiri Anadolu’da bahsediyordu. Ne vakitti hayatın düzelmesi, mazlumun galip gelmesi, zalimlerin yenilmesi diye düşünüp duruyordum bende bu güzel şiiri okuyunca.

Ne vakte dek bu acıklı sefalet,
Bu viranlık, bu inilti, bu kaygu?
Ne vakte dek bu uğursuz cehalet,
Bu taassup, bu görenek, bu uyku?

Düzelecekti ama. Sıkmamalıydık canımızı. Kim bilir? Geliyordu belki de gelmekte olan. Enver Gökçe İlk Adım şiirinde baharı müjdelerdi bize mesela:

Daha gelmesin mi bahar,
Daha gülmesin mi ağlayanlar?
Yıllardır kan içinde, sargı içinde
Unuttunuz mu
Sevmesini şakalaşmasını?

Gelecekti. Başka yolu yoktu. Pırıl pırıl bir sabah, baharın müjdesini verecektim herkese. Atama, babama, Uğur Mumcu’ya ve onlar gibi mücadele eden tüm iyi insanlara. İyiler kazanacaktı. Hangi kötülük sonsuza kadar sürerdi? Karanlıklar aydınlığa çıkardı günün birinde. Durun bakalım hele. Hemen karamsarlığa kapılmayın. İnancınız olsun biraz. Adalet yerini bulacaktı. İnsanlar el ele verecekti. O boynu bükük karanfiller yeniden gülümseyecekti. Güvercinler yuvalarından düşmeyecek, yeniden özgürce kanatlanacaktılar. Bu dünyada Uğur Mumcu gibileri olduğu müddetçe onur, cesaret ve adalet kavramları sonsuza kadar yaşayacaktı. Gün olacak, devran dönecekti elbet.

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