TEKRAR YAŞAMAK İSTİYORUM

“Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.”

Cahit Sıtkı Tarancı

Bezginliğim buram buramdı. Hevesimi kaybetmiştim. Kırgındım. Boğazıma kadar dolmuştum. Efkârım haddinden fazla birikmişti. Sorunları hep içime atıyor, kimseyle paylaşamıyordum. Dokunuyordu bazı şeyler yaş aldıkça. Yalnızlaşıyordu insan. Trajedilerden, acı edebiyatından, kavuşamayanların o hüzünlü şiirlerinden, kederli filmlerden, içli şarkılardan ve türkülerden zevk alır olmuştum. Hiçbir şey başaramamış gibiydim. Yazmak, içimi beyaz sayfalara dökmek, kendimi en azından bu şekilde ifade edebilmek bir nefes alma biçimi, bir var olma mücadelesi olmuştu benim için. Günden güne soluyordum sanki. İflah olmaz bir kaybedene dönüşmüştüm. Hayatın tadı tuzu kalmamıştı. Keyifsiz, kayıp, çaresiz, bomboş duyuyordum kendimi. Yorgun, umutsuz ve tâkâtsiz hissediyordum. Gözlerim eskisi gibi sevinçle bakmıyordu artık. Dudaklarımdaki tebessüm uçup gitmişti. Yüreğim elem, gam ve keder yüklüydü. İçimde neşeden eser kalmamıştı hiç. Bocalayıp duruyordum. Moralim felâket derecede bozuktu. Üşengeç olmuştum iyice. İşten eve dönünce apar topar yemeğimi yiyip yatıyordum hemen. Nedensiz, karşı konulmaz, muazzam bir uyuma arzusu vardı içimde. Üşüyordum bir yandan da. Ne ruhum ne bedenim ısınıyordu doğru düzgün. Yılbaşı ağacımı bile kurmak gelmiyordu bu sene içimden. Boş versene kardeşim diyordum. Noel Babaymış, hediyelermiş, lapa lapa yağan karmış, simli kartpostallarmış, yanıp sönen çam ağaçlarıymış, bir nebze de olsa umut kırıntısıymış. Kimse yemez artık bu martavalları diye düşünüyordum. Bunlar benim, her şeyin bir anlamı olduğu, bir daha asla geri gelmeyecek o çocukluk yıllarımda kalmıştı. Ne çabuk geçmişti yıllar? Çağlayan bir nehir gibi denize dökülmüştü elde avuçta ne varsa. Yıllarca umut etmiştik de ne olmuştu sanki? Anılarda kalmıştı biriktirdiklerimizin hepsi. Mâzide. Varlığımız giderek anlamsızlaşmıştı. Artık anlam aramak ve bulmak deveye hendek atlatmaktan bile daha güçtü bu hayatta. Aradığım geçmişi bulamazdım bir daha. Geçmişin insanları, değerleri, iyilikleri, yılbaşları çoktan göçüp gitmişti. İnsan bozulmuştu günümüzde. Bencil olmuştu. Karamsarlaşmıştı. Ve gelecek karanlık, puslu, garantisi olmayan ve kestirilemeyen bir muammadan başka bir şey değildi.  

