KASABANIN YENİ ŞERİFİ

Yaşlı bir adamdı. Saçlarına ak düşmüş, alnı kırış kırış olmuştu. Emekli olduktan sonra biraz rahata kavuşmak amacıyla yüreğinde binbir umutla Batı’ya göç etmişti. Yuvam dediği, ailesine, çocuklarına hatta torunlarına baktığı, o yaşında bile ekmeğini taştan çıkarttığı, kıt kanaat da olsa geçinip gittiği bir salon işletiyordu. Bu çivisi çıkmış dünyanın, Vahşi Batı’nın tıpatıp aynısı olduğunu bilecek kadar uzun süre yaşamıştı bu çorak topraklarda.

Kötü ve Çirkin dışında pek bir şey kalmamıştı yeryüzünde. İyi’yi günden güne mumla aramaya başlamıştık. Hâlimiz vahimdi. Fitili yanan bir dinamit misali felâkete doğru büyük bir hızla gidiyordu kasabamız. Kalleşlik, hâinlik, iki yüzlülük ve adaletsizlik her yerde kol geziyordu. İnsanlar gün geçtikçe yaşamın usanıp bıkmadan ürettiği kötülüklerin kurbanı oluyorlar, yalnız kendini düşünen, bencil, çıkarcı, zalim, acımasız bireylere dönüşüyorlardı.  

Sık sık kötülere yenileri eklenir ve akşamları eşkıyalar basardı kasabamızı. Kimsenin de gözünün yaşına bakmazlardı. Her türlü rezilliği yapan, despot heriflerdi hepsi. Zalimdiler. Göbek adları adilikti, alçaklıktı. Başka dilden anlamazdılar. Gelenleri geçenleri, tüm kasaba ahâlisini haraca bağlamışlardı. Ne kanun, ne hak, ne hukuk, ne adalet, ne ödül avcıları, ne de yapılan kalleşliklere ses çıkarmak isteyen bir avuç iyi insan karşılarında durabilmişlerdi. Olan bitenlere itiraz edenlere dar ağaçları kurulmuştu. Korkmuştu herkes. Gölgelere saklanmıştı. Karanlıklara kaçmıştı. Dilsizliğe, körlüğe ve sağırlığa sığınıp, evlerine çekilmişti. Birer birer yerini, yuvasını terk etmişti. Geride kalan insanlar da alışmıştı yapılanlara. Sadece sıradan başka bir gün işte deyip geçiştiriyorlardı. Tam da bu gözü dönmüş haydutlardan beklenildiği üzere sıra savunmasız, zavallı ve garip yaşlı adamın dükkânına da gelmiş, adamı, ailesini ve müşterilerini bir güzel pataklayıp, adamcağızın ne zor şartlarda kazandığı o üç kuruş parayı da almışlardı. 

Bu soyguncular yüzünden elinde avucunda ne varsa gitmişti yaşlı adamın. Ne para biriktirebilmiş, ne de hayalleri gerçekleşmişti. Açlıkla, soğukla, yarının endişesiyle mücadele etmeye başlamıştı. Ailesinin ve kendisinin hayatta kalmaları imkânsızlaşıyordu. Yabani ve gaddar adamlar halkı her gün daha sefil hâle getiriyorlar, herkesi kendilerinin fikirlerine, zorbalıklarına, dayatmalarına, haksızlıklarına mahkûm ve mecbur ediyorlardı. Rahat rahat yürüyemiyordu artık kimse bir zamanlar insanın hür olduğu, mutlu ve mesut yaşadığı bu şirin ve güzel kasabada.

Göksüz, güneşsiz, tatsız, tuzsuz bu karamsar yaşamdan bezmişti artık iyice yaşlı adam. Bu nobran coğrafyanın, artık kuş uçmaz kervan geçmez, ot ve ağaç bitmez yaşama alanının kaderini kim değiştirecek, yapılan zulümlere kim son verecek, kasabamızın masum halkını, çocukları, aileleri, iyi insanları, temiz kalplileri şeytandan kim koruyacaktı? Kalmış mıydı böyle bir cengâver dünyada? Omzuna büyük bir yük alacak, suya sabuna dokunmaktan çekinmeyecek, elini taşın altına sokacak, efsaneyi ete kemiğe bürüyüp, tarihi yeni baştan yazacak ve korkaklar çağını yeniden kahramanlar çağına çevirebilecek bir insan evladı var mıydı acaba?

