SIĞINACAK BİR LİMAN

Hayatın hep gençlikte esen o uçarı rüzgârıyla henüz sarhoş olmuş yeni yetme bir miçoydum. Denizi vatanı bellemiş ve ondan ne zaman ayrı kalsa sıla özlemi ile yanıp tutuşan bir martı misali hicran dolu günler yaşardım. Gurbet ellerde, askerde, üniversitede, ya da iş yerimde hiç fark etmezdi. Hasretlik canıma tak ederdi. Gemimizin özü, onun kalbi, çekirdeği, onu besleyen, ona hayat veren can damarı ve lokomotifi fedakâr anam ve ağabeyim burnumda tüterlerdi. Gemimizin ruhu, onun dayanağı, iskeleti, direği, onun ayakta durmasını, mavi dalgalar üzerinde pervasızca devam etmesini sağlayan büyük, korkusuz, gözü pek bir kaptanımız vardı. Dümendeydi kaptan yaşamımız boyunca. Geminin güvertesinde bizi gözetler, korur, bağrına basardı hep. Bizimle sevinir, bizimle üzülürdü. Varını yoğunu ortaya döker, her şeyini bizimle paylaşırdı. Aziz ve hürmete lâyık reisimizdi o bizim. Adaletli, vicdanlı, onurlu, asil, cesur, kalender, dürüst, mert ve sevgi dolu bir insandı. Ömrü hayatım boyunca kaybolduğumda yönümü bulmamı sağlayan pusulam, karanlıklarda bana ışık olan el fenerim, ne zaman başım sıkışsa başvurduğum kılavuzum olmuştu. Öğrendiğim her şey için Allah’ın her günü minnet ve vefa borcu duyduğum, hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim biricik babamdı o benim.


Bacalarından sevgi tüttüren dumanıyla ufukta aheste bir şekilde ilerleyen mutlu mesut bir gemiydi bizimkisi. Usul usul, emek harcanarak yıllar sürmüştü bu geminin inşası. Çalışıp, didinip, uğraşmıştı anam ve babam ona sahip olabilmek için. Emekli olunca ikramiyelerini birleştirip hayallerini ancak ete kemiğe büründürmüşlerdi. Senelerce yorulmuş, tükenmiş, çile çekmiş, ter ve gözyaşı akıtmışlardı. Ne çetin, ne acı, ne güç belâ koşullarda bir ömür harcayarak, sıkıntılarla, binbir badireler atlatarak elde edebilmişlerdi onu. Bir sürü gemi görmüştüm hayatım boyunca. Lâkin bizim gemimiz farklıydı. Ona bağlılığımız başkaydı. Evimiz, ekmek teknemiz, neşemiz, umudumuz, geleceğimizdi o bizim. Çocukluğumu geçirdiğim, ilk aşklarımı yaşadığım, bir arada olduğumuz, kenetlendiğimiz, birbirimize sığındığımız, kış aylarında başımızı sokup ısındığımız, kıt kanaat da olsa huzur içinde geçinip gittiğimiz, iyi kötü zamanlarımızın olduğu, bayramları, yılbaşlarını, doğum günlerimizi kutladığımız, bir zamanlar bize yoldaşlık eden akrabalarımızın, komşularımızın, eşin, dostun yaslarını tuttuğumuz, acı tatlı günleri hep beraber yaşadığımız, kaptan kamarasında, o ağaçların ve mis kokan çiçeklerin olduğu bahçe manzaralı balkonumuzda babamın keyifle gazetelerini okuduğu, anamın yaptığı o bol köpüklü kahvesini yudumladığı, televizyonda maçlara baktığı, arada bir o güzelim yaz geceleri bir iki kadeh içip efkâr dağıttığı, “öldük mü lan öldük mü” diye içerlendiği, yuvamız dediğimiz bir yerdi. Artık geride bıraktığım, hüzünle hatırladığım ve andığım, hayatımın o en güzel günlerinde sağdı henüz kaptan. Bir gün hayattan kopacağını, ara sıra adın kalleş olsun diye sitem ettiği ölümün onu da bulacağını, yitip gideceğini, bizi terk edeceğini, yaşamın bu kadar boş ve fâni olabileceğini aklım hayalim almıyordu. Yıllar geçse bile asla almayacaktı.


