ARTIK İYİ OLMAYACAĞIZ

İsyandı artık bunun adı. Patlamaydı. Midemden boğazıma kadar yükselen bir öfke dalgasıydı.


Berbat hissediyordum eve dönerken. Sol gözüme bir sis perdesi inmişti. Seyirip duruyordu. İçimde bir sıkıntı vardı. Karnıma sancılar giriyordu. Bulantı, titreme ve kasılmalar da cabasıydı. Azıcık kussam sanki rahatlayacaktım.


Bir naneli şeker almak için markete girdim. Hazır gelmişken eve de birkaç parça şey bakayım dedim. Evin eksikleri bitmiyordu bir türlü. Bir alışveriş arabası aldım. Şöyle bir etrafı kolaçan ettim.


Her şeyin ateş pahası olmasına alışmıştık zaten. Ama aniden, insanlar mâkul sansınlar, fiyatlara tepki vermesinler diye ürünlere 100 gramlık etiketler konulduğunu fark ettim. Nasıl bu hâle gelmiştik? Nasıl bu kadar aşağılanmış, değersizleştirilmiştik? Bunlar iyi zamanlarımız mıydı hep söyledikleri gibi? Gittikçe karnımızı bile zor doyuracakmışız gibi bir hâl vardı ortada. Ses çıkaran kimse de yoktu. Çoktan kabul etmiştik bu aldatmacayı. Bu sömürüye seyirciydik hepimiz. Çok acıklıydı. Hazindi. Hayat pahalılığının bizleri silip yok edercesine pik yaptığı ve fiyatların gramlık olarak yutturulmasına kadar düştüğümüz bir dönemde ucuzlayan tek şey olsa olsa insan hayatı olabilirdi.


Düzelmiyordu hiçbir şey. İyiye gitmiyordu. Öyle köşeye kıstırılmış, öyle tutsak olmuştuk ki bu düzene, her Allah’ın günü fiyatlar midemize sert yumruklar indiriyordu sanki. Bir avuç fıstık mı alsam, bir kaşık ciğer mi diye düşündüm bir an için. Bulantım artarak büyüdü. Kuru kuru öğürdüm. Ne olur ne olmaz, bir poşet aldım kasadaki görevliden.


Açıldıkça açılıyordu herkes. Battıkça batıyordu. Toparlanamıyorduk bir türlü. İki yakamızı bir araya getiremiyorduk. Dolar zıplıyor, altın hopluyordu. Vergiler, zamlar, borçlar, faturalar fena sıkıştırmaya başlamıştı. Orta sınıf kavramını yok etmişlerdi. Zengin ile yoksul, güçlü ile güçsüz, ezen ile ezilen vardı artık. Paramız iyice kuşa dönmüş, evler satılmış, eldeki avuçtaki birikim gitmiş, ömür boyu fahiş fiyatlardan kiracı olarak kalınmış, yanmayan kombilerle, uykusuz, soğuk gecelerle, bitmek bilmeyen geçim sıkıntısıyla baş başa bırakılmıştık. Her geçen gün bir önceki günü aratır olmuştu. “Kim bilir bu gidişin, dönüşü olacak mı?” şarkısını mırıldanarak bir müddet daha gezdim reyonlarda.


Sanılmasın ki pahalı bir hayatımız olsun istiyorduk. Gösterişli, lüks, burjuvazi şeylere özenmiyorduk asla. Zengin olma düşleri kurmuyorduk. Yeterince açgözlü vardı zaten dünyada. Batsındı parası da, pulu da. İnsanca bir yaşamdı tek istediğimiz. Yettirmek. Kıt kanaat geçinmemek. Borcu borçla kapatmamak. Kandırılmamaktı. Giderek yoksullaşmamaktı. Her aybaşı aynı sıkıntıların tekrarlanmamasıydı. Açlık sınırı kadar parayı kiraya vermemekti. Kışları biraz ısınmak için kat kat giyinmemekti. Namerde muhtaç olmadan nefes alabildiğin, dertsiz, tasasız bir ömür geçirmekti. Zordu ama, bir yuvaya sahip olmaktı. Yarınlara endişesiz uyanmaktı. Güneşe umutla bakmaktı. Artık hayal ve temennilerimiz yalnız bunlar olmuştu şu kısacık hayatta.