Yaşlı adam kederli ve ümitsiz bir şekilde tam da hava kararmak üzereyken, salonundan içeri sızan güneşin son ışıkları altında, bir elini şakağına dayamış bunları düşünürken salondan içeriye bir yabancı girdi.

Kapıda durdu yabancı. Başını iki yana çevirerek çevresine bakındı. Birkaç müşteri kâğıt oynuyordu. Bu gizemli yabancıyla göz göze gelmekten korkup, başları önlerinde sessizce oyunlarına devam ettiler. Yaşlı adam bu yabancıyı tepeden tırnağa süzdü gözleriyle. İnce, uzun bir adamdı. Sinekkaydı bir tıraş olmuştu. Kıyafetleri tozla kaplıydı. O asil duruşuyla, bakışıyla, edâsıyla buralardan olmadığı hemen anlaşılıyordu. Yalnızdı yabancı. Sadece cesur ya da aptallar yalnız yürürdü böyle bir ortamda diye düşündü yaşlı adam. Gerçi tamamen yapayalnız sayılmazdı. Yaşlı adamın gözü, birden yabancının belindeki kemere ilişti. Bir adet Colt tabanca taşıyordu.  

Barın köşesindeki her zamanki yerindeydi yaşlı adam. Bar tezgâhının üzerini siliyordu. Bu yaşına kadar her yaştan ve her milletten birçok kovboy görmüştü. Ama bu adamda bir şey vardı. Bir ışıltı, bir gariplik, bir farklılık. Yaşlı adam, kovboy’un gözünün derinliklerindeki amansız bir yangına dönüşebilecek o sert kıvılcımı görünce, ola ki haydutlar dükkânına uğrarlarsa, ona bu gece ihtiyacı olabileceğini anladı.

Artık ailesinden ve kendi canından başka kaybedecek bir şeyi olmayan bu yaşlı adam, hayat boyu tahminlerinde pek seyrek yanılmıştı. Nitekim beklediği gibi de oldu ve dışarıdan at kişnemeleri, çığlıklar, bağrışlar, silah sesleri geldi kulağına. Sesler giderek yakınlaştı, İşte, sonunda bu azılı herifler, yaşlı adamın salonunun içinde, uzak diyarlardan gelen o yabancı kovboy’un karşısındaydılar.

Adamlar daha önce hiç görmedikleri bu yabancıya karşı bir korku ve endişe hissetmiş olacaklar ki hiç vakit kaybetmeden silahlarına davrandılar. Kovboy, kıvrak hamlelerle, adeta dans ederek üzerine yağmur gibi yağan bütün mermilerden kaçarak silahını doğrulttu eşkıyalara. Şimdi sıra ondaydı. İyilerin de günü gelecekti elbet. Er ya da geç, adalet kapıyı çalacak, bozulan düzen değişecekti. Kovboy sırayla indirdi karşısına çıkan tüm kötüleri. Ortalık darmaduman olduktan sonra da ıslık çalarak salondan uzaklaştı. Yaşlı adam gözlerine inanamıyordu. Yanaklarından sevinç gözyaşları damlıyordu. O gün orada olup bu olayları birebir yaşayanlar arasında yaşlı adam ve birkaç müşteri vardı yalnızca. Ama haber kasabamızda kalan bir avuç insan arasında hemen yayılmıştı. İnsanlar tekrar akın akın gelmeye başlamıştı vatanımız dediğimiz yere. Yıllar boyunca kasabamızın şerifi olmuştu bu adam. Tekrar özgürlüğüne kavuşmuştu tüm insanlar. Artık ne bir haydut, ne bir tiran, ne de bir zalim bu kahramanın canı pahasına kolladığı kasabamıza uğrayamaz olmuştu. Halk yıllar boyunca bu yabancının sözünü edip durmuştu. Günün birinde, biraz büyüyüp, dünyayı anlamaya başlayınca bende duymuştum bu hikâyeyi. 

