
“Sen de buradasın. Ve acı çekiyorsun. Ama bu konuda kendine yüklenme. Bu, kader. Bazı insanların acı çekmesi gerekir. Bu yüzden Red Sox asla şampiyonluğu kazanamayacak.”
Televizyon tarihinin en muhteşem dizisi Lost’ta kendime en yakın bulduğum, yaşadığı üzüntülere, pişmanlıklara, gelgitlere benzer şeyler yaşadığım karakterin Jack Shephard olduğunu fark etmiştim yıllar önce. O güzel, huzurlu ve rahat üniversite yıllarımda, henüz başımda kavak yelleri esen günlerimde tanışmıştım ilk kez Lost ile. Babam sağdı henüz o zamanlar. Hatta ikinci kez Lost maratonuna başladığımda babamın da benimle birlikte takip ettiğini, gelmiş geçmiş en iyi diziyi izlerken beni yalnız bırakmadığını hatırlıyorum. Her ne kadar dizide Jack’in hikâyesine, çoğu bölümde sık sık karşısına çıkan göçüp gitmiş babasına üzülsem de tam anlamıyla idrak edemiyordum bir babayı kaybetmenin ne demek olduğunu, onun cenazesini taşımanın yükünün ne kadar ağır olabileceğini, ve bir oğlun bu süreçteki duygularını, hislerini, üzüntülerini, çıkmazlarını, kısacası neler yaşayabileceğini. Ama kendi başınıza gelince, sizin evinize, en sevdiğinize uğrayınca ölüm anlıyordunuz bir şekilde illa ki tüm bunların ne anlama geldiğini. Ateş düştüğü yeri yakıyor derlerdi ya, ne kadar da doğruydu! Acıyarak, kanayarak, perişan bir hâle gerek öğreniyordunuz işte. Dünyanın durduğu gündü babanızı kaybettiğiniz gün. Kahrolduğunuz gündü. Acısı yıllar boyu bir hayalet gibi peşinizi bırakmazdı. Unutamazdınız. Baş edemezdiniz bir türlü. Yıllar geçse bile üstesinden gelemez, yeni bir hayata bir türlü başlayamazdınız.
Doktordu Jack dizide. Adada kaybolan tüm kazazedelerin liderliğine, soyadıyla yani Shephard ile örtüşen bir şekilde onların çobanlığına soyunmuştu. Zor bir görevdi onun ki. Düzeni sağlamaya, herkesi bir arada tutmaya çalışıyordu. Bir bölümde mesela, “ya birlikte yaşarız ya da yalnız başımıza ölürüz” diyordu. Bir yandan da yaralılarla, hastalarla ilgileniyor, elinden geleni yapıp, herkese çare olmaya çalışıyordu. Dürüsttü, saygılıydı, çalışkandı, azimliydi, yardımsever ve idealist biriydi. Zaten idealist olmayan birinin doktorluk mesleğini yapması söz konusu bile olmazdı. Bir bilim adamıydı o sonuçta. İnsan ve onun hayatıydı Jack’in en büyük uğraşı. Erdemliydi. Adaletliydi. Vicdanlıydı. Aklının, mantığının, sezgilerinin, verdiği kararların her zaman duygularının önünde gelmesi gerekiyordu bir doktor olarak. Ama duyguluydu da insan. Aynı hamurdan yoğurulmuştuk hepimiz. Duygular ile akıl büyük bir çatışmaya tutulduğunda duygular her zaman ağır basar, onlara söz geçiremezdiniz. Bu yüzden de Jack bazen ani krizlere giriyor, fevri davranabiliyor ve mantığa aykırı şeyler yapabiliyordu. Nihayetinde kendisi de bir “kayıp”tı bu adada. Ve adaya düşmeden önceki yaşamında da bir kayıptı. Hem fiziksel hem ruhsal anlamda fenâ halde kaybolmuştu. Babasıyla, onu kaybetmeden hemen önce şiddetli bir tartışma yaşamıştı. Alkol problemi vardı babasının ve ona ağır sözler sarf etmişti. Kabullenemiyordu bunu bir türlü. Kendini hatalı görüyordu. Vicdan azabı yakasını bırakmıyordu. Zoruna gidiyordu. Herkesi affedebilirdiniz bu hayatta. Bu kadarcık da yüce gönüllü olunabilirdi. Ama en zoru kendini affetmekti. Jack de böyleydi işte. Atlatamıyordu bir türlü bazı şeyleri. Kafaya takıyor, geçmişi problem ediyordu sürekli. Kadere, ölüme, değiştiremediklerine, yaptığı hatalara isyan ediyordu. Gözlerinde dizinin her bölümde acı ve hüzün dolu, yaralı ve haykıran, kederli bir ifade oluyordu.
Belki de her ne kadar bir bilim adamının, bir doktorun aklına ve mantığına uymasa da babasının bir içki sohbeti sırasında tesadüfen karşılaştığı Sawyer’a dediği gibi kaderdi bazı şeyler. Alın yazısı diye bir şey vardı hayatlarımızda. Bazı insanlar gülüp, eğlenirken, hayatına dertsiz, tasasız, kusursuz bir biçimde mutlulukla devam ederlerken, bazı insanlar acı çekmek zorundaydı. Ama insan suçu hep başka şeylere atmasıyla bilinirdi. Başkalarına, kadere, kısmete, şanssızlığa, içkiye, hayata. Suçu hep kendisi haricinde aramak, hayat karşısında bir kaybolmuşa, bir kaybedene, bir bedbahta dönüşünce bir alışkanlık oluyordu tabii.