Nerede hata yapmıştım ben? Neden hayatı hiç yaşamamışım gibi geliyordu? Neden bu kadar kederli, yitik, üzgün ve buruktum? Neden bu derece mutsuz ve hayal kırıklığına uğramış hissediyordum kendimi? Neden elimdeki, avucumdaki her şeyi kaybediyormuşum gibi geliyordu günden güne? İyi bir insan değil miydim? Kötü yürekli biri miydim? Kabâhat bende miydi? Yoksa ben iyiydim de karşıma çıkanlar mı hep kusurluydu? Maddiyata mı bakıyordu günümüzde her bir şey? Herkesin aklı neden parada, pulda, makamdaydı? Saygınlık neden paranızın bolluğuna göre belirleniyordu bu hayat koşullarında? İnsanların değişmesi, onların kalplerinin kapısını aralamak için illa ki para mı gerekiyordu? İyiliğin, iyi niyetin, inceliklerin, doğruluğun, dürüstlüğün, efendiliğin hiç mi hükmü kalmamıştı bu yaşamda? Neden doğru düzgün biri çıkmıyordu karşıma? Neyim eksikti benim mutlu olanlardan? Gül gibi geçinip gidenlerden? Oysa onu yalansız, dolansız, içten, çıkarsız ve gönülden sevmiştim ben. Gerçek sevgi masallardaki tek boynuzlu atlar gibi nadir bir şey değil miydi yaşamda? Neden kıymeti bilinmezdi? Neden insanlar sevgiyi bulduklarını anladıklarında onu şefkatle ve sevgiyle kucaklamaz, canı pahasına korumaz, sımsıkı sarılıp sarmalayarak bağrına basmazdı? Yaşama sevincimdi o benim. Ne kadar da uğraşmıştım, gözüm gibi bakmıştım ona, kendimden ayırt etmemiş, yediğim içtiğim ondan ayrı gitmemişti. Değerlerin en görkemlisini vermiştim. Saçının bir teline, etrafına tebessüm eden haline dünyadaki her şeyden daha çok önem vermiştim. Değer verdikleriniz kandırırdı sizi ama. Kırardı, parçalardı, aldatırdı, satardı, kazıklardı, kıyım kıyım ederdi yüreğinizi. En çok gerçekten sevdiklerinize kırılmaz, üzülmez miydiniz bu hayatta? Ama onlar için çokta önemi olmazdı bunun. Umurlarında değildi. Sitem ettiğinizde ise dağ dağa küsmüş dağın haberi olmamış derlerdi size. Nasıl da bağlanmıştım ona böyle? Saplantı derecesinde miydi acaba bu bağlılık? Çok mu sahiplenmiştim onu? Çok mu uçlarda yaşamıştım hislerimi? Çok mu tutkulu sevmiştim? Dünyada sanki son kalan insan oymuş gibi mi davranmıştım? Beni ipten alacak bir kurtarıcı melek olarak mı görmüştüm onu? Her daim kronik depresyonda olmama o mu sebep olmuştu? Onunla gülüyor, onunla ağlıyor, her şeyi onunla paylaşıyor, onunla devam etmek istiyordum yoluma. Ona sığınıyordum. Ona bel bağlamıştım. Ona tutunmaya çalışıyordum. Alışmıştım onun varlığına. Sohbetine, dostluğuna, güler yüzüne. Olmazsa olmaz ucunda ölüm mü var diyemiyordum. Unutamıyordum. Kabullenemiyordum bir türlü. Babamı kaybettiğim gibi, onun da hayatımda olamayacak olma düşüncesini bir türlü sineye çekemiyordum. Aman boş ver deyip yoluma bakamıyor, devam edemiyordum yaşantıma. 