Kaptanım için, canım babam için, artık demir almak günü gelmişti zamandan. Teneşirde görmüştüm onu son kez. Yüreğimi dağlamış ve paralamıştı o son hâli. Hâlsiz ve bitkindim. Çaresiz ve perişandım. Elim kolum bağlıydı. Soğuktu yanı başımdaki musalla taşı. Buz gibiydi. Kaskatı kesilmişti kaptanın vücudu. Yıkanmış, paklanmış, bir güzel sarınmıştı bembeyaz örtülere. Ağzı açıktı. Hâlâ inatla nefes alıyordu sanki. Bir tutam kan vardı ağzının kenarında. İçim acıdı kanı görünce. Sızım sızım sızladı sol yanım. Soluktu yüzü. Güzel gözleri kapalıydı. Masum bir şekilde, mışıl mışıl, bir çocuk gibi uykuya dalmıştı. Uyandırmaya kıyamazdınız. Bende bir uykudayım, bir düşteyim sanmıştım. Elem dolu bir kâbustu daha ziyade. Odadaki o buram buram ilaç kokusu ara ara burnuma gelir ve o günü tekrar yaşardım. Kolları yana uzanmıştı. Ellerine, bileklerine, ayak parmaklarına dokunmuştum. Ayazdan da beterdi. İliklerime kadar üşümüştüm. Nasıl bir imtihan, nasıl bir ıstırap, nasıl bir acıydı bu böyle? Duyumsuyordum az sonra olacakları. Artık geçmişin bir anısı olacaktı kaptanımız. Resimlerde kalacaktı o içten gülümsemesi. Hep canlı olacaktı zamanı durdurduğumuz o resimlerde. Resimler sevdiklerimizi unutmamak için bir dirençti bizlere. Peki ya sesler? Artık hiç duyamayacaktım kaptanın sesini. Eğer herhangi bir ses ya da video kaydı yoksa bir sesi nasıl hatırlardınız? Elimde hiç kaydı yoktu kaptanın. Bunlara ilâveten bir daha asla hissetmeyecektim o sımsıkı sarılmasını. Belki sadece büyük bir hasrete uyanıp gerçek ile yüzleşmek istemediğim rüyalarımda sarılacaktım ona. Hiçbir şey dolduramayacaktı yüreğimdeki o boşluk duygusunu. Bu en son vedaydı. Son bir kez yüzüne uzun uzun baktım. Onu alnından öptüm. Yıllar önce ak düşen ama hâlen gür olan saçlarını okşadım. “Üzülme kaptan” dedim. Kendi başıma gelse ben ne hissederdim diye geçirdim aklımdan. Sanırım kendi ölümü fazla koymazdı insana. Geride kalanlara üzülünürdü en çok. “Bizi hiç merak etme” diye teselli ettim onu. “Rahat uyu. Daha iyi bir yere gidiyorsun. Allah’a emanet ol.”


Kaptanla vedalaşıp onu büyük uykuya, son yolculuğuna, kimsenin tahayyül bile edemeyeceği o meçhule uğurladıktan sonra hiçbir şey asla eskisi gibi olmamıştı gemimizde. Pırıl pırıl bir sabah, güneşin ilk ışıklarının yıkandığı denizin bile ne tadı ne tuzu kalmıştı. Bereketi kalmamıştı o masmavi suların. Bütün okyanuslar, denizler, göller ve nehirler kurumuştu. Hayata küsmüştü suyun içinde yaşayan tüm canlılar. Katıla katıla ağlayan gözü yaşlı denizanalarının sayısı her geçen gün artmıştı kaptan gidince. Zavallı yengeçler sürü halinde toplanıp biçare ve boyun bükmüş bir halde yasa boğulmuştu. Kan ağlayan penguenler uzak diyarlara göçmüş, garibim yunuslar insanlardan uzaklaşmış ve yüzlerindeki o güleç tebessüm silinmişti. Kederden birbiri ardına kıyıya vuruyordu gökkuşağını andıran rengârenk balıkların, devasa balinaların ve derileri yüzülmüşçesine inim inim inleyen fokların cesetleri. Kara bulutlarla kaplı şiddetli bir fırtınanın ortasında kalmış ve biçare bir şekilde oradan oraya savrulup durmuştu gemimiz. Kaptan gitti gideli bir türlü düzlüğe, durgun, sakin ve huzur verici sulara çıkamamış, talih yüzümüze bir kez olsun gülmemişti. Sonunda da yönümüzü kaybetmiş ve büyük dalgaların hiç acımadan sert darbeler indirdiği yaralı gemimiz dosdoğru alabora olmuştu.


