
Oksijenim bitmek üzereydi. Zar zor nefes alıyordum. Son bir kez daha derin bir nefes çektim içime. Başımı kaldırdım ve vedalaşırcasına gökyüzüne baktım. Güneşi göremiyordum. Güneş çoktan yok olup gitmişti bu gezegenden. Çevremden dumanlar yükseliyordu. Bir sis bulutu kaplamıştı etrafı. Gezegenin bir alev topuna dönüşmesini izliyordum. Yanıp kül olacaktı çok yakında. Kulağıma insanların yakarışları, feryatları, figanları, hayvanların acı çığlıkları geliyordu. Kıyamet günü dedikleri bu olsa gerekti. Savaş sonumuzu getirmişti. Parçalanmış, yıkılmış, yağmalanmıştık. Hemen yamacımda bulunan benim gibi son anlarını yaşayan birkaç kişinin Tanrı’dan merhamet dilediğini, ona haykırdığını işittim. Ama göklere açılan avuçlar kurtaramayacaktı bizi. İntikam, hırs, öfke, kin ve nefret tohumları eken, zorbalık ve haydutlukla bizleri yöneten emperyalist lider müsveddeleri yüzünden çıkmıştı tüm savaşlar. Toprak için, zenginlik için, sömürü için çıkmıştı. Dünyayı yöneten zalim, despot, kanla beslenen diktatörler konforlu, rahat, sıcacık evlerinde fütursuzca gezegenin yok oluşunu izlerken olan masum çocuklara, askerlere, sivillere, savunmasız halka olurdu. Artık sona geldiğimi anlamıştım. Cesedimi bulacaktı arama kurtarma ekipleri. Benim gibi milyonlarca insan katledilecekti. Silinip gidecektik bu uçsuz bucaksız evrenden. Savaşın olduğu bir gezegende yaşam mümkün olabilir miydi?
Sonra başka bir gezegende açtım gözlerimi. Karanlıktı her yer. Baretimin lambası sönmek üzereydi. Seçemiyordum önümdeki arkadaşlarımı. Kömür ve barutla karışık yoğun bir koku duyuyordum. Bir gaz kaçağı vardı sanki. Başım zonkluyordu. Gözlerim yaşarıyordu. Kaşla göz arasında bir şimşek çaktı gözlerimin önünde. Ortalık aniden aydınlandı. Şiddetli bir patlama olmuştu. Son duyduğum ses buydu. Yere düştüm yüz üstü. Hiçbir şey duyamıyor, hiçbir şey göremiyordum doğruluğumda. Elimi yüzüme götürdüm. Yapışkan ve sıcak bir şey hissettim. Oluk oluk kan akıyordu yüzümden. Sonra birden bir yanık kokusu geldi burnuma. Kendi etimin kokusuydu. Bir madenciydim. Karın tokluğuna çalışıyor, kıt kanaat ailemi geçindirmeye çalışıyordum. Babamda madenciydi. Dedem de. Çocuklarım da illaki madenci olacaktı. Yeraltına, karanlıklara, tünellere, dipsiz kuyulara çocukken inmiştim ilk kez. Sıkışıp kalacağımdan, patlamada yaralanacağımdan, nefessiz kalacağımdan, ölüp gideceğimden korkmuştum. Ölümün korkusunu ensemde hissetmediğim tek bir gün bile olmamıştı. Sonra usul usul alışmaya başlamıştım ölüm fikrine. Madenden dışarı çıkınca gözlerim kamaşıyordu. Güneşe bakamıyordum. Güneş sanki haramdı bize. Bugünde ölmedim diyordum güneşi tekrar görünce. Ölümden çokta korkmuyordum gerçi ama bana bir şey olursa ne yapardı karım ve çocuklarım? Nasıl geçinir, neler yapar, ele güne muhtaç mı olurlardı? En çokta buna üzülüyordum. Geceleri uyuyamıyordum. Ama artık büyük uykunun eşiğine gelmiştim işte. Nihayet ölüm benimde kapımı çalmıştı. Birkaç gün konuşup unutacaklardı bizi. Bu dünyayı dişimizi tırnağımıza takarak biz kurmuştuk ama bizim sayemizde zenginler daha da güçlenmiş, servetlerine servet katmış ve asırlardır bize hükmetmeye devam etmişlerdi. Bir avuç kömür uğruna, bir ömür tüketmiştik. Hiçbir kömür ısıtmayacaktı artık geride bıraktıklarımızın soğuyan yüreklerini. Cesedimi bulacaktılar. Kader diyecekti insanlar. Kader mi olacaktı her şeyin sorumlusu? Gözlerimi yumdum ve benim gibi hayata veda eden tüm arkadaşlarımı geride bırakırken can güvenliği olan, iş cinayetlerinin, ihmallerin olmadığı, denetimlerin yapıldığı, kaderi yenebileceğimiz, onun suratına okkalı bir tokat atabileceğimiz, yüzüne tükürebileceğimiz daha iyi bir gezegen diledim hepimiz için. Her şeyin kadere bağlandığı bir gezegende yaşam mümkün olabilir miydi?
