
“Hâtıralar yarattığımızın farkında değildik, bildiğimiz tek şey eğlendiğimizdi.”
Winnie The Pooh
Babamı teneşirde son defa gördüğümde, onun artık yalnız geçmişin bir hâtırası olarak kalacağı ve bir daha uyanmayacak olduğu gerçeği nasıl da acı bir şekilde kafama dank etmişti. Yıllar geçmesine rağmen ona bir türlü veda edemiyor, ne zaman aklıma gelse onu burnumda tüterek, içim yanarak anıyor, herkes hayat devam ediyor diyerek beni teselli etmeye çalışsa bile kelimeler kifayetsiz kalıyordu. Ateş düştüğü yeri yakıyordu ne de olsa. Ölümü bir türlü en yakınınıza konduramıyor ve yüreğinizdeki o boşluk duygusunu hiçbir şey dolduramıyordu.
Babamı kaybettiğim, bir azap yığınına dönüştüğüm, hayatım boyunca yaşadığım bu en fenâ, feryat ve figan dolu, karanlık günde, ona son kez elim mahkûm veda ederken anlamıştım ki babamın o içten, cana yakın, etrafına ışık saçan tebessümü, zamanı deklanşöre basarak sanki sonsuza kadar durdurduğumuz o fotoğraflarda kalacaktı. O fotoğraflar sayesinde hiç ölmeyecekti canımdan da öte babam. Göçüp gitmeyecekti. İlelebet sağ kalacaktı. Hep hatırlanacaktı. Arada aklıma gelecekti ve duygulanacaktım. Cüzdanımdan resmini çıkarıp bir daha geri gelmeyecek olan geçmişi yâd edecektim. Aile albümlerimizi karıştıracaktım. Babamın eski gençlik fotoğraflarına, subaylık yıllarına, hayatını öğrencilerine adadığı o güzel dönemlere, annemle evlendiği günleri, ya da bizlerle çektirdiği sömestr ve yaz tatillerini, bayramları, yılbaşlarını, doğum günlerini, düğünleri, mezuniyetleri içeren o kıymetli pozlarına bakacaktım. Babam tatlı tatlı objektife gülümseyecek, hayatta en çok değer verdiği, en büyük hazinem dediği ailesiyle, akrabalarıyla, arkadaşlarıyla, öğrencileriyle sarılarak, omuz omuza, el ele tutuşarak istediğim zaman yeniden canlanacaktı. Hep mutlu mesut olacaktık o fotoğraflarda. Dertsiz, tasasız, yarınları düşünmeden gönüllerimizde sevinç ve huzurla, yaşama sevinciyle fotoğrafın çekildiği anda kalacaktık. Güzel ve eğlenceli vakitler yaşanacaktı o fotoğraflarda. Önümüzde dünyanın zamanı olacaktı sanki. İnsan fotoğraflarda da büyür, olgunlaşır, yaşı kemâle ererdi bir bakıma. Beşikten, mezara, doğumdan, ölüme, tatlıdan, acıya, bahardan, kışa kadar her anını, serüveni, yaşamını fotoğraflarda ölümsüzleştirirdi. Fotoğraflar sevdiklerimizi hatırlamak için, onları ne olursa olsun unutmamak için, onları tekrar kucaklamak, bağrımıza basmak için bizlere tutunacak bir dal olur, bir direnç, bir güç, bir amaç verirdi.
Babamla geçirdiğimiz günleri yâd ederken, beni en çok yaralayan şeylerden biri de onunla hiç videomun olmamasıydı. O zamanlar şimdiki gibi akıllı telefonlar yoktu gerçi. Ama bir kamerayla babam sağken doğru düzgün canlı bir görüntüsünü bile alamamıştım onun. Ya da sesini bir cihaza kaydetmemiştim. Babamın fotoğrafları harici pekte bir şeyi yoktu elimde avucumda. Fotoğraflarda anılar tekrar canlanırdı, kaybettiklerimiz yeniden ete kemiğe bürünürdü lakin olurda insan sevdiği birinin sesini yıllar geçip de unutursa nasıl tekrar hatırlardı? Belki de insanoğlunun beyninin içindeki dünyadaki bütün kameralardan, bütün fotoğraf makinelerinden, bütün o teknolojik cihazlardan daha güçlü bir şeyle: Hafızasıyla.
İşte bana tüm bunları düşündürten, geçmişe duyduğum özlemimi katmerleyen ve bu yazıyı yazmama vesile olan böyle bir film izledim geçen hafta ve inanılmaz etkilendim. Adı Aftersun – Güneş Sonrası olan bu film, hayatta belki de en çok alâkam olan şeylerle, hafızayla, anılarla, geçmişi hatırlamayla, nostaljiyle, hasretle, özlemle, hicranla, fânilikle, pişmanlıklarla ve er geç hepimizi bulacak olan engellenemez bir acıyla, bir yürek sızısıyla, zamanın acımasızlığıyla, insanoğlunun yaşayacağı önlenemez, kaçınılmaz bir sonla, veda etmenin zorunluluğuyla harmanlanmış, uzun bir süredir herkesin konuştuğu, yürek dağlayan, boğazınıza bir yumru oturtan, duygu dolu bir filmdi.
