YAŞAMDA BİR ANLAM ARAMAK

İrlanda’nın yağlı boya tablolarını andıran, insana huzur veren, nefis manzaralara sahip küçücük bir adasında yalnızlık ve yoksunluk dolu hayatlar. Günlerini evleriyle meyhâne arasında mekik dokuyarak geçiren iki arkadaş. Bunlardan biri, adanın iki delisinden biri sayılan ve evde kalmış kız kardeşiyle yaşayan, çok da düşünmeyen, sorgulamayan, hayatı olduğu gibi kabul eden, adadaki bu tekdüze hayattan gayet memnun, kendini pek de yalnız hissetmeyen ve dünyada belki de en değer verdiği şey minik ve sevimli eşeği Jenny olan saf, temiz, iyi yürekli, basit ve cahil bir adam. Diğeri ise müziğe gönül vermiş ama bu zamana kadar bir şey başaramamış olan ve günden güne umutsuzluğa kapılan, mutsuz, bezgin, karamsar, buhranlarla, bunalımlarla, varoluşsal sancılarla boğuşan ve bir anda hayatında önemli bir karar alan sanatçı bir kişilik. Ama günün birinde nazar değiyor bu ikilinin bir zamanlar can ciğer kuzu sarması olan ilişkilerine, içki muhabbetlerine, paylaştıkları dostluğa. Kalbinden yaralanıyor, kanamaya başlıyor hemen saf olanı. Diğeri ise işin ucunu kefarete ve bir keçi inadına kadar vardırıp gerçekten yaralarken buluyor kendini. Olayların boyutu işin içinden çıkılamayacak bir husumete kadar varıyor.

Kendime hâd safhada yakın bulduğum, içlendiğim, hüzünlendiğim bir film oldu The Banshees of Inisherin. Zaman geçiyor, hayat akıp gidiyor, hepimiz yok yere yaşamadık, hayatı ziyan edip boşuna harcamadık diyebilmek için, adımızın sanımızın biz bu dünyadan göçüp gittikten yıllar sonra bile hatırlanabileceği umuduyla bir mânâ arıyoruz şu kısacık yaşamda. Hayata sürekli bir anlam biçmeye, aklınıza gelebilecek her alanda bir muvaffakiyet kazanmaya çalışıyoruz ömürlerimizde. Sanatta, müzikte, edebiyatta, sporda ve belki de aşkta. Çünkü bir insan ne kadar temiz, iyi kalpli, dürüst, efendi, güzel değerlere sahip olsa bile, bunlar bir başına yetmiyor, sırf iyi olduğu için insan bu tür erdemlerle bundan 50 yıl ya da 100 yıl sonra hatırlanmıyor bu dünyada maalesef. Ama ardında bir yapıt bırakınca, bir şeyler keşfedince, bir başarı kazanınca, bir eserin altına imzasını atınca, mesela bir şarkı besteleyince veya sevip sevilince belki de o zaman anılıyor, hatırlanıyor, unutulmuyor, saygı görüyor, bir şekilde ölümü bile alt edip, işte gerçekten yaşadım diyebilip ölümsüzlüğe ulaşıyor. Bir şeyler üretemeyen, hayatını hiçlik içinde sürdüren aşksız bir insanın da varoluş sıkıntıları yakasını bırakmıyor, köşeye sıkışmışlık ve hüsran duygusu, yaşama anlam katma çabaları, günü verimli geçirme savaşı bitmiyor bir türlü. Bomboş hissediyor eli kolu bağlı oturan insan. Hatta o kadar boş hissediyor ki birden en iyi dostuna, yediği içtiği ayrı gitmeyen bir ahbabına bile “Artık senden hoşlanmıyorum, sohbeti keselim” diyebilip, ona küsebiliyor filmdeki gibi. Çünkü hayat böyle bir hızla uçup giderken ve hiçbir şey yapamadan geçerken, en yakın arkadaşlarınızla bile gereksiz, beyhude ve monoton gelebiliyor artık bazı sohbetler ve incir çekirdeğini doldurmayabiliyor paylaştığınız konular.

Her ne kadar kuvvetli bir kara mizahtan beslense de az ve öz film çeken, In Bruges’la gönüllerimizi fethedip kendine has bir hayran kitlesi oluşturan Martin McDonagh’ın senaryosuna da imza attığı hikâyeleri, yoğun bir hüznü, koyu bir yalnızlığı, içten duyguları, samimi bir umutsuzluğu, garip bir burukluğu, ama hayatın tüm nahoşluğuna rağmen yine de devam etmeye karar veren ve her daim empati kurabildiğimiz karakterleri barındırıyor içerisinde. Başarılı yönetmenin her filminin güzelliğine, uzun zamandır bestecisi olan Carter Burwell’in yürek burkan tınıları da katkı sağlayınca, ortaya has sinema duygularıyla bezeli güzel bir iş çıkıyor işte.

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