Bıçak kemiğe dayanmıştı artık bulunduğum bir diğer gezegende. Çıkamıyordum işin içinden. Masraflar öküz yüküyle birikmişti. Paramız tuz buz olmuştu. Sıfırı tüketmiştik. Enflasyon rekor bir seviyedeydi. Zenginlerin yatırımları jet hızıyla uçuşa geçerken yoksul daha da perişan olup, elindekini avucundakini satmaya, ele güne muhtaç olmaya başlamıştı. Bankası, alışverişi, kirası, yakıt parası, elektriği, suyu derken uçan kuşa borcum vardı. Nasıl çıkacaktım işin içinden? Nasıl bakacaktım aileme? Nasıl geçinecektim? Nasıl okutacaktım çocuklarımı? Nasıl besleyecektim? Boğazlarından kaç zamandır bir lokma et bile geçmiyordu. Yakıt parasından kısmak için evde tir tir titreyerek oturuyorduk. Ertesi günü, bir sonraki aybaşını düşünmeden zenginler gibi deliksiz, rahat ve mutlu bir şekilde uyuyacağım günler gelecek miydi? O an içimde büyük bir uyku isteği duydum. Uyumak istedim birden. Bütün bu yaşadıklarımızın bir rüya olduğunu düşünerek yalnızca uyumak istedim. Kararımı çoktan vermiştim. Havagazını açacaktım. Tüm ailem için bambaşka bir dünya, yeni bir gezegen, bolluk ve bereket düşleriyle tatlı tatlı uykuya dalacaktım. “Yaşanmaz” diye bir not bulacaktılar ardımızda. Açlık sınırının altında geçindiğimiz bir gezegende yaşam mümkün olabilir miydi?
Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi açtığım farklı bir gezegende, tertemiz, gönülden, ulvi sevdalara, romanlardaki ve filmlerdeki saf, naif, masalsı, çocuksu, karşılıklı aşklara inanmıştım çocukluğumdan bu yana. Ötekini arıyordum. Daha iyiyi, daha insanı, daha insaflıyı, daha başka olanı, ve eğer varsa böyle bir şey ruh ikizimi. Paraya, pula, mala mülke değer vermeyen, beni ben olduğum için sevecek, hayatın zorluklarına karşı birlikte mücadele edeceğim, bana güç verecek, mutlu bir yuva kurabileceğim, bir aile olabileceğim, aynı ideale, aynı yola baş koyabileceğim, her şeyimi paylaşabileceğim birini. Bunu hayata geçirmek için birilerine yanaşıyor, bağlanıyor, şansımı deniyordum fakat bu gezegende de tüm yollar nedense insanlar arasında hep fitne fesat yaratan para denen o illete çıkıyor, kimse zengin olmadığım, bir dairem, bankada sürüsüne bereket param, altımda arabam olmadığı için benimle bir aile kurmak istemiyordu. Anlayacağınız adam yerine konmuyordunuz bu devirde paranız yoksa. Karşıma hep böyleleri mi çıkacak diye düşünmeye başlar olmuştum. Aşka da, sevgilere de, manevi değerlere de yer yoktu bu düzende. Seni paran için severlerdi. Zengin bir koca adayı olamadığım içinde hemen eleniyordum dolayısıyla. Sevgileri bile hiçe sayan, insanların içten pazarlıklı olmasını, karşısındakini ölçüp tartmasını, birbirlerine çıkar ilişkileriyle yaklaşmasını sağlayan, toplumu birbirinden ayıran kapitalizme ve onun eli maşalı gaddar uşağı paraya karşı hayatımda ilk kez boğazıma kadar yükselen bir öfkenin yükseldiğini hissediyordum. Duygularım körelmişti artık. Aşka ve sevgiye, insanlığa inancım kalmamıştı. İçimde bir şeyler ölmüştü sanki. Paraya kulluk edilen bir gezegende çıkarsız aşkların olduğu bir yaşam mümkün olabilir miydi?
