
Geçenlerde televizyonda Bartın’daki maden ocağında ölen madencilerden birinin dul kalan, gözü yaşlı eşi şöyle diyordu: “Önlemler alınsaydı, denetimler olsaydı, kontroller sağlansaydı şu anda çoğu kişi hayatta olurdu.” Kimsenin yüzü kızarmıyor, kimse sorumluluğu üstüne almıyor, kimse istifa etmiyor, kimse pişmanlık duymuyor bu durumdan. Tüm suç demek ki madencilerin. Ya da doğru ya kaderin. Daha da kötüsü kimse akıllanmıyor ve olaylardan bir ders çıkarmıyor. Bazen dünyanın hâlen nasıl böyle edepsizce, utanmazca, arlanmazca döndüğüne şaşırıyor insan. Hayat devam ediyor diyorlar. Bunca acı ve yoksulluk, bunca çaresizlik, bunca ölüm karşısında hayat nasıl devam edebiliyor anlayamıyor, hayrete düşüyor ve hayatı sorguluyorsunuz. Pek tabi ateş düştüğü yeri yakıyor her zaman olduğu gibi. Tuzu kuru olan, yoksulun, açın, çaresizin, babasını, eşini, evinin direğini kaybedenin halini bilmiyor, anlamıyor, empati kuramıyor günümüzde. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın kafasında oluyor çoğu insan, başkasına atılan tokadı kendi yüzünde hissetmiyor, rahatsızlık duymuyor ve gittikçe daha çok bireyselleşen, salt kendi çıkarlarını düşünen kişilere dönüşüyorlar. Ve kayıpları, acıları, ölümleri üç gün konuşup, rafa kaldırıp, hayatlarına geri dönüyorlar. Sistemin zalim çarkları da böylece dönmeye devam ediyor ve aynı acılar tekrarlanıp duruyor.
İşte bundan tam 44 sene önce çekilen bir filmi izlerken bütün bunları düşündüm ve nasıl da her şeyin yerinde saydığını görüp inanılmaz bir hayal kırıklığına uğradım. O günlerden bu günleri görebilen, zihinler değişmedikçe, haklar aranmadıkça, birlik olunmadıkça, hesap sorulmadıkça, sorumlular, halkına, işçisine zulüm edenler, onları öldürenler yargılanmadıkça, yerin dibine batmadıkça felâketlerin tekrar tekrar yaşanacağını bas bas bağıran, zamanının çok çok ötesinde, güncelliğini asla yitirmeyen, tarihi bir belge, bir proletarya mücadelesi, bir hayat dersi gibi bir şey bu film.
Ekmek parası için o soğuk, kasvetli, kapkaranlık tünellere inen, namusuyla yaşayan, çalışan, ekmeğini taştan çıkartan ve kıt kanaat geçinen bir grup madenci. Yoksulluk, çaresizlik, sefalet diz boyu. Bir göçükte ölen, çolukları çocukları ortada kalacak olan arkadaşlarını çıkarıyorlar madenden. Cenaze evine taziyeye gidiyorlar. Arka planda da Zülfü Livaneli’nin hüzünlü müziği. İşte böyle açılıyor Yavuz Özkan’ın 1978 tarihli Maden filmi.
Daha fazla kâr yapmak, üretimi arttırmak için gaz kaçağının olduğunu bilmesine rağmen, yaşamları hiçe sayıp madene gönderen bir patronun madeninde kazma kürek sallıyor onlar. “Arkalarından üç gün üzülüyoruz sonra her şey eski tas eski hamam” diyor dünyanın işçilerin elleriyle kurulduğunu ama farkında olmadıklarını düşünen, cahil zihinleri, olayların vahametini kavrayamayan arkadaşlarını bilinçlendirecek, örgütlendirecek, ölen arkadaşları için imza toplatıp soruşturma açtıracak ve haklarını arattıracak olan güçlü, korkusuz, yiğit madenci İlyas. (Cüneyt Arkın)
Mukadderat diyor ona karşı çıkan bazı madenciler. Takdiri ilahi, ecel, alın yazısı. “Ulan” diyor. “Ecel hep mi bizi bulur be?” “Bunun neresi alın yazısı bu bildiğin patronların yazısı”. “Durmadan bok yoluna gidiyoruz. Bu işi kurcalamak gerek.” “İşçi mücadele etmezse daha çok ölü çıkar buradan.”
Ve mücadele başlıyor. Artık dönüşü yok bunun. Henüz her şeyin yeni yeni farkında olan, suskunluğunu yeni yeni bozan ve ses çıkarmaya başlayan Nurettin’de (Tarık Akan) katılıyor İlyas’ın başını çektiği bir avuç madenciye.
“Beyaz olmalı” diyor bir anda evinin duvarlarını, her yeri beyaza boyamak gibi bir fikre kapılan, karanlıklardan ve kader dedikleri o kapkara illetten bıkmış olan Nurettin.
“Beyaz olmalı, duvarlar beyaz, perdeler, örtüler, bizim evimiz bembeyaz olmalı. Karanlık olmamalı. Aydınlığa çıkmalıyız. Biz buna layığız.”
Bir yandan acılara üzülürken bir yandan da insana umut ve inanç veren bir film Maden. Nurettin gibi benimde aydınlıklara çıkacağımıza inancım tam. Bunca acı, bunca emek bir gün mükâfatını verecek elbette. Kolektif bilinç, direnç, birlik ve mücadele hayatın her alanında kendini göstermeye başlayacak. Zulüm ve yoksulluk olmayacak. Cahillik son bulacak. Dünyanın en büyük gücü olan gencinden yaşlısına tüm halk ve işçi sınıfları yanlışları ve çarpıklıkları görüp el ele vererek, kenetlenerek yeryüzünü kana boyamayı sürdüren tiranların, çalışanın emeğiyle zenginleşen patronların hâkimiyetine son verecek, adaletsizlikleri, ölümleri, sömürüyü ve emperyalizmi bitirip, insanoğlunun makûs talihini değiştirecek günün birinde. Bir gün mutlaka…
Yorum bırakın