Babası adada Jack’e sürekli bir hayalet gibi bir kaybolup bir gözükerek: “let it go, Jack, let it go” diyordu. “Bırak peşini, Jack, bırak gitsin” deyip onu teselli etmeye çalışıyor, artık hayatına devam etmesi gerektiğini söylemeye çalışıyor, azat ediyordu onu bir yerde. Hangi baba bunu istemezdi ki? Oğlunun suçluluktan, vicdan azabından, üzüntüden kurtulup rahatlamasını, hayatına tekrar başlamasını?
Yeterince uğraştık artık be Jack! Çok çaba sarf ettik. Mücadele ettik kendimizce. Çok sevdik, sevilmedik. Değer verdiğimiz kadar değer görmedik. Bizi isteyenleri de biz istemedik belki. Felâketlerin en büyüğüne uğradık, bir enkaza dönüştük, yıkıldık, paramparça olduk. Babamızın ölümünü bir türlü kabullenemedik. Suçu belki başka şeylere attık. Yanlış yaptık, haddimizi aştık, kusuru, kabahati hiç kendimizde aramadık. Kadere sayıp sövdük. Ama belki biricik suçlu bizdik aynı zamanda da. Hayat karşısında hep kendimizi haklı bulduk. Ondan soğuma, tiksinme, nefret etme raddesine geldik. Kötü düşündük hiç yoktan yere. İstemediğimiz şeyler yaptık. Üzerine gittik. Elimizde olmadan sinirlendik, hatalar yaptık, insanların, en sevdiklerimizin bile canını acıttık. Kendimizde çok kırıldık, darıldık, üzüldük, yıprandık yıllarca. Kendimizi paraladık. Artık bırakalım gitsin öyle değil mi? Rahat bir nefes alalım. Huzur bulalım azıcık. Kendimize yüklenmenin, zorlamanın bir âlemi yok. Her şey olacağı yere varıyor hayatta. Olmayınca olmuyor ne yaparsın? Bir insanın seni sevmesini başaramadığın gibi ölümü de engelleyemiyor insan. Ölüm hayatın tek gerçeği. Ne yaparsak yapalım, ne kadar uğraşırsak uğraşalım değiştirmemizin imkânı olmayan şeyler mevcut olacak hayat boyu. Gel bunlar yüzünden enseyi karartmayalım bu kadar, Jack. Acılar denizinde boğmayalım kendimizi. Düştüğümüz bataktan çıkalım. Yeni doğan bir bebek misali ayağa kalkmayı öğrenelim en baştan. Sürünerek, emekleyerek, ve en sonunda doğrulup yere sağlam bir şekilde basarak. Karamsarlığa düşmeyelim. Umutsuzluğa kapılmayalım. Hayatı yaşarken cehenneme çevirmeyelim. Gel haydi, dünyayı bir nebze olsun değiştirmek istiyorsak, öncelikle, en başta, elzem olarak biraz kendimizi, kafalarımızı, yüreklerimizi değiştirelim yeni yılda. Başta kendimizi sonra dünyayı değiştirmek yalnızca bizim elimizde başka hiç kimsenin değil. Bırakalım gitsin artık kırgınlıkları, acıları, dertleri, tasaları, bize nefes aldırmayan sıkıntıları. Kanayan yaralarımıza pansuman yapalım. Yolumuza, önümüze, yaşayacağımız güneşli ve güzel günlere, karşımıza çıkacak, bize neşe ve huzur getirecek, hayatı sevmemizi sağlayacak iyi insanlara odaklanalım artık. Gelecekten medet umalım. Geçmişe takılı kalmayalım. Ölenle ölmeyelim, kalan sağlara tutunalım. Memnun olalım hayattan. Hoşnut olalım. İyi düşünelim hep ve iyi şeyler olsun. Dostluklara, inceliklere, güzelliklere bel bağlayalım. Affedelim ve affedilmek için elimizden geleni yapalım şu üç günlük dünyada. Hatalarımızdan ders alalım. Sevelim, sevilelim eğer mümkünse. Karşılıklı bir aşkı bulunca kendimizi dünyanın en şanslı kişisi sayalım. Kıymet bilelim. Değer verelim. Bize değer verenleri kucaklayalım. İncitmeyelim hiç kimseyi. Hayvanları baş tacı edelim. Barışalım herkesle ve bilhassa kendimizle. Sürekli gam ve keder içinde olmayalım artık. Hayat çok kısa ve anbean uçup gidiyor. Ondan zevk almaya çalışalım. Artık geçmişe sünger çekip, hayatımızı yaşayalım. Yangında kurtaramadıklarımıza değil, elimizde kalanlara bakalım. Bırakalım gitsin, Jack! Zaman geçiyor! Bırakalım gitsin, tüm dostlarım! Tertemiz bir sayfa açıp, yeni, sevinçli mutlu ve umutlu bir başlangıç yapalım. İyi bir insan olalım en çok da. İyilerin günün birinde er ya da geç mükâfatlandırılacağına hiç inancımızı yitirmeyelim. Bu dünyada ya da ötekisinde. Her nerede yaşıyor ve yaşatıyorsanız. Herkese mutlu yıllar!
Yorum bırakın