Bir kuyrukta açtım gözlerimi bu sefer. Ne menem bir gezegendi burası! Sıkıntıların, engellerin, bürokrasinin haddi hesabı yoktu. Kuyruğun ucu bucağı gözükmüyordu. Homurdananlar, söylenenler, veryansın edenler gırla gidiyordu. Bir emekliydim. Onca yıl hizmet vermiştim bu gezegende. Gece gündüz demeden mesailer yapmış, gençliğimden feragat etmiş, gün yüzü görememiş, en güzel yıllarımda bir tatile bile gidememiştim. Hayatımı yaşayamadan bir hışımla nasıl da geçmişti zaman aklım almıyordu. İş köşelerinde kocamıştım işte. Ailemi de kendimden uzaklaştırmıştım. Çocuklarım büyümüş, özel günler dışında artık evime bile uğramaz olmuşlardı. Torunlarımı dahi zar zor görebiliyordum. Ne bir birikim yapabilmiştim ne bir şey. Emekli maaşım kuşa dönmüştü. İnsanın yaşlandıkça yükselmesi, huzur bulması, daha bir rahata ermesi, yarını düşünmeden yaşaması gerekirken bulunduğum gezegende nedense hep tam tersi oluyordu. Toplumda kimsenin yaşlılara artık saygısı kalmamış gibiydi. Bir an önce öbür tarafa postalamak istiyorlardı bizleri. Maaşımı çekmeyi beklerken sıranın bana zor geleceğini düşünüyordum. Tam da bu sırada birden sol kolumda bir uyuşma hissettim. Bir sıcaklık dalgası yükseldi göğsüme kadar. Başım ağrımaya, vücuduma iğneler batmaya, çenem kitlenmeye başladı. Ağzımdan salyalar geldi ve bir anda yere kapaklandım. Kalp krizi geçiriyordum. Etrafımdaki kalabalık güruh açılın adam nefes alsın diye bağırıyor, gömleğimin düğmelerini açmaya çalışıyordu. O anda birden karşımda babamı gördüm. O da yaşlıydı benim gibi. Bir emekliydi. Kendi halinde, zararsız, vicdanlı, dünyanın en nazik, en kibar, en beyefendi adamıydı. Ne öğrendiysem ondan öğrenmiştim. O da senelerce, bana öğrettiği gibi yeni nesilleri yetiştirmiş, Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten, devrimlerden, bir ulusun kenetlenerek küllerinden doğmasından, doğrudan, adaletten, emekten, iyilikten bahsederek tarih öğretmenliği yapmıştı. Ne avukatlar, ne mühendisler, ne doktorlar yetiştirmişti kim bilir? Emeklilik günlerinde balkonuna geçip gazete okumayı, arada da yürüyüşlere çıkmayı çok severdi. Başka ne yapardı ki emekli adam? Gün doldururdu işte. Ne bir tatile gidebilmiş, ne para biriktirebilmiş, ne yatırım yapabilmiş, ne bizlere evler, arabalar, mallar, mülkler bırakabilmişti hayatında. Ay sonunu ite kaka getirdiğimizi, bankalara borçlandığımızı, kredi kartlarının ancak asgari tutarlarını ödeyebildiğimizi, iki yakamızın bir araya zar zor geldiğini hatırlıyorum. Ama babalar, bu gezegenin fedakâr kahramanları, yemezdi yedirirdi, giymezdi giydirirdi, çocukları sevinince dünyanın en mutlu adamları olurdu onlar. Son anlarında bile, bizlere veda ederken, yoğun bakımdayken bir kitabın arasına 1500 lira saklayabilmiş, bir ihtiyacınızı alırsınız ya da hastane masrafına katarsınız demiş, ölürken bile kendince mutlu etmek istemişti bizi. Tıpkı babam gibi, artık demir almak günü gelmişti zamandan. Ambulans olay yerine gelip cansız vücudumu kaldırana kadar babam çoktan elimden tutup ayağa kaldırmıştı beni. Gülümseyerek, “kurban olurum sana canım oğlum, haydi toparlan daha iyi, daha cömert, daha adaletli, daha iyi yaşayacağımız, bizlere yaraşır bir gezegene gidiyoruz” dedi bana. Emeklilerin süründürüldüğü, ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü, yaşlanınca bile bir nebze rahat edemedikleri bir gezegende yaşam mümkün olabilir miydi?