Hasletler arıyordum onun ruhunda. Karşılıklar, sevecenlikler, iyilikler, güzellikler, doğruluklar, dürüstlükler, adaletler. Belki vardı bunların çoğu onda. Ama bana karşı değildi. Ve bana sık sık dediği gibi belki de benim kendi güzel bakışımdı onda gördüklerim. O birazcık değişse belki tüm dünya değişecekti. Yeni bir evren yaratılacaktı. Dünya yeniden inşa edilecekti benim hayatımda. Bende değişecektim kim bilir? Dünyanın en mutlu, manevi açıdan en zengin adamına dönüşecektim. Çocuk gibi şen olacaktım. Güçlenecektim. Kendime güvenim gelecekti. Ayağa kalkacaktım düştüğüm çukurdan. Boğulmayacaktım çırpındığım denizde. Tedbirli olacaktım. Para biriktirecektim belki. Borçlar birikmeyecekti. Yatırım yapacaktım. Geleceği planlayacak, nasıl onu daha rahat hissettiririm, dünyayı nasıl ayaklarının önüne serebilirim diye düşünecektim. Daha duyarlı bir birey hâline gelecektim. Ölsem bile gam yemeyecektim artık. O biraz değişse, insan insan olmaya başlayacaktı gözümde. Herkes birleşip, tek yürek olup, kenetlenecekti. Kimse yalnızlık çekmeyecekti. Bir baba omzu olacaktı o bana, bir ana kucağı, bir yaren, bir kardeş aynı zamanda. Dünya daha iyi, daha adaletli, daha yaşanabilir, daha hakkaniyetli bir yer haline gelecekti. Kötülüğün nesli tükenecekti. İyiler galip gelecekti nihayetinde. Sihir ve mucizeler vuku bulacaktı hayatın her alanında. Irkçılık bitecekti. Savaşlar son bulacaktı. Barış yayılacaktı yeryüzüne. Nasır tutan kalpler yumuşayacaktı. İklim değişecekti. Akdeniz olacaktı. Yeni yıl daha bir anlam kazanacaktı. Eski yılbaşı mutlulukları tekrar canlanacaktı. Vicdan olacaktı. Adalet yerini bulacaktı. Hiçbir hayvan üşümeyecekti. Tanrı’nın ağzı var, dili yok zavallı çocukları hiçbir şekilde soğukla, açlıkla, nobranlıkla yüzleşmeyecekti. Kediler mırlamaya, kuşlar şakımaya, köpekler koşturup oynamaya devam edecekti. Kalbimde tohumlar yeniden filizlenip çiçek açacaktı. Çiçekler dallarından koparılmayacak, üzerlerine basılmayacaktı. Hiçbir ağaç yapraklarını dökmeyecek, kışın boyunlarını bükmeyecekti. Acı olmayacaktı beni sevseydi. Biraz olsun karşılık verseydi eğer, kin, nefret ve öfke, açlık, yoksulluk bitecekti. Körler görecek, sağırlar duyacak, hastalar şifa bulacaktı. Mahpuslar özgürlüklerine kavuşacaktı. Ölüm dâhil her türlü derde deva bulunabilecekti. Ah, o biraz değişse, bana kol kanat gerse, fırtınalar dinecekti ruhumda, güneş elbet yeniden ufukta parlayacaktı ve tek tesellim olan umuda bir kez daha inançla sarılmaya başlayacaktım. 

Fakat bunların hiçbiri gerçekleşmedi. İşte böyle büyük bir aşkla sevmiştim ben onu. Ama hiç kimseyi bu kadar çok sevmemek gerektiğini de anlamış olmuştum bir yandan da. Zaten ne beklemiştim, ne ümit etmiştim ki? Umut fakirin ekmeğiydi bu dünyada ama neydi bizi durmaksızın umutsuzluğa sürükleyen? Neydi hayat? Neye yarıyordu sevgisiz? Kader mi yoksa kısmet miydi? Senin istediklerin değil hayatın istedikleri oluyordu hep. Sana biçilen rollere bürünüyordun sürekli. Sevilmeyen birini oynamaktı belki de oynamam gereken rol. Bu filmde benim payıma düşen, acı çeken, kendini paralayan, sürekli hırpalanan, bedbaht bir dublörden öteye geçmiyordu. Senin sevdiğin kadar seni sevecek birileri de yoksa bu yalan dünyada yaşama amacımız neydi ki? Orada burada takılarak, günü atlatmaya çalışarak, kâh umutlanarak, kâh sevinerek ve çoğunlukla da üzülerek, acı çekerek, unutamayarak, kıt kanaat yaşayarak geçiyordu ömrümüz. 