Bozguna uğrayan gemimiz parçalanıp sulara gömülmeden önce son bir azim ve kararlılıkla, korkunç bir feryatla, yaşama tutunabilmek için zar zor bir refakatçi sandalına sığınmıştım. Bu küçük, zayıf, dermansız refakatçi sandalıyla kestiremediğim bir geleceğe doğru gidiyordum. Kim bilir bu gidişin, dönüşü olacak mıydı? Nereye kadar götürecekti bu sandal beni diye merak ediyordum. Rüzgârlı ve fırtınalı havada denizde bata çıka, ite kaka, kelle koltukta, can havliyle ilerliyordum. Şimşek ve gök gürültülerini işittikten sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sonradan fark ettim ki başlayan bu şiddetli yağmur sağanağı gökyüzünden gelmiyordu. Sular seller gibi kahır, pişmanlık ve hüzün boşanan yer benim kederli gözlerimdi. Kaptanların en heybetlisi olan babam için, tüm kaybettiklerim, tüm sevdiklerim için, batan gemimiz, dönmeyen mâkus talihimiz, artık geri döndüremeyeceğimiz geçmişimiz için durmaksızın ağlıyordum. İçimde fırtınalar kopuyordu. Ne zaman dinecekti acaba bu fırtına?


Yüreğimdeki günlük güneşlik, cıvıl cıvıl havaların, günün birinde fırtınalara döneceğini tahmin eder miydim hiç? Oysa ki neler ummuştum hayattan? Neler hayal etmiştim? Sınırları olmayan, uçsuz bucaksız, engin düşlerim vardı. Dünyayı görmek istemiştim. Yeni insanlarla tanışmak, farklı diller öğrenmek, kendimi her alanda geliştirmek, bir şeyler üretmek, ardımda beni hatırlayacakları bir yapıt, bir eser, bir isim bırakmak, sevmek ve sevilmek. Anamı, babamı, ağabeyimi gururlandırmak. O yüce kaptanın oğluna yaraşır biri olmak. Saygınlık, gönenç, aşk, mutluluk, servet, sağlık ve huzur dolu bir hayat yaşamak. Kimimiz bunları başarmış ve bahtiyâr olmuş, kimimizse hüsrana uğramış ve bedbaht olmuştuk hayatta. Gençliğimde gözlerim kamaşmıştı hayatın bana sundukları karşısında. Film ve kitaplardaki gibi hayallerin ötesinde, görkemli, asil bir hayat, kaptanlara, şövalyelere özgü, maceraperest bir serüvendi dileğim. Önümde dünyanın zamanı var sanırdım. Hep genç kalacaktım. Hayatımı heba etmeyecek, onun boşa geçirilmiş bir hâle geldiğini görmeyecek, hiç yenilmeyecektim. Bir kahraman olacaktım. Yaşayacaktım ben. Müsrifçe harcamayacaktım ömrümü. Yaşamaya olan korkunç susamışlığımı giderecektim. Hayatın ne bana, ne babama, ne de sevdiklerime hiçbir zarar veremeyeceğini, hep böyle şen şakrak devam edeceğimizi, bir elimiz yağda bir elimiz balda geçinip gideceğimizi düşünürdüm. Besbelli ki çocuktum.


Fırtınaya yakalanan her derbeder sığınacak bir liman arardı. Ama bunca acı, bunca keder, bunca hırpalanmışlık, bunca yalnızlık içerisinde sığınacak bir liman, tutunacak bir dal var mıydı? Medet umulacak, avunulacak bir şeyler kalmış mıydı dünyada? Umutsuzluk mu vardı hep ufukta? Beyhude miydi her şey? Boşuna mıydı tüm çabalar? Bile bile lades mi diyorduk hep? Akıntıya karşı kürek mi çekiyorduk sürekli? En iyi zamanlarımızı çoktan tüketmemiş miydik? Her geminin kaderinde, bizimkisi gibi denizin dibini boylayıp, bir enkâza dönüşmesi mi yatıyordu? Tatlı günlerin bedelini sonunda acıyla ödemek kaçınılmaz mıydı insanoğlu için? Neye sığınmak gerekiyordu?


Başınızı göğe kaldırarak Tanrı’ya avuç açabilirdiniz elbet. Son bir kuvvetle Yaradan’a sığınırdınız pek tabii. Rabbim yaralarınızı iyileştirir, acılarınızı dindirir, size devam etme gücünü, sabrını verirdi. Bağışlayan ve merhamet edendi o. Fırtınadan sağ salim çıkmanızı sağlar, sıfırdan bir hayata başlamanıza, yeni bir gemiye kavuşmanıza hatta o geminin kaptanının artık sizin olmanıza yardım ederdi. Bu dünyada güldüren de oydu, ağlatan da. Allahu Teâla hem alır hem de verirdi. Günahları affeder, iyiliği mükâfatsız bırakmazdı. Ona kalbinizde duyduğunuz o büyük inanç ve bağlılık, bunu belki herkese dillendirmeseniz bile, sizin için sığınacak bir liman olabilirdi her hâlükârda.