Bu defada her günün birbirinin aynısı olduğu, insan kaçakçılığının, acıların, çaresizliğin, okkalı dramların yaşandığı bir gezegende konumlanmıştım kaza eseri. Küçücük bir çocuktum daha. Farklı coğrafyalardaki, bolluk ve bereket içindeki zengin ülkelerde bulunan yaşıtlarım doğum günlerini kutlarken, en güzel ayakkabılara, en eğlenceli oyuncaklara, sıcacık yuvalara sahip olurken, özgürce parklarda koşup oynarken, toz pembe hayallerle tatillere giderken ben kendimi ailemle birlikte yüzlerce kişinin olduğu bir teknenin içinde bulmuştum. Benim günahım neydi? Bende istemez miydim o ülkelerde doğmayı? Umut göçü bitmiyordu ama bizim taraflarda. Bir tekne boşalıyor, bir diğeri doluyordu. Bize cennet diye vaat ettikleri batı ülkelerine gitmek istiyorduk. Savaşlardan kaçıyorduk, bombalardan, işkencelerden, ölümden. Yaşamak, ısınmak, insan gibi değer görmek bizimde hakkımız değil miydi? Soğuktu gezegenimiz. Üşüyordum. Tir tir titriyordum. Dişlerim birbirine vuruyordu. Karnım acıkmıştı. Ağlıyordum. Ama ağlamanın bir faydası yoktu. Evsiz barksız, yersiz yurtsuz kalmıştık. Yeni bir yuva bulmak umuduyla annemin elini tutmuş dua ediyordum ki birden kulakları sağır eden büyük bir gürültü koptu. Bir kaya parçasına çarptık. Cılız teknemiz çarpmanın etkisiyle anında savruldu ve alabora oldu. Yüzme bilmiyorduk. Hatta okyanusu bile çoğumuz ilk kez görmüştük bu yolculukta. İnsanlar çırpınarak boğulurken acı içinde haykırıyor, çığlıklarla bağırıyordu. O an içimde büyük bir çığlık koptu benimde. Çocuk yüreğimin derinliklerinden sessiz ama güçlü bir çığlıktı. Bir isyan çığlığıydı. Fakirliğe, yalnızlığa, kimsesizliğe, mülteciliğe, savaşlara, göçmenliğe, ötelenmiş olmaya, öteki olarak sayılmaya, başka bir ülkede solan, tükenen, kaybolan umutlara ve hayatlara. Başaramamıştık. Böyle bir gezegende başarmanın imkanı var mıydı sanki? Denizin dibini boylamıştık işte. Cennet gibi sandığımız ülkelere daha gidemeden cennetlik olmuştuk belki de hepimiz. Gerçi gitsek ne değişecekti ki bu ülkelere diye düşünüyordum bazen. Sözde cennet gibi ülkelerde cehennemi yaşayacaktık. Yok yok. İyi olmuştu. Sokaklarda yatıp, açlıktan, soğuktan, sefaletten ölmek yerine, nefret edilmek, kötü gözle bakılmak, katil, hırsız, yağmacı damgası yemek yerine, dışlanmak yerine, insan yerine konulmamak yerine, belki de teknenin battığı iyi olmuştu. Kendilerini üstün ırk olarak görürdü batının insanı. Burjuva ahlâkına sahiptiler. Salt insanı kendileri zannederlerdi. Aynı şeylerin, aynı acıların günün birinde kendi başlarına da geleceğine ihtimal vermezlerdi. Din ve ırk önemliydi onlar için. İnsan değil lisan önemliydi. Nasıl böyle bir gezegende doğmayı başarmıştım diye soruyordum kendime. Tiksiniyordum. Irkçılığın, ayrımcılığın, dışlanmanın olduğu bir gezegende yaşamak mümkün müydü?
