HİÇ YAŞLANMA, HEP GENÇ KAL



Babaannemde görmüş, tanımış, korkmuştum ilk kez insanın yapraklarının döküldüğü, mevsiminin ayaza çaldığı, kaskatı kesildiği, kısacık ömrümüzün o son aşaması olan yaşlılığı. Çocukken bir insanın saçlarının ağarmasına, dökülmesine, vücudunun bu kadar zayıflamasına, kemiklerinin sayılmasına, alnında derin çizgiler çıkmasına, yüzünde gözünde lekeler, izler ve benler oluşmasına, takma dişlerle beslenmeye çalışmasına, elden ayaktan düşmesine, yeni doğan bir bebek misali bakıma muhtaç olmasına onda şahit olmuştum. Kocamıştı. Bunamıştı. Kafası gitmişti. Bir çocuktan farksız olmuştu âdeta. İnsan çok yaşlanınca gayet tabii bir çocuğa dönüşebiliyordu. Çoğunlukla hassas, kırılgan, ağlamaklı bir hâli oluyordu. Kendi kendine sayıklayıp dururdu. İsimlerimizi karıştırırdı sürekli. Gözünden hiç çıkarmadığı o şişe dibini andıran, kalın camlı gözlükleriyle bile bizi zar zor seçerdi. Çocukken oynadığım oyuncak ayılarımı torunları zanneder, sanki gerçeklermiş gibi o kırış kırış ama sıcacık ve yumuşacık elleriyle onları sever ve onlarla sohbet ederdi. Yatalak olmuştu son zamanlarında. Hep yatmaktan vücudunda yaralar, morluklar, ezikler çıkmıştı. Büyüklerimden insanın yükü ağırdır diye duyardım küçükken sık sık. Ama pek anlam veremezdim bununla ne demek istediklerine. Babaannem kuş gibi, tüy gibi hafif bir kadındı hâlbuki. İstesem ben bile taşıyabilirdim onu. Ama çok sonraları anlamaya başladım insanın yükünü. Melek kalpli anneciğim tüm inayetiyle, fedakârlığıyla, o tertemiz kalbiyle hiç çekinmeden, gocunmadan, iğrenmeden gözü gibi bakmıştı ona uzun bir müddet. Altını alırdı, yaralarını temizler, pansuman yapardı ona. Koluna girer, banyosunu yaptırır, temiz çamaşırlarını giydirir ve yatağında yemeğini yedirirdi. Yaptıklarından asla şikâyet etmemiş, hiç hoşnutsuzluk duymamıştı. Yük ne kadar ağır olsa da bunu hayatın her alanında olabilecek bir imtihan olarak görüp, seve seve kabullenmişti. Kucaklamıştı babaannemi. Sırtlamıştı. Himayesine almıştı. Sonuna kadar ilgilenmişti onunla. Şefkatle bağrına basmıştı.

Ne kadar çocuk olsam da, günlerimi eğlenceyle, türlü türlü oyunlarla, muzipliklerle, her daim şen şakrak geçirsem de babaannemi o hâlde görmek içime, kalbime, derinlerde bir yerlere bir hüzün zerk etmişti o yaşlarda. Hüzün zaten bir şekilde sizi bulur, belki ufacıkken yerleşirdi içinize. Ve hayat boyu peşinizi bırakmazdı. Nereye giderseniz gidin sizi takip ederdi. Ve siz büyüdükçe, günler geçtikçe daha da koyulaşmaya, rahatsız etmeye, acıtmaya başlardı.

