GEÇMİŞİN HAPİSHANESİ

İte kaka bir hücreye tıktılar. Gözümde bir gözbağı vardı. Önümü göremiyordum. Ellerim arkamdan birleştirilip bağlanmıştı. Bacaklarımda derman kalmamıştı artık. Uzun süredir yürüyordum. Bir sandalyeye oturttular beni. Biraz soluklandım. Ellerimi ve gözbağımı çözdüler. Soluk, sarı, loş bir ışık vardı hücrede. Yüzlerini seçemediğim karanlık tiplerdi karşımdakiler. Kendi aralarında konuşuyor, gülüyor, homurdanıyorlardı. Soğuk ve ıssızdı hücre. Tedirgin ediciydi. Titriyordum. Kalbimde bir boşluk, bir umutsuzluk, bir keder, sevdiklerime karşı bir özlem hissettim. Ne olacaktı bana? Neden beni yakalamışlardı? Suçum neydi ki? Çok yorulmuştum ama. Bir an önce ne olacaksa olsun istiyordum.

Bir kâğıt uzattılar önüme. İçlerinden biri “İmzala bunu çabuk” diye bağırdı gaddarca bir ses tonuyla.

“Nedir ki bu?” diye kekeledim. “Neden imzalayacakmışım?”

“Kapa çeneni” dedi karanlık gölgelerin içindeki iri yarı, izbandut gibi olanı. Masaya şiddetli bir şekilde yumruğunu indirdi. Eliyle kolumu tuttu.

“Hemen imzala şu lanet şeyi. Suçunu kabul ettiğine dair bir belge bu. İtiraf et artık. Yorma bizi. İmzala çabuk.”

Kafamda binbir türlü soru uçuşuyordu. Acaba bilmeden, istemeden bir şey mi yapmıştım? Yaptıysam bile hiç hatırlamıyordum. Suçlu olamazdım. Karıncayı bile incitmemiş, hayatım boyunca hep iyi niyetli bir insan olmaya çabalamıştım. Yoksa bir rüya mı görüyordum? Her halükarda, tüm cesaretimi ve kalan son enerjimi toplayarak “Hayır” diye bağırdım adamlara.

“Hayır. İmzalamam. Asla. Bana yapmadığım bir şey için imza attıramazsınız. Önce ölümü çiğnemeniz gerek.”

Adamlar kıs kıs güldüler. “Demek öyle” dedi başlarındaki namussuz herif.

“Ölünü çiğnememize hiç gerek kalmayacak merak etme” dedi. “Sen zaten yaşayan bir ölüye dönüşmüşsün çoktan.”

“Yok, kardeşim ben anlamam” dedim korkumu biraz daha yenerek. “Basın gidin, ben hiçbir şey yapmadım, zorla bana hiçbir şey imzalatamazsınız. Nasıl bir zorbalıktır bu? Avukat isterim. Benim de haklarım var.” 

“Sen ne yaptığını çok iyi biliyorsun” dediler. “Biz sana bunu imzalatmayı biliriz. Elimizde kimsenin dayanamayacağı işkence yöntemleri var. İtiraf edeceksin. Bülbül gibi öteceksin. Dur hele sen, dur!”

Hunharca gülüp, arkalarını dönüp çıktılar. Hücremi kilitlediler. O kocaman hiçliğin ortasında bir başıma kaldım.