Hiçbir gezegende yaşamayı başaramıyordum. İnsanlar etnik kökenlerine, renklerine, dil ve sosyal statülerine, zenginliklerine göre değerlendiriliyor, bunlarla itibar görüyordu. Adaletini tartan ve dağıtan teraziler her yerde bozuktu. Gittiğim her gezegende bir kötülük, bir zulüm, bir insafsızlık, bir ikiyüzlülük, bir sömürü, bir baskı, bir cehalet, bir düşmanlık, bir haksızlık, bir mağduriyet, bir sınıf farkı söz konusuydu. Bir gezegende istismar edilen çocuk bir gelindim. Fuhuşa zorlanan bir genç kızdım bir ötekinde. Bir gezegende kocası tarafından şiddet gören bir kadındım. Üçüncü sayfa haberiydim. Ana haber bülteninde size çok uzak gelen, hiç karşılaşmadığınız o kişiydim. Trafik canavarları tarafından katledilen biriydim. Maganda kurşunuyla hayata veda ediyordum. Aldatılan, kandırılan, dolandırılan, gasp edilen bir başkasıydım. Teröre kurban giden bir evlattım. Cumartesi annesiydim. Savaştan kaçan bir mülteciydim. Patlamada durakta otobüs bekleyen bir insandım. Zehirlenen bir köpek, bir araba tarafından çiğnenen bir kediydim. Kirletilen bir doğaydım. Yakılan bir ormandım. Tercihlerine karışılan, başkalaştırılan, bir hayat boyu mücadele verecek olan bir lgbt bireyiydim. Sömürülen bir işçiydim. Fahiş fiyatlarla mücadele eden bir emekçiydim. Ayakta kalmaya çalışan bir memurdum. Yazdıkları sansürlenen bir yazardım. Öldürülen bir doktordum. Ameliyat olmak için aylarca sıra bekleyen bir hastaydım. Maaş kuyruğunda kalp krizi geçiren bir emekliydim. Kirasını ödeyemediği için evinden atılan bir garibandım. Gittiğim her türlü gezegende, insanın insana yaşattığı her türlü kötülüğü yaşayan biriydim ben. Halktım ben.
Yaşamak için başka bir gezegen bulmamız gerekiyordu. Ya da yaşadığımız bu gezegeni yaşanabilir bir yere dönüştürmek artık tek çıkar yolumuz olmalıydı. İnsanı, hayvanı, alın terini, emeği, özgürlüğü, her şeyin üstünde tutan bir gezegen olmalıydı bu. Mücadele edecektik bu gezegen için. Devrim Gezegeni diye adlandıracaktık onu. Devrimle başlardı tüm değişimler. 29 Ekim 1923’ün Türkiye’si gibi olacaktı her yer. 1968’in Fransa’sı gibi. 1972’nin Şili’si gibi. 1979’un İran’ı gibi. Ya da 1980’in Polonya’sı gibi. Yeni bir dünya kurulacaktı bu gezegende. Paraya tapanlar olmayacaktı. Toplumların zenginliğini yalnız sınırlı bir azınlık elinde tutmayacaktı artık. Geri kalan herkes yoksul kalmayacaktı. Sömürü düzenini yenecektik. Yanlış ve adaletsiz olana başkaldıracaktık. Aldatma veya sahtekârlık olmayacaktı. Bencillik, bireysellik, aç gözlülük, fesatlık, yalancılık, çarpıtış son bulacaktı. Oksijen israfı insanlar layığını bulacaktı elbet günün birinde. Halk olacaktı en büyük güç. İşçiler birleşecekti. Dünyanın gerçek ve tek sahibi onlardı. Tekrar başlayacaktı hükümdarlıkları. Aydınlıklara inanan, yürekleri temiz tüm gençlerimiz onlara destek verecekti. Kadınlarımız, analarımız her zaman olduğu gibi baş tacı edilecekti. Eşitlik olacaktı tüm insanlar arasında. Sınıfsal farklar, evrensel kölelikler, burjuvaların kayırılması ortadan kalkacaktı. Kimse bir gram olsun bir başkasının üstüne çıkamayacaktı. Kitleler bilinçlenecekti. Pisi pisine ölmeyecekti hiç kimse. Kader denmeyecekti cinayetlere. Demokrasi şaha kalkacaktı. Kandırılmayacaktı emekçiler. Yükselecektiler. Hak ettikleri değeri görecektiler. Ezilenlerin de günü bir gün gelecekti. Bizim de günümüz bir gün gelecekti. Tiocfaidh ár lá diye bağıranların devri başlayacaktı. Dünyayı daha iyiye, daha güzele, daha adile doğru değiştirmek, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum kurmak, yaşanabilir bir dünya kurmak mümkün olacaktı. Devrim türküleri söyleyecektik hep bir ağızdan. Kainatın görüp görebileceği en muhteşem gezegen olacaktı gezegenimiz. Devrimin olduğu bir yerde yaşam muhakkak mümkün olacaktı…
Yorum bırakın