Yeniden başlamak, tekrar yaşamak istiyordum hayatımı. Olmadı, olmadı, bunu saymam diyesim geliyordu içimden. Mızıkçılık yapmıştı hayat bana karşı. Her şeyi bir film şeridi gibi tekrar en başa sarasım vardı. Yeni yılda yeniden doğmayı isterdim. Çocukluğuma, yeni yetmeliğime, ilk gençliğime, saf, temiz ve çıkarsız ilk aşklarıma, o güzelim yılbaşlarına tekrar dönmek isterdim büyük bir özlemle. Hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek ve mutlu olmak isterdim bu sefer. Nasıl başlanırdı yeniden yaşamaya? Nasıl sevilirdi yeniden? Bir insana kendini nasıl anlatırdın en başından? Nasıl tekrar aynı çabaları, aynı emekleri, aynı jestleri gösterebilirdin? Nasıl çarpabilirdi kalbin en baştaki gibi yeniden? Kolay değildi. Çok yorgundum. Uğraşacak gücüm kalmamıştı pek. Bir tek hayat vardı belki de. Yaşadığımız ve her geçen saniye sona yaklaştığımız. Kaçırdığımız fırsatlarla, pişmanlıklarla, yapmak istediğimiz ama yapamadığımız şeylerle, şanssızlıklarla, hayallerin eninde sonunda ölmeye mâhkum olduğu yalnızca tek bir hayat. Elimde olsa ve tekrar yaşamaya başlasam belki bir şeyler düzelirdi o zaman. İnsanlar değişebilirdi elbet günün birinde. Başka başka hayatlarda milyonlarca kez o insanla tekrar karşılaşsam bile, adalet hak ettiği mertebeye ulaşana, sevgiler karşılıklı olana, ve karşımdaki kişi bana aynı kuvvetle, aynı güzel hissiyatlarla değer verene kadar yeniden yaşamaktan bıkmazdım. Eninde sonunda değişeceğinden, bir başka hayatta bana karşılık vereceğinden, bu sefer talihin yüzüme güleceğinden emindim. Elimden geleni yapacaktım tekrar yaşayınca. Aynı acıları görmeyecek, aynı hataları, eğer yaptımsa tekrar yapmayacak, bu sefer döngüyü kırıp, şeytanın bacağını kıracaktım. 

Frank Capra’nın depresyondaki insanlara tedavi amaçlı izlettirilen, insana ilham veren, keder, mutluluk ve düş ile harmanlanmış o muhteşem Yılbaşı klasiği, hayatımın filmlerinden Şahane Hayat’ında düşmüş ve kanatlarını kaybetmiş bir meleğe bir görev verilir. Eğer bu görevi layıkıyla yerine getirirse, Tanrı ona yepyeni bir çift kanat vaat etmiştir. Görevi ise inanılmaz zordur. Bitmiş, tükenmiş, borç içinde yüzen, hayalleri mundar olmuş, umutları suya düşmüş bir adama hayatın her şeye rağmen yaşanabilir, katlanabilir, değerli ve hatta şahane olduğunu kanıtlamalı ve onu intihardan vazgeçirmelidir. 

Bugün yazdığım bu metin benle ilgili olduğu kadar biraz da seninle ilgili can dostum. Yılbaşıyla, yeni umutlarla ve insanların değişebileceğine olan inançla ilgili. Hayatın herhangi bir döneminde, insanlık hâli ya, Şahane Hayat’taki o adam gibi çaresiz hissedenlerle ilgili. Belki sevdiği kadar sevilmemiş, canı acıyan, hayata yeniden başlamak, adamakıllı yaşamamış olduğunu hissetmemek için tekrar yaşamayı isteyen ve bir çıkış yolu arayan, birlikte yaşlanmak ne kadar da şahane olurdu diyebileceği o iyi, doğru ve güzel insana, karşılıklı aşkına, o koruyucu meleğine en kısa zamanda kavuşmayı dört gözle bekleyen hepimizle ilgili…

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