BİR HAYALET HİKÂYESİ

Fırtınalı, soğuk, karanlık ve kasvetli, kâbus gibi bir hava. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Birbirimize tutuna tutuna bir köprüden geçmeye çalışıyoruz. Tahtaları gıcırdıyor ve sallanıyor köprünün. Panikliyoruz. Ufak ufak adımlar atıyoruz. Korkudan ödümüz patlıyor yürürken. Babam, dedelerim, babaannem, anneannem, ninem. Daha bebekken, bir haftalıkken ölen, hiç göremediğim Levent ağabeyim. Ortaokulda kaybettiğim arkadaşım İnanç. Askerde kaybettiğim devrelerim Fatih ve Uygar. Hayattayken bir bir göçüp gidenler hep yanımda. Yanı başımızda dalgalı ve köpüren sularıyla uçsuz bucaksız ve bizi yutmaya hazır bir şekilde bekleyen bir deniz var. İçinde de insanı hayatı boyunca takip edip canını almak isteyen kocaman bir canavar. Bakamıyoruz aşağıya. Canavarla göz göze gelmemeye çalışıyoruz. Düştük düşeceğiz denize. Birden bir yıldırım düşüyor yamacımıza ve korktuğum başıma geliyor. Köprü yıkılıyor. Ama nedense denize düşeceğimize göğe savruluyor herkes. Uçmaya başlıyor. Havada taklalar atıyoruz. Bende tutunamıyorum hiçbir yere. Bir yaprak gibi karanlık bulutlara yükseliyorum herkesle beraber. Havada asılı kalan bir grup insan. Ne manzara ama! Bulutlardayız artık. Kanatlarımız olmasa da uçuyoruz. Bütün yükümü, ağırlığımı, pişmanlıklarımı, hüznümü, ızdıraplarımı boşaltmış gibi hissediyorum. Bir kuş gibi süzülüyorum.

Sonra ansızın bir odada açıyorum gözlerimi. Yalnızca gözleri delik olan, bembeyaz bir çarşaf var üzerimde. Odanın camından dışarıyı görebiliyorum. Karşı taraftan koşarak iki güvenlik geliyor bulunduğum odaya doğru. Beni yakalamak istiyorlar tahminimce. Ama benle karşılaşınca ağızları açık kalıyor ve akılları çıkıyor. Çığlık çığlığa kaçarak uzaklaşıyorlar hemen.

Birden anlamaya başlıyorum. Artık istediği zaman göklerde gezebilen bir hayaletim. İnsanların dünyasından farklı bir âlemdeyim. Bir tüy gibi hafifim. Biri yürüyor, yerçekimine meydan okuyor, duvarlardan geçebiliyor, havada parende atıyor ama bu ben değilim sanki. Bocalıyorum ilk başta. Ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. Acılı, kederli ve buruk bir hâlde olsam bile elimde bir kozun olduğunun idrakine varıyorum. Benim kozum korku. İyiliğin hükmü yok bu dünyada diye düşünüyorum. Korkuyla, kötülükle besleneceğim artık. Yaşayanların kâbusu olacak, onların nefeslerini kesecek, kalplerinin gümbürtüsünü dinleyeceğim her gün. Elimden geldiğince yapacağım bunları. Beni görenlerin tüylerini diken diken edeceğim. Bu koz benim yaşama sevincim olacak. Devam etmemi sağlayacak. İçime bir nebze olsun mutluluk bahşedecek. Hem kim bilir? Yaşayanların dünyasında, yaşayan insanlar arasında belki de benim gibi onları korkutmayı kafasına koymuş bir dengimi, bana uygun, hisleri kuvvetli, ince düşünceli, bana ömür boyu sadık kalacak, asil duygulara sahip bir başka hayaleti, ruh ikizimi, eşimi bile bulabilirim diye umuyorum. Onu bulmak bir milyon yıl sürse bile bundan vazgeçmeyeceğim.

Yüzümde bir gülümseme ile tüm bunları düşünürken aniden kulaklarımı sağır edercesine kapı çalıyor. İrkiliyorum. Şaşırıyorum bir yandan da. “Hayalet olan sensin oğlum tırsak” diyorum kendi kendime. “Kapı çalmasından bile korkacaksan insanları korkutmayı nasıl başaracaksın sen?” Kapıya doğru yöneliyorum.