Bir sevgiye de sığınılabilirdi muhakkak. Hayatta sığınılacak en değerli şey değil miydi sevgi? Hayatınıza anlam katacak, tek umudunuz ve kurtuluşunuz olacak, sizi ipten alacak, cennetten gönderilen ay yüzlü bir meleğiniz, yareniniz, birlikte tek yürek olacağınız bir ruh eşiniz olsa kötü mü olurdu? Hiç tanımadığınız bir insana ısınır, onu hayatınızın en tepesine koyar, zamanla nasıl da iyi bir insan olduğunu anlardınız. Günden güne kalbiniz küt küt atmaya başlardı. Alışırdınız. Bırakamazdınız. Daha çok bağlanır, kendinizden bile daha çok severdiniz onu. Bir gelecek hayali kurardınız onunla. Onsuz nefes alamazdınız. Gün onunla doğup, onunla batardı sizin için. Ve eğer şanslıysanız o da aynı kuvvetle karşılık verirdi size.


Bir hayvana tutunurdunuz bazen. Sığınacak en güzel liman olurdu tüm hayvanlar sizin için. Onları besler, büyütür, yardım eder, şefkatle kol kanat gerer hatta imkânınız varsa sokaktan aç, üşümüş ve yapayalnız, siz olmasanız hayatta yaşayamayacak olan birini kurtardığınızda, ona yuvanızı açtığınızda dünyanın belki de sevâbı en bol olan mükâfatına kavuşurdunuz. Yaşamda yaptıklarınız ebediyette yankılanır ve Sırat Köprüsü’nde bu ağzı var dili yok güzelim varlıklar sırtında taşırlardı sizi.


Hayatta mutluluk olduğu kadar acı da vardı. Doğanın fıtratında bulunurdu gözyaşları. Hayatın gerçeğiydi. Dünyada var olan her şey insanoğlu içindi. Yarınların garantisi yoktu. Her an ebedi uykuya kendimiz de dalabilir ya da sevdiklerimizden kötü bir haber alabilirdik. Bir ömür boyu hepimiz beklenmedik felâketlere uğrayabilir, fırtınalara yakalanabilir, azgın dalgalarla boğuşabilir, korkulu yolculuklarda yolumuzu şaşırabilir, mühim yaralar alabilir, kaptanımızı kaybedip, gemilerimizi batırabilir, yolumuza derme çatma bir sandalla devam edip bir çıkış yolu bulmaya çalışabilirdik. Önemli olan yılmamak, azimle yolumuza devam etmek, mücadeleyi bırakmamak, yılgınlık göstermemek ve pes etmemekti. Bu yüzden sığınacak bir liman buluncaya kadar gücüm yettiğince kürek sallamaya devam edecektim. Günün birinde, her fırtınanın akabinde olduğu gibi bulutlar dağılır, hava düzelir, güneş yeniden doğardı ne de olsa. Belki sizde yeniden doğmayı başarabilirdiniz.


Sizin de sığınacak bir limanınız olsun şu üç günlük dünyada. Demirleyebileceğiniz bir liman keşfedin ve ölmek var dönmek yok diyerek her ne pahasına olursa olsun sıkı sıkıya tutunun sandalınıza ve ulaşmaya çalışın o güvenli limanlara. Bilimle, sanatla, müzikle, felsefeyle beslenin. Güzel filmler izleyin sık sık. Kitap ve şiir sevginizi, yazmaya olan açlığınızı, anlatmaya, paylaşmaya, içinizi dökmeye olan hevesinizi her daim canlı tutun. Dostluktan ve aşktan ilham alın. Allah’a sığınıp iyi, güzel ve doğru bir insan olmak için dua edin. Hakkın, hukukun ve adaletin savunucusu, Atatürk ilke ve inkılâplarının yorulmaz bekçileri olun. İç güzelliklerinizi, değer ve erdemlerinizi kaybetmeyin. Başkasına atılan tokadı kendi yüzünüzde de hissedin. Gerçek zenginliğin maddiyata değil de maneviyata bağlı olduğunu, hiç kimsenin sonsuzluğa parasını pulunu götüremeyeceğini asla unutmayın. Bir hayvanı kurtarın elinizdeyse eğer. Onları yüzüstü bırakmayın. Düşmüşlere, fakirlere, muhtaçlara şifa olun. İncelikler yapın. Cömert olun. Çocuklara gülümseyin. İçinizdeki çocuğu öldürmeyin. Doğayı daima koruyun. Yaşayın ve yaşatın. Hayallerinizi asla ertelemeyin. Ananızın, babanızın, kardeşinizin, eşinizin, yavrularınızın, sevdiklerinizin, o güzel ve ihtişamlı geminizin, başınızı sokup barındığınız o mutlu yuvanızın hâlâ vaktiniz varken kıymetini bilin…

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