Yılbaşlarında annem, en güzel yemeklerini hazırlar, sofrayı donatır, babaannemin en güzel entarisini giydirip, onu süsler püsler ve masamızın başköşesine oturturdu. Nasıl mutlu olur, nasıl sevinirdik bir arada olduğumuza, yeni yılı heyecanla karşılayacağımıza. Bir zamanlar babaannem de genç olmamış mıydı? Ama en güzel zamanlarını bitirmişti. Artık kara kıştı onun yaşadığı. Hangi duraklarda durmuş, hangi limanlarda demir atmış, neler yaşamıştı kim bilir o yaşa gelene kadar? O da sevmiş, değer vermiş, hayallere kapılmıştı elbette. O da umutlanmıştı yeni bir yıla girerken. Yılbaşı geceleri ondan geriye doğru o da saymış, milli piyango biletine şeytanın bacağını bu sefer kırabildik mi acaba diye o da bakmıştı ertesi günün sabahı. Her şey o gençlik günlerindeki büyüleyici cazibesini, parıltısını, görkemini yitirmişti yaşlanınca. Yaşama sevincini kaybetmişti. İnsan yaşamda yükselmiyor aksine alçalıyordu yaşlandıkça. Gelip geçiciydi her şey. Gençlik, güzellik, sağlık, maddiyat, huzur, mutluluk, sevinç. Hepsi eninde sonunda acı gerçeklerle yüzleşiyordu. Kim bilir ben daha küçükken, henüz ömrümün başındayken, dünyanın farkında bile değilken, önümde daha dünyanın zamanı varken, el bebek gül bebek büyüyorken, başımda kavak yelleri uçuşuyorken, babaannem kaçıncı yılbaşını kutlamaya çalışıyordu bizimle? Herkesin bir zamanı vardı bu hayatta. Bunu düşünmek bile hayret vericiydi. Ben henüz kısa pantolonlu bir veletken, babaannem hayatının sonunu yaşıyordu. İnsanı eninde sonunda ne bekliyordu tünelin sonuna? İnsan neye dönüşüyordu? Hayat insana nasıl bu kadar gaddar, acımasız, nahoş, bu derece zalim davranabiliyordu? Babaannem nasıl böyle acınası, zavallı, manasız, bedbaht bir hâle gelmişti? İnsanın kaderi miydi bu? Ölüm bir yerde temizlik derlerdi de inanmazdım.

Babaannem merhume olduktan sonra ve onda gördüğüm yaşlanmanın acısını, üzüntüsünü, hayal kırıklığını, tedirginliğini, dehşetini ilk hissettiğim o çocuk dönemlerimde anneme “hiç yaşlanma, hep genç kal” derdim. Gençti anacığımda bir zamanlar. Güçlüydü, kuvvetliydi, elinden her iş gelirdi. Çalışıp, didinip, uğraşır, bizler için saçını süpürge ederdi. Onun hakkını ne yapsak ödeyemezdik. Yaşamımızın sebebi oydu bizim. Hayata dört elle sarılmamızın. Belki hâla birer ana kuzusuyduk. Ama bizde yaşlanıyorduk. Biz çocuklar bile yaşlandıktan sonra analar, babalar genç kalır mıydı hiç? “Bizimde bir zamanlar anamız, babamız vardı oğlum” derdi annem. “Bizde bir zamanlar gençtik.” İnsan ne zaman tekrar genç olacak diye düşünürdüm ara sıra. Belki de günün birinde, sonsuzlukta, sabahın ilk ışıkları gözlerimizi kamaştırırken, tüm sevdiklerimizle tekrar bir araya gelip, el ele tutuşup, kenetlenip, yeniden buluştuğumuzda, sarılıp, hasret giderdiğimizde, mutluluğun hiç bitmediği o periler diyarında, herkes işte o zaman ilelebet genç kalacak ve bir daha hiç bir şekilde yaşlanmanın gazabına uğramayacaktı.

Hayat akıyor, geçip gidiyor, hızına bir türlü yetişilmiyordu. Yaşlanıp geriye doğru baktığımızda gençliğimizi nasıl da özlediğimizi, onu nasıl da israf ettiğimizi anlıyorduk. Keşke o günlere dönmek mümkün olsaydı diyordu her birimiz. Dışımız gülüyordu belki, bir hışımla hayata tutunmaya çalışıyor,  devam etmemiz için bahaneler buluyorduk. Ama içimiz kan ağlıyor, her yeni yıl arifesinde bir yaş daha alacağımızı bilerek, yaşamın Alacakaranlık Kuşağı’na ait o yaşlılar kalabalığına karışmak ve günün birinde de gençliğin o şaşalı günlerine tekrar dönmek için sıranın bize gelmesini dört gözle bekliyorduk…

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