Ufacık bir hücredeydim. Daracıktı, basıktı, bunaltıcıydı. Paniğe kapıldım birden. Nefes alamadığımı hissettim. Kafamı duvarlara vurmak istedim. Sonra küçükken annemin hep yapmamı istediği gibi burnumdan derin derin nefes alıp ağzımdan verdim. Biraz daha iyi hissettim kendimi böyle yapınca. Ne yapacağımı şaşırmıştım bir an için. Nasıl geçecekti burada vakit? Hücremin içinde bir ranza dışında hiçbir şey yoktu. Kıvrılıp uyumaya koyuldum. Zaman en iyi uyuyarak, unutarak geçerdi. Ne kadar saatin geçtiğini, bu boşlukta ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum. Kapım açıldığında uyandım. Bir anda hücrem yanar döner ışıklarla parlamaya başladı. Bir renk cümbüşü sardı her tarafı. Noel Babaydı gelen. “Jingle bells” şarkısını avaz avaz söyleyerek içeri girmişti. Sırtında taşıdığı kocaman kırmızı bohçasından en güzel tren setleri, G.I. Joe ve Action Man figürleri, Transformers oyuncakları, Jurassic Park dinozorları, tombalalar, metal arabalar, pul koleksiyonları, atariler, Legolar, Kinder sürpriz yumurtalar, futbolcu kartları, simli kartpostallar, yanıp sönen yılbaşı ağaçları çıkardı. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Yılbaşı kalbimin gizli saklı kalmış bir köşesinde, hayallerin ötesinde bir gündü benim için. Çocukluğumun en güzel, en anlamlı, en sevinçli anılarını oluştururdu. Aylar öncesinden heyecanlanır, yerimde duramaz, hediye paketleri toplar, herkese hediyeler vermeye çalışırdım. Annem tüm marifetini konuşturup en güzel yemeklerini hazırlar, babaannem en hoş entarisini giyer, Nine bellediğim komşumuz Sadiye Hanım Teyzem bize gelir, babam rakısını açar, hep bir arada doyasıya eğlenirdik. Bir aradaydık. Önemli olan buydu. Kimse mutluluğumuzu bozamazdı. O günlerde bize hiçbir şey olmayacağını, bu günlerin sonsuza kadar süreceğini, hayatın hep Yılbaşları gibi olacağına inanırdım. Çocuktum. Her ne kadar bunlara inanan o çocuğu yaşatmaya çabalasam da, Yılbaşı ruhunu canlandırmak istesem de, her yıl aynı şekilde heves etmeyi bırakmasam da büyüdükçe o sihir nedense yok olmuş gibime gelir ve hüsrana uğrardım her zaman.

Noel Baba gittikten sonra başka bir gün arkadaşlarım geldi hücreme. Her yer birden aydınlandı onları görünce. Sevinçten havalara uçacak kadar mutlu oldum. O kadar çok özlemiştim ki onları resmen burnumda tütüyorlardı. Büyüdükçe herkes birbirinden uzaklaşmış, hayat telaşına düşmüş, birer yabancıya dönüşmüştü. Kimse birbirini doğru düzgün arayıp sormuyordu bile. Yaşıtlarımın çoğu çoluk çocuğa karışmıştı. Ama sonuçta çocukluk arkadaşlarımdı onlar. Hatıraları daha dün gibiydi. Candan öteydiler. İyi niyetli, temiz kalpliydiler. Gerçek dostluk, çıkarsız sevgi, koşulsuz samimiyet bu olsa gerekti. Hepimiz masumduk çocukken. Kuşlar gibi özgürdük. Rahattık, umutluyduk, sevinçliydik o zamanlar. Hayatın bizi değiştiremeyeceğini, sorunların bize bir şey yapamayacağını, sıkıntıların üzerimize abanıp soluğumuzu kesemeyeceğini düşünürdük. Günün birinde yetişkin olacağımızı hiç düşünmezdik. Tek bir dileğimiz olsa hep çocuk kalmayı isterdik. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen çocukluğumuzda dünya, oyunlardan, eğlencelerden, bisiklet binmelerden, lunaparktan, atlıkarıncalardan, pamuk şekerden, dondurmadan, oyuncaklardan, yakan toplardan, kovalamacalardan, saklambaç ve kör ebelerden, o güzel, unutulmaz, rüzgâr gibi geçip giden, ilk aşklarla sarmalanmış hayal gibi yazlardan ibaretti. Çocukluktaki yaralarımız, bu fenâ dünyanın farkına varmadan önce, koşturup dururken düşüp kanattığımız dizimize yapıştırdığımız minicik bir yara bandıyla geçiştirilecek kadar küçük çaptaydı. Büyüdükçe bu yaraların daha da açılacağını, hiçbir yara bandının tesir etmeyeceğini ve kanamayı bir türlü durduramayacağımızı tahmin bile edemezdik.

Buraya açlıktan öleyim diye kapatılmadığımı da biliyordum. Bu yüzden ara ara yemek getirenlerde oluyordu hücreme. Winnie The Pooh ağzıma bir parmak bal çalıyordu mesela. Bugs Bunny kaçamak yaparak yemek tabağıma taze havuçlar koyuyordu. Ninja Kaplumbağalar enfes kokulu pizza dilimleri olan bir tabakla çıkageliyorlardı. En son, bir sabah uyandığımda hücremin kapısı önünde bir sepet buluverdim. Afallamıştım. Bu da ne demekti şimdi? Ne vardı ki içinde? Şöyle bir karıştırdım. Hepsini hatırladım anında. Şıpsevdi, Yumiyum, Panço, Tombi, Capri Sun, Aydede, Meybuz, Kokoşale, Cino, Turbo ve daha neler neler. Çocukluğuma eşlik etmiş, oyun molalarında atıştırdığım, hatırı sayılır derecede sevdiğim ve bugünlere kadar gelmeyi başaramamış yiyecekler. Bir hüzün çöktü içime.