Önce inanmamıştım tüm bu olanlara. Yalandır, kurgudur, halkı cesaretlendirmek için uydurulmuş bir masaldır demiştim. Ama işin gerçek yüzünü çok sonraları öğrendim. Hikâyenin kahramanının babam olduğuna ve anlatılanların hepsinin doğruluğuna ağabeyimin henüz çocukken kutladığı bir doğum gününün resmini tesadüfen bulunca inandım. Babamın o tarihi gün eşkıyaları bir bir indirdiği Colt marka silahı ağabeyimin elindeydi. Ona doğum gününde babam hediye etmişti bu silahı. Evet yüzlerce şerefsizi yere seren, kasabamızı esaretten kurtaran, o büyük şerifin anlı şanlı silahını, ağabeyim elinde bir zafer edâsıyla havaya kaldırıp poz vermişti. Her şey apaçık ortadaydı. Bizim kahraman şerifimizdi babam. Geçmiş zamanların değerlerini savunan, cesur, gözü pek, merhamet dolu, içten ve samimi, tertemiz bir insandı. Ben küçükken, hayatın bambaşka olduğu, iyiliklerin dolu dolu yaşandığı ve bu kadar kötülüğün sokaklarda kol gezmediği o güzel ve aydınlık pazar sabahları TRT’de izlediğimiz Western Filmleri kadar masum, onlar kadar nostaljik ve altın kalpliydi babam. Hep iyilerin kazandığı, adaletin ve doğruluğun hak ettiği mükâfata kavuştuğu o zamanlara aitti babamın kalbimizdeki yeri. 

Bir gün bir kuş olup göçüp gitmişti korkusuz şerifimiz. Çocukluğumun o güzel zamanlarına uçtuğunu umardım hep babamın. Pazar günleri kovboyların televizyonda herkesi kurtardığı ve sonunda da en güzel kızı elde ettiği o kovboy filmlerine döndüğünü tahayyül ederdim. En güzel yıllarını, kasabanın o en güzel kızıyla, anamla geçirmişti. Acıdan ne yapacağımızı şaşırmıştık o kasabamızdan gidince. Büyük şerifimizi kaybetmiştik. Koruyucumuzu. Kahramanımızı. Babamızı. Az buz bir şey miydi bu? Hâl böyle olunca umutsuzluk, dert ve acılar tekrar baş göstermişti hepimiz için. 

Ama o kadar şanslıydım ki beni seven, bana yaşama sevinci veren, tutunacak, sığınacak, güvenecek çok şey vardı hâlâ hayatta. Anam vardı başta. Talih kahraman şerifimizin yüzüne gülmüş ve anam çıkmıştı karşısına. Bizde böyle bir ananın kuzuları olduğumuz için çok mutluyduk. Anama öyle bağlıydı ki şerif “sen hayattayken bana karada ölüm yok” derdi hep. Bize de ölüm yoktu anam yanımızda olduğu, nefes aldığı, bize kol kanat gerdiği müddetçe. Anaların hakkını ne yaparsak yapalım asla ödeyemezdik.

Ayrıca Vahşi Batı’nın en hızlı silah çeken kovboyu da bizimleydi. Onun yanında Gary Cooper’ın, Clint Eastwood’un, Jimmy Stewart’ın, John Wayne’nin ya da Alan Ladd’ın esâmesi bile okunmazdı. Evet belki, yıllar geçse de hiç değişmeyen o saflığı ve iyi niyetiyle, o güzel tebessümüyle elinde tuttuğu, çocukluğundaki güzel bir doğum gününde şerif tarafından kendisine hediye edilen bir oyuncak tabancaydı ama ağabeyimin hayat boyunca bana öğrettikleri, gerçek bir tabancanın namlusuna sürülen mermilerin bin mislisi daha etkili ve güçlüydü. Bana iyilik, doğruluk, ihsan, adalet, onur, bağışlama kavramlarını küçük yaşta öğretmişti canım ağabeyim. Dünyanın en şanslı kardeşiydim onun gibi kıymetli bir ağabeye sahip olduğum için. Hayatıma karışmadığı için, bana inandığım gibi özgürce yaşamama izin verdiği için, bana doğrular için mücadele etmeyi öğrettiği ve hayat boyu her konuda destek verdiği için ona ne kadar teşekkür etsem azdı. Kasabanın yeni bir şerifi vardı artık. Canımdan çok sevdiğim, bir dediğimi ikiletmeyen, hürmetlerin en büyüğüne layık ağabeyim.

İyi ki doğdun biricik ağabeyim! Dünya senin gibi güzel bir insanın varlığıyla daha da anlamlı bir yer…

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