BİR YANDA YOKSULLAR VARKEN BİR YANDA ZENGİN OLUNAMAZ

Makûs talih ve trajediler, acılar ve felâketler bir köşe başında neden hep yoksullara pusu kurar? Neden her şey yoksullar için kader olur da, bir eli yağda bir eli balda, bu gece barda gönlüm hovarda yaşayan tuzu kuru zenginler bu çivisi çıkmış dünyanın tek hâkimi olabilir? Örneğin daha iyi koşullar için, insanca bir yaşam için, özgürlük için ve çoğu zaman hayatta bir gün daha fazla kalabilmek için zenginlerin çıkardığı savaşlardan kaçan, ülkelerini terk eden, kimi zaman bunu başaramadan, batan bir mülteci teknesiyle denizin dibini boylayan ve cesetleri kıyıya vuran, ölümden kaçan fakat gittiği ülkelerde hor görülen, dışlanan, ayrıştırılan, para kazanıp karınlarını doyurma umudu ile yapmadıkları iş kalmayan, köleleştirilen, yasa dışı işlere zorlanan çaresiz çocukları düşündükçe insan vahşi kapitalizm sayesinde dünyanın geldiği içler acısı hale veryansın etmeden duramıyor.


Paranın gücünün, zenginliğin, bencilliğin, sömürgeciliğin baş tacı edildiği, Karl Marx’ın “Metalar dünyası büyüdükçe insanlar dünyası küçülür” sözünü haklı çıkaran, insanın, emeğin, alın terinin değersizleştiği, zayıfın yok edildiği, yoksulun zengini değil de birbirini ezmeye çalıştığı, bilinçlenmediği, örgütlenmediği, birbirini kollamadığı, isyan etmediği, hakkını aramadığı, kraldan çok kralcı olduğu, zenginin daha çok kazanmasına herkesin katkı sunduğu, çocukların aptal kutusuyla, akıllı telefonlarla, sosyal medya ile zihinlerinin köreltildiği, gençlerin burjuvalara, asla sahip olamayacakları pahalı, cafcaflı, toz pembe şeylere özendirildiği, bekâr bayanların zengin bir kocaya kapağı atıp hayatlarını kurtarmak için bin bir takla attığı günümüzün vasatlıklar ve acizlikler döneminde acılar, yoksulluk ve yoksunluklar her ne kadar coğrafyalar farklı olsa da dünyanın en çağdaş, en modern, en demokratik geçinen ülkeleri de dahil olmak üzere her yerde aynı maalesef.


İşte İngiltere’den bir kesit. Elektrik santralleri ile, baz istasyonları ile çevrili, kapitalizmin ve sömürü düzeninin himayesi altında, endüstri grisi dumanı hiç eksilmeyen, boğucu, havasız, çamurlu, kapkaranlık, betonarme, kirli ve soğuk bir tabiatın ortasında bir şehir. Çocuk işçilerin, yoksulların, sefalet içinde yaşayan insanların dünyası. Başka hayatların, tedbirsizliklerin, pisi pisine ölümlerin, üçüncü sayfa haberlerinin merkezi. Hepimizin ülkesine ne kadar da benzer.


Varlıklı yaşıtları gibi en güzel çağlarında olan, okumaları, öğrenmeleri, gezmeleri, çocukluklarını yaşamaları, mutlu olmaları, oyunlar oynamaları, şarkılar, türküler söylemeleri gereken bir çağda imkânsızlıkların vahim durumuna, hayatlarını baştan aşağı kuşatan kader denilen peşin hükme karşı çıkıp çalışan, hurda toplayan ama üç kuruş para için sömürülen, kullanılan, aldatılan, yetişkinlerin bencillikle, sahtekârlıkla, çıkarlarla, aç gözlülükle dolu dünyasında kaybolan ve hazin bir sona doğru yürüyen iki arkadaş. Arbor ve Swifty.


Oscar Wilde’ın aynı adlı hikâyesinin belki de günümüzdeki karşılığı olan “Bencil Dev” son derece acı, hüzünlü, yürek yakan, unutulmaz bir film.


Ne acıdır ki kapitalizmin bu hızla devam ettiği her yerde, öyküdeki bencil devin bahçesindeki gibi kış hiç bitmeyecek. Ne ilkbahar gelecek, ne çiçekler açacak, ne kuşlar şarkı söyleyecek, ne çocuklar gönüllerince oynayıp, eğlenebilecek.


Günümüzün bencil devleri, Fidel Castro’nun babasının söylediği ve oğlunun bir hayat boyu kulağına küpe yaptığı o büyük sözü hatırlamalı ve Oscar Wilde’ın öyküsündeki o bencil dev gibi acilen imana gelmeliler bana sorarsanız: “Bir yanda yoksullar varken bir yanda zengin olunamaz.”

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