Sanıyorum kendimi hepten bırakmamam, kafayı tırlatıp kendime zarar vermemem, dünyayla bir bağlantım olması açısından, karanlık adamlar günün birinde hücreme bir televizyon kurdular. Bir an önce işlerini bitirmek istiyor, o kâğıdı imzalamam için yanıp tutuşuyorlardı. Haklarını teslim etmek gerek, bu şerefsiz piç kuruları dâhiyane bir işkence yöntemi icat etmişlerdi. Bütün gün televizyon açık kalıyordu. Beni bir sandalyede oturtup bağladılar. Gözlerimi kapatmamam, sürekli ekrana bakmam için tutucu klips taktılar gözlerime. Cihazın sesini de sonuna kadar açtılar. Haftalar ve aylar boyunca neler izlemedim ki o televizyonda? Taş Devri, Jetgiller, Snoopy, Tom ve Jerry, Denver, Kaptan Tsubasa, Red Kit, Temel Reis, Hayalet Avcıları, Alf, Casper, Bizimkiler, Bizim Ev, Kara Şimşek, A Takımı, Parliament Sinema Kulübü’nde yayınlanmış filmler, Evde Tek Başına, Beterböcek, Kız Arkadaşım, Gremlinler, Anaokulu Polisi, Batman ve daha niceleri. Bunları izledikçe, acı acı tebessüm ediyor, çocukluğuma, kimi zaman okuldan dönüp çantamı bir kenara fırlattıktan sonra çizgi filmlerin karşısında soluğu aldığım günlere, kimi zaman banyo yaptıktan sonra ertesi gün okul olduğunun sıkıntısını bana unutturan o Pazar gecelerinin filmlerine tekrar dönüyor, kaybolan o şahane zamanlara duyduğum özlem çoğalıyor, içimde bir garip hatırayı bulur gibi oluyordum.

Tam da geçmişe duyduğum o amansız özlemin, o acı veren nostaljinin katmerlenmeye başladığı bir gün, karanlık adamlar kendilerinden beklenilen alçaklıkları yapmaya başladılar ve belden aşağı vurmaya çalıştılar. Evet, karşımdaydı işte. Sapsarı saçları, denizlerden bile daha mavi, sürekli gülümseyen gözleriyle, o mavi önlüğü ve beyaz yakasıyla tam karşımda bana bakıyordu. Onu tekrar o haliyle görünce hücreme sanki güneş yeniden doğmuş gibi hissettim. Utanıyordum gerçi ona bakmaya. Gözlerinin içinde kayboluyordum. Büyülüydüler sanki. Kaçıyordum ondan. Kıyamıyordum onu sevmeye. Dünyanın en temiz, en yüce, en güzel şeylerine lâyıktı o gözümde. Ne yapabilirdim? Sevgimi nasıl belli edebilirdim ona? Küçücük bir çocuk ilk aşkını dünyaya nasıl haykırabilirdi? Bir çözüm bulmuştum galiba. Servisi beklediği yere o daha inmeden önce inip Şıpsevdi sakızları bırakır ve uzaktan izlerdim onu. Açardı sakızı. Resimli karikatürleri okurdu. Mutlu olur, güler, anlardı. Hissettiğini bilirdim. İçim kıpır kıpır olurdu onun varlığını düşününce. Bazen ailesiyle birlikte memleketine döner ve tüm mahalle bir enkaza dönerdi gözümde o gidince. Hayat tatsız, tuzsuz, günler perişandı o olmayınca. Her şey boş ve anlamsızdı. Küt küt atan çocuk kalbime bunları ilk kez o tattırmıştı. Bir gün beni çevirip şöyle demişti: “Barış, sen beni seviyor musun? Öyleyse benden neden kaçıyorsun?” O zamanlar ona sorsaydınız, onu sonuna kadar sevmemi isterdi sanırım. Bana bakışlarından anlardım bunu. Devam etmemi. Kaçmamamı. Taşınsak bile peşinden gitmemi. Onu kaçırmamamı. Bir ömür boyu elinden tutmamı. Kaybetmememi. Ama kaybetmiştim onu çoktan. Çocukken, avuçlarınızda dünyanın tüm zamanını tuttuğunuzu sandığınız bir dönem, nasıl da önemsiz gözüken küçük bir detay, büyüyünce sizi takip edip peşinizden gelir ve bir rüyadan uyanmışçasına kederlendirirdi. Geceleri bazen rüyalarıma giriyordu. Neredeydi acaba, nasıldı, neler yapıyordu şimdi kim bilir? Sevmiş, sevilmiş miydi, evlenmiş miydi, mutlu mesut bir yuva kurmuş muydu, çoluk çocuğa karışmış mıydı? Unutamıyordum onu. Öylesi saf, katıksız, çıkarsız bir aşk çocuk olmadığınız müddetçe hayat boyu mümkün olmazdı.