Peki ya her şey para mıydı bu dünyada? Tutunacak bir dal yok muydu? Sığınacak bir liman? Etrafıma bakındım. Hani nerede dedim? Her şey bir metaya dönüşmüştü. Ne sevgi, ne eş, ne dost vardı bu devirde. Ne hâlden anlayan. Karşılıklı olarak konuşup anlaşabileceğin birileri. Sahteydi sevgiler, yalan dolandı dostluklar, yanlıştı tüm erdemler. Çıkar ilişkileriydi hep. Değer verdiklerinizden aynı değerin onda birini bile göremezdiniz. Hayatın terazisi yoktu. Karaborsaya düşmüştü insanlık. Sevgileri tüketmiştik, israf etmiştik değerleri, onuru enflasyona kurban vermiştik. Bir an için durdum ve belki de dedim kendi kendime. Belki de hayattaki en büyük yoksulluk yalnızlıktı. Babanı kaybetmendi, ananın yaşlanmasıydı, gerçek dostun mumla aranmasıydı, giderek sıfırı tüketmen, daha çok boşluğa gömülmendi.


Tümden yalnız değildim belki de. Benim gibi düşünenler vardı elbet. Üzülüyordum bu garip halimize. İçim parçalanıyordu. Babam bu günleri görse ne derdi acaba diye düşünüyordum. Yoksul doğmuş, okumuş öğretmen olmuş, gençliğinden beri bir gün yüzü görememiş, huzur bulamamış, emekli olunca o hâlde bile çalışmak zorunda kalmış, yaşlanınca ancak güç bela bir ev alabilmişti. Tüm içtenliğiyle, umuduyla, inancıyla hep bir şeylerin değişeceği, daha güzel, daha aydınlık günler hayal etmişti. Kimseyi kırmayan, incitmeyen, dünyanın en iyi adamıydı. Ama hayatta hep iyi adamlar kaybeder, hep önce giderdi zaten. Sık sık aklıma geliyordu babam. Ondan mıydı bu hüsran duygusu? Elem verici bir azap hissediyordum ta derinlerde bir yerde. Korkunç bir yalandı dünya. Ve tüm çırpınmalar beyhudeydi.


Ama en nihayetinde etme bulma dünyasıydı bizimkisi. Bizi berbat hissettirenlere, değerleri yok edenlere, umutsuzluğa sürükleyenlere, midemizi bulandıranlara, bu kadar kötüye götürenlere, düzeltmeye uğraşmayanlara, insanlara şu yeryüzünde rahat vermeyenlere, halk ne hâle gelmişken sefasını sürenlere artık bizde iyi olmayacağız dedim içimden. Ve boş alışveriş arabasını bir kenara fırlatıp, hiçbir şey almadan bir hışımla çıktım lanet olasıca marketten.


İsyandı artık bunun adı. Patlamaydı. Midemden boğazıma kadar yükselen bir öfke dalgasıydı.


Eve gelince bir güzel kustum bu hikâyeyi. Biraz rahatladım doğrusu. Açıldım. Kendime geldim. İşte sizlere 100 gramlık bir market hikâyesi. Belki değerlenir, para da eder, bulunmaz hint kumaşına döner ilerde. Günümüzde her şeyin dönüştüğü gibi. Buyrun, buyrun. Çekinmeyin. Alın zıkkımlanın.


“İyi olmayacağız ulan, sizler bu kadar kötü oldukça bizler de artık iyi olmayacağız!”

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