Kapıyı açmamla birlikte, dayanılmaz bir korku, bir tiksinti, bir çöküntü duyuyorum gördüğüm kişi karşısında. Tüm hücrelerim titriyor. Elim ayağıma dolanıyor. Allahım bir hayalete dönüşmeden önce o fırtınalı denizde gördüğüm canavara ne kadar da benziyor karşımdaki kişi! Bu hayatta ve öbüründe korkmam gereken tek kişi duruyor karşımda aslında. Kendim. Yaşlılığım. Yalnızlığım. Bitmişliğim, tükenmişliğim, dibe vurmuşluğum, denizin dibine gömülmüşlüğüm. Bir baltaya sap olamayışım. Hayatı hunharca harcamışlığım. Beyhude geçirmişliğim. Bir şeyler yapamayışım. İnanılmaz yaşlıyım. Yüzüm kırış kırış. Gözlerimdeki ışıltı, dudaklarımdaki tebessüm silinmiş. Kaybolmuş gitmiş. Hayat hiç iyi davranmamış bana. Yaşarken derimi yüzmüş, bir ölüye dönüştürmüş beni sanki. Ölsem neyse de ruhum ölmüş gibi benim. Hep ümit etmişim, ummuşum, çabalamışım, beklemişim ama tüm hayallerim, umutlarım, beklentilerim son bulmuş günün birinde. Hayat geçip gitmiş ben fark etmeden. Avuçlarımdan kayıvermiş. Karşımdaki adamı aynada her gün görüyormuşum oysa. Yaşlanmasını izliyormuşum. Bana anlatmak istediklerine hiç kulak vermiyormuşum. Ona baktıkça, gözlerinin ötesindeki boşluğu, o çaresizliğini anladıkça korkum yerini zulümden bile öte, koyu bir kedere bırakıyor. Şimşekler çakıyor ruhumda. Bir sabah kalkınca bu adama dönüşmüşüm ben. Heveslerim bitmiş, yaşama sevincim son bulmuş, sağlık sorunlarım başlamış, dişlerim dökülmüş, yaşlandıkça her gün hayatın tokadını yemeye başlamışım. Gittikçe bir zamanlar olduğum o genç ve saf insandaki iyi niyetimi, pozitif yönümü, hasletlerimi, erdemlerimi kaybetmişim. Kötü, bencil, öfkeli, çıkarcı, yalnız kendini düşünen bir hayalete dönüşmüşüm. Hayat bizi böyle insanlara dönüştürmüş maalesef. Bir çıkar yolu bulamamışım. Elimden tutacak, beni kurtaracak, nefes almamı sağlayacak, dertlerime derman olacak, ona değer verdiğim gibi bana değer verecek iyi ve doğru bir insan da çıkmamış karşıma. Şeytanın bacağını bir türlü kıramamışım.

Karşımdaki adam hiç korkmuyor, çekinmiyor benden. Gözleriyle dikkatlice bana bakıyor. Tedirgin olan benim. Bir şeyler söylemek ister gibi bir hâli var. Omuzuma dokunuyor birden. Kısık, üzüntülü ve hırıltılı bir sesle: “Bir iki çift laf etmek istiyorum sana evlat” diyor. “Hayaletlerden korkacağımı mı sanmıştın? Öbür dünyadan? Yanıldın. Korkmam. Asıl korkulması gereken bu acımasız hayat. Elini çabuk tutamamak. Sürekli bir şeyin olmasını bekleyerek ömür tüketmek. Ne olup bittiğini bile anlamadan birden yaşlanıyorsun. Rüzgar gibi geçiyor ömür. Elindekilerin kıymetini bil oğlum. Bir şeyler yap bu hayatta. Değerlerinin boşa gitmesine göz yumma. Başka bir şansın yok. Başka bir hayat yok bundan başka. Kısa bir zaman sonra bana dönüşeceksin bunu unutma. Acele et!” Ve elini sallamak istermişçesine havaya kaldırıp kederli bir şekilde ayrılıyor kapımın önünden.

Avazım çıktığı kadar bağırıyorum yaşlı adam gidince. Kedimin korkuyla yanımdan mutfağa doğru kaçtığını görüyorum. İçeriden annemin sesi geliyor. “Barış. Barış. Ne oldu oğlum? Niye bağırıyorsun? Rüya mı gördün? Git bir su iç.”

Uyanmışım. Kan ter içindeyim. Kederliyim. Unutmak istemiyorum bu rüyayı. Zihnimde adamın suratıyla, tekrar uykuya dalmadan önce anneme cevap veriyorum: “Herhalde rüya gördüm anne. Sen uyumana devam et, merak etme.”

İşte böyledir hayat kıymetli dostlarım. Daha vaktiniz varken, iş işten geçmeden, yaşlı bir canavara dönüşüp hayatınızı çar çur etmeden rüyalarınıza bile girer belki geleceğiniz. Artık bir şeyler yapmanızın gerekliliği. İşin ciddiyeti. Geleceği değiştirmenin kabiliyeti ne Tanrı’ya, ne hayaletlere, ne uzaylılara, ne de başka dünya dışı varlıklara özgüdür. Bilin bakalım kimin elindedir bu? Kendinden başka kimsenin yardıma gelmeyeceği, şeytanın bacağını yalnız kendinin kıracağı ve Alacakaranlık Kuşağı’nda şu an bu öyküyü okuyan, ruhunu teslim edip bir hayalete dönüşmeden önce hem gülen, hem ağlayan, hem umutlanan ve acısıyla, tatlısıyla bu hayatı yaşayan sizin benim gibi etten ve kemikten oluşan kanlı canlı insanoğlunun…

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