Film Türkiye’de, benimde çocuk olduğum, hayatımın belki de en güzel zamanlarında, 1990’lu yıllarda, bir tatil beldesinde geçiyordu. Bir baba ve kızın yaşadığı unutulmaz bir tatilden bir süreç izliyorduk. Depresyonda, ara ara bunalımlara giren, kim bilir neler yaşamış, kuytu yaralarını kızından gizlemeye çalışan, kalbi kırık bir baba vardı. Bu genç babanın, canından çok sevdiği, hayatı yeni yeni öğrenen, yavaş yavaş olgunlaşmaya, bazı şeyleri idrak etmeye başlayan ve tatillerini fotoğraflayan, video kameraya alan, anılar yaratan dünyalar güzeli kızıyla rüzgâr gibi geçip giden kısacık bir dönemine şahit oluyorduk. Tatillerimiz gibi ömürlerimiz de kelebek misali su gibi akıp gidiyordu. Babamla doğru düzgün bir tatil bile yapamamıştım ben. Sıklıkla bunun üzüntüsünü hissederdim. Bu benim içimde bir ukde gibi kalacaktı hayat boyu. Fedakâr ağabeyim de bunun eksikliğini çok iyi hissetmiş olacak ki babam göçüp gittikten sonra sürekli beni ve annemi tatillere götürmeye başladı. Henüz vaktimiz varken, iyi değerlendirmek lazımdı bir arada olduğumuz zamanları. Çünkü eninde sonunda her şey anılara dönüşecek, polaroid bir fotoğrafın netleşmeden önceki hâli gibi bir hiçliğe gömülecekti. Bende annem ve ağabeyimle gittiğim bu tatillerde bir şeyin farkına varmıştım. Binbir emekle, sıkıntıyla, yorgunluk ve gözyaşıyla güç bela kazandığımız parayla, biraz nefes almak, gerçek hayatı bir nebze unutmak için, kim bilir kredi kartına kaç taksitle, bir haftalığına gittiğimiz bu tatillerin dönüşü çok zor oluyordu. Keşke tatillerden hiç dönüş olmasa, hayatımızı otellerde geçirebilsek ve Candan Erçetin’in o şarkısındaki gibi gamsız bir hayat yaşayabilseydik. Ama gerçek hayat gamla ve kederle doluydu. İçimizi ısıtan o güneşli tatil beldelerinin aksine gerçek dünyada her şey soğuktu. Yaşamın çilesi, keşmekeşi, bürokrasisi, kalabalık şehirleri, kötü, vurdumduymaz ve bencil insanları, kiri, pası, tozu, trafiği ve gürültüsü, acıları ve sıkıntıları, ekonomik zorlukları bitmek bilmezdi. Bütün bunlarla acı bir şekilde tekrar yüzleşirdik tatillerden memleketimize dönünce.
Neler vermezdik kaybettiğimiz ve bir daha asla geri dönmeyecek, veda ettiğimiz tatillere, o güzel zamanlara, sevdiğimiz insanlara yeniden sahip olabilmek için? “Geçip giden zamanları, bir yerlerde bulsam” diyordu Mirkelam o hüzünlü şarkısında. Ama bulamıyorduk hiç birini. Yaşadığımız her güzel şey bir hâtıra olarak kalmaya mahkûm olacaktı. Dönüşü yoktu bunun. İnsanı üzmekten başka bir işe yaramıyordu hâtıralar. Zaten şarkının devamında da ekliyordu sanatçı: “Neye yarar hâtıralar?”
Bunların yanında, Aftersun, mensubu olduğum yengeç burcu insanı için kendilerine çok yakın bulacakları bir film olmuştu. Elbette izleyen herkesi çok etkileyebilecek fakat özellikle şaşırtıcı derecede başarılı bir hafızaya sahip olan, çocukluklarındaki en ufak şeyleri bile pürüzsüz bir şekilde hatırlayan, Ay’a, denizlere ve suya, geçmişe, eskiye, nostaljiye, her şeyin ötesinde de anılarına ölümüne bağlı, geçmişe ait yaraları durmadan kanayan, unutamayan, üstesinden gelemeyen, olabildiğince buruk, umutsuz ve kalbi kırık benim gibi yengeçler için âdeta biçilmiş bir kaftandı diye düşünmüştüm. Bana Portekizce’nin en hüzünlü kelimesi olan Saudade’i, yani yok olan bir şeye ya da birine duyulan melankolik bir özlemin derin ve duygusal durumunu hatırlattığı gibi, edebiyatımızın belki de en ince, en kederli, en nostaljik şairlerinden Ziya Osman Saba’nın dizelerini de aklıma getirmişti.
Çocukluğum, çocukluğum.
Uzakta kalan bahçeler,
O sabahlar, o geceler,
Gelmez günler çocukluğum.
Yeri gelmişken şunu da söylemekte fayda var. Hani bazen bir çocuk kitabı çıkar ve sanki hayatla ilgili her şeyi bir tek cümle ile özetler ve şaşar kalırsınız. Ne kadar çok kitap okursanız okuyun, isterseniz binlerce sayfalık romanlar devirin, hiç birinin söyleyemediğini, ya da ne kadar çabalarsanız çabalayın, binlerce sözcük kullanarak yazamadığınız bir şeyi o sihirli ve mucizevi çocuk kitabı tek bir cümleyle son derece sade, basit ve gösterişsiz bir şekilde söyleyip kalbinize dokunur. Bundan yıllar önce, şu pofuduk, dünya tatlısı, bal düşkünü, sevimli ayıcık Winnie The Pooh’un yazarı Alan Alexander Milne, sanırım Aftersun’ı daha iyi anlamamız için şöyle mütevazı bir cümle sarf etmiş hikâyelerinin birinde: “Hâtıralar yarattığımızın farkında değildik, bildiğimiz tek şey eğlendiğimizdi.”
Bir cümle bir filme ancak ve ancak bu kadar yakışır, öyle değil mi?
Yorum bırakın