
Sinemada bile geçmişe takılıp kalırken, bugünün cevherlerini nasıl kaçırdığımı böyle filmleri bu kadar rötarlı izleyince anlıyorum. Ara sıra hayatımıza girer ama nihayetinde toplumsal eşitsizliklerden bahseden ve bir derdi olan, bize tekrar heyecan kazandıran böyle hikâyeler. Ve uzun bir müddet bizimle kalırlar. Hâlâ ara ara aklıma gelir ve açar tekrar izlerim The Platform’u mesela. Sınıfsal farklılıkların ne denli büyük boyutlarda olduğunu, dünyaya hükmedip paylaşmayan ve sürekli göbek büyütmekle meşgul olan toplumun en üst kademesindekilerin, kaymak tabakasındakilerin yüzünden en alttakilerin açlıktan ölme hatta birbirini yeme raddesine geldiğini bir tokat gibi yüzümüze çarpan o sarsıcı başyapıtı.
The Menu’yü izlerken de aklıma gelen ilk şey uzun zamandır bir filmde bu kadar keyifli vakit geçirmediğim oldu. Su gibi aktı resmen. Yavaş yavaş, sindire sindire, hayatımda belki de hiç tadamayacağım, ismini bile bilmediğim o yemekleri filmdeki o büyük şefin dediği gibi yiyip ziyan ederek değil, tadına vararak, zevk alarak, garip bir deneyim yaşayarak, bu lezzetli menünün tadı damağımda kalarak bitirdim. Hakikaten film hiç bitmesin istedim.
Varlıklı ve ayrıcalıklı, toplumun elit kesiminden, sahip oldukları statülerini ve servetlerini kullanmayı, ego tatmini yapmayı, böbürlenmeyi, vur patlasın çal oynasın bir yaşam sürmeyi en büyük meziyet sayan kibirli, kendini beğenmiş, zor beğenen, aşırı ince eleyip sık dokuyan, şımarık zenginler, inanılmaz bir tutkuyla önemli bir şef performansı sunan Ralph Fiennes’ın bir adada bulunan restoranına davetlidirler. Ama onları kırk yıl düşünseler bile akıllarına gelmeyecek şahane bir gece, beklenmedik bir sürpriz, muazzam bir menü, unutamayacakları bir ders beklemektedir.
Öyle bir çağdayız ki bu çağın önem verdiği şeyler, korumaya çalıştığımız değerlerimizi altüst ederken, her geçen gün daha da beter ediyor insanlığı. Bir tarafta kandırmaca, göz boyama, sahte mutluluklar, maddiyat, medyası, basını, magazini, bireycilik, gösterişçilik, özenti, reklamlar, sosyal medya, televizyon programları, rekabet, zor beğenen kitle, gücüne güç, servetine servet katan ve parayla her şeyin satın alınabileceği inancındaki zenginler, ve diğer tarafta da gelir dengesindeki uçurum, açlık ve yoksulluk sınırı, zenginin daha zengin olmasını sağlayan, onları hoşnut etmek, tatmin etmek, doyuma ulaştırmak için çabalayan, emek veren, ömür harcayan hizmet sektörünün emekçileri, kuru ekmeğe muhtaç olan sokaktaki insanlar, yani toplumun çoğunluğunu oluşturan fakirler.
Biz ne konuşursak konuşalım beyhude aslında. Tok açın hâlinden anlamaz ne de olsa. Ama aç kesim durmaksızın ve usanmaksızın birbirini ezmeye devam ederse, birlik olmaz, örgütlenmezse, burjuvaları kutsayarak, zenginleri baş tacı edip, kendi türünün ayağını kaydırmaya, sömürücülerin ve soyguncuların kasaları dolsun diye kıçını yırtmaya, onlara hürmetin âlâsını göstermeye devam ederse bu kafayla daha çok çeker, daha çok aç kalır gibi gözüküyor. Bırakın şefleri, milyonluk restoranları, o yıllanmış şarapları, tütsü edilmiş etleri filanda böyle bir düzende, kazandıkları maaşla karnını bile zor doyuran insanların oluşturduğu bir toplumda bu durumdan kurtulmanın çaresine bakalım en iyisi. Sanırım bu durumu açların lehine çevirmesinin tek çıkar yolu belki de birbirlerini yemekten vazgeçip artık o meşhur duvar yazısına kulak kabartmaları olacak: Açsanız zenginleri yiyin!
Yorum bırakın