Bardağı taşıran son damla, o son gece, babamın gelmesiyle başladı. İşte kanlı canlı karşımdaydı. Yıllar önce kaybetmiştim babamı. O gittiğinden beri hiçbir şey iyiye gitmemişti hayatımızda. Berbat bir şekilde yokuş aşağı gitmeye başlamıştık. Evimiz satılmıştı. Kiraya çıkılmıştı. Ülkeyle birlikte bizde ekonomik sıkıntılar yaşamaya başlamıştık ve yarınlardan çokta ümidimiz kalmamıştı. Üç sene içinde üçüncü kez acil bir şekilde ameliyat olacaktım. Şeytanın bacağını hiçbir şekilde kıramıyordum. Buna da şükürdü tabi. Ama bu satırları hücremde tek gözle idare ederek zorlu bir şekilde yazarken ve babam aklıma geldikçe, o başımızda olduğu günleri, “biz hepimiz böyle dört kişiyiz, başka kimsemiz yok, unutmayın” dediğini hatırladıkça, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının, eski güzel günlerimizin geri gelmeyeceğinin idrakine varıyorum.

Bu işkencelere artık dayanamayacaktım. Duvarlar üstüme üstüme gelmeye başlamıştı. Sıkışıp kalmıştım geçmişte. Geçmişin hapishanesinde ömür boyu ceza yemiş bir mahkûmdum.

Hücremin parmaklıklarına tutundum. Nefesim tükenene, gözlerimden yaşlar gelene kadar bağırdım: “Gelin artık, gelin, yalvarırım, tamam, söz, imzalayacağım.”

Sonra ayak sesleri işittim. Hücremim kapısı açıldı. Karanlık adamlar geri döndüler. Çok kalabalıktılar. Başlarındaki adam elinde bir kâğıt tutuyordu. “Sana dememiş miydik?” dedi. Anladığım kadarıyla geçmişten gelen ajanlardı bunlar. En zayıf, hassas, kırılgan noktalarınızı bulmakta, dertlerinize, tasalarınıza, kederinize tuz biber ekmekte üzerlerine yoktu. Zaten geçmiş dediğimiz şey yaşadığımız günün üzerine tuz biber ekmez miydi? Ölesiye bir hasretle geri dönmeyi istemek, ama o günlerin geri gelmeyeceğini adınız gibi bilmek.

Kağıdı imzaladım. Suçluydum. Geçmişi arıyordum hep. Daha iyiyi, güzeli, adaletli olanı arıyordum. Canımdan çok değer veriyordum, seviyordum, önem gösteriyordum insanlara. Ama hiçbir karşılık bulamıyordum. Karşılıklı bir dünya yoktu artık günümüzde. Geçmişte kalmıştı tüm iyi şeyler. Orada sonsuza kadar gömülmüşlerdi. Geri döndüremeyecektim geçmişi. Dünün dünyasıydı istediğim fakat asla bulamayacağım. Suçluydum evet. Geçmişin geri geleceğini sandığım için suçluydum. Akıntıya karşı kürek çekmekten dolayı suçluydum. Geleceğe inancım kalmamasından dolayı suçluydum. Bu dünyanın adamı olmamamdan dolayı suçluydum.

İnsan fiziksel anlamda özgür olabilirdi. Peki ya geçmişte tutsaksa? Kendi zihnindeki karanlık adamlar tarafından esir tutuluyorsa? Geçmişe duyulan özlem, nostalji ve burukluktan kurtulup bir türlü serbest kalamıyorsa? Hüzün artık hayatının olmazsa olmazı olmuşsa? İşte bu akşam, Alacakaranlık Kuşağı’ndaki bu öykünün özü, geçmiş geri gelmediği müddetçe kalplerindeki kırgınlık sonsuza kadar yankılanıp duracak olan yüreği delik deşik, kederli ve yorgun insanlar, sevgili dostlarım.

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