ŞEYTANLA ANLAŞMA

Zengin olmak isteyen insan eninde sonunda ruhunu şeytana satar.

José “Pepe” Mujica

Yine sıfırı çekmiştim sayısal lotoda. Beyhude çabalarımın hep hüsranla sonuçlanmasının ardından, kim bilir kaçıncı defa hayatın her şeye rağmen yine de katlanabilir olduğunu düşünerek uyumaya gittim. Kendimi morallendirmek için filmleri, şiirleri, edebiyatı, müziği, sanatı, maneviyatı, dünyevi güzellikleri, doğayı, hayvanları, umudu, yaşama sevincini, sevgiyi, henüz tanışmadığım ama günün birinde belki de karşılaşacağım ruh eşimi; o iyi, güzel, doğru insanı düşündüm bir kez daha. Bir nevi fakir tesellisiydi bu.

Hayat bir yerde dengelemeliydi kendini. Kumarda kaybeden aşkta kazanır derlerdi. Ya da tam tersi de geçerliydi. Ama ne maddi ne manevi anlamda kazanamadığınızda, bir çıkmaza girdiğinizde sükûtu hayâlden başka bir şey kalmıyordu elinizde. Gerçek bir sevgiyi dünyanın tüm zenginlikleriyle değişebilirdim ben. Borç içinde yüzsem de, kıt kanaat yaşasam da, bir yudum suya, bir kuru ekmeğe talim etsem de yanımda iyi kalpli, mütevazı, vicdanlı, bana destek olacak, hayatıma anlam katacak, cennetten düşmüş bir melek olsaydı yine de gam yemezdim. Ama yoktu böyle bir insan. Bulamamıştım onu. Çıkmamıştı karşıma. Bu kadar şanslı olamamıştım şimdiye kadar. Bu yüzden de sık sık, hepimizin içini kemiren o dürtüye engel olamayıp, zenginliği, bolluğu, bereketi, daha iyi, gamsız, itibarlı bir yaşamı, paranın bana sağlayacağı ayrıcalıkları, hiçbir şeyi kafaya takmadan krallar gibi yaşamayı, dünyanın her yerini gezmeyi, her istediğimi yapabilmeyi tahayyül ederdim.

Talih bir gün bana da gülümseyecek miydi acaba? Dünyada o kadar çok zengin vardı ki, benim de onlar gibi olmamam için hiçbir sebep yoktu. İnsanın gönlünün zengin olması önemli derlerdi. Ama buna katıla katıla gülüyordu artık insanlar. Gönül masallarda kalmıştı artık yaşadığımız bu çağda. İyi bir insan olmak parasızsanız pek bir işe yaramıyordu. Acı ama gerçekti bu. İşte bunları düşünerek geleceğin kaygısı ve gerçekleşmesi zor hayallerin hüznüyle uykuya daldım.

Tam uykuya dalmışken birden garip bir ses duydum yamacımda. “Eğer” diyordu ses. “Eğer istiyorsan.” Bir anda irkildim ve yatağımdan doğrulmaya çalıştım. Deli gibi ürperdim. Ter içinde, nefes nefese kalmıştım. Gece saat on iki’yi gösteriyordu. Çocuklukta anlatılan, yaramazlık yaptığınızda, kötü bir çocuk olduğunuzda geceleri sizi ziyarete gelen o karabasan mı gelmişti ziyaretime yoksa? Mümkündü. Bu aralar kabahatlerim çoktu çünkü. Yoksa üstüm açık mı kalmıştı? Rüya mı görüyordum? Geceleri izlediğim o abuk sabuk korku filmlerinin bir etkisi olmalıydı tüm bunlar.

Ne olup bittiğini anlamadan ses yineledi. Anlatılmaz bir dehşete kapıldım. “Eğer istiyorsan. Sana çok istediğin o rakamları vereceğim. Bu rakamlar sana her kapıyı açacak. Biraz yatırımla parana para katacaksın, dünyanın en zenginlerinden biri olacaksın. Ama bunun bir bedeli olacak tabi. Sonuçlarına katlanacaksın. Seni bir kerelik uyarıyorum. Sonrasına karışmam. Benden günah gitmiş olacak. Ve bundan kimseye söz etmeyeceksin. Anlaştık mı? Kabul ediyor musun?”

Dünyanın en zenginlerinden biri mi olacaktım? Şaka mıydı bu? Zihnimde kendimi o birkaç saniye içinde bambaşka bir gelecekte, rahatlamış, özgür, hafif bir biçimde, dertsiz tasasız biri olarak canlandırdım. Kekeleyerek, heyecandan titreyerek cevap verdim karanlıktan gelen sese. Dudaklarımdan bir kelime döküldü sadece. “Kabul.”

Daha sonra “orada mısınız” diye sordum bir daha boşluktaki o tüyler ürperten karanlığa. “Merhaba” dedim. Cevap vermesini bekledim ama bir cevap gelmedi. Orada değildi artık. Odamın penceresindeki tül perdenin rüzgârın etkisi ile hareketlendiğini gördüm yalnızca.

Acaba hata mı etmiştim kabul demekle? Sonuçta ne olabilirdi ki? Benim yerimde kim olsa kabul ederdi bunu. Zaten büyük ihtimalle saçma sapan bir rüyaydı gördüğüm. Hem gerçek bile olsa gece gelen bu karanlık ziyaretçinin dediğine göre para her kapıyı açacaktı nasılsa. Zengin olacaktım. Zenginlere hiçbir şeycik olmazdı. Onlar yalnız servetlerine servet katar, daha da zengin olurlardı o kadar.

Zar zor tekrar uykuya daldım ve gecenin kalan kısmında garip bir rüya gördüm. Rüyamda bir kargocuydum. Elimde doksan daireli gökdelen gibi bir apartmandaki altı tane dairenin numaralarının yazdığı bir liste vardı. Yüklendim paketleri. Apartmanın girişinde bir güvenlik görevlisi gördüm. Karanlıktı her yer. Zar zor seçebiliyordum adamın yüzünü. Biraz daha yaklaştım. Adamın kırmızıya çalan, büyülü, bir bakanın bir daha gözlerini ayıramadığı ateş gibi bakışlarını hissettim üzerimde. Nutkunuzun tutulduğu iğrenç bir ses tonu vardı ve bıyık altından gülümsüyordu. “Bu apartmana altı tane kargo getirdim, şu numaralara gitmem lazım” dedim ve adama kâğıdı gösterdim. Elimdeki kâğıda baktı. “Kabul” dedi yüzünde hamile bir kadına bile düşük yaptırabilecek denli pis bir sırıtmayla. Asansörün kapısını açtı daha sonra. Hemen yanından uzaklaştım ve kargoları teslim edip arkama bakmadan çıktım.

Sabaha karşı uyandığımda saat beş buçuğa geliyordu. Ne geceydi ama! Kendime bir türlü gelememiştim hâlâ. Sakin olmalıydım. Eğer bu bir rüya idiyse hiçbir şey kaybetmeyecek, bunun yalnızca hayal gücümün bir oyunu olduğunu anlayacaktım. Çokta inanmıyordum ama gerçekten rüyamdaki kağıtta gördüğüm altı tane apartman numarası, o karanlık sesin bana vaat ettiği sayısal loto sonuçları idiyse de hiç endişelenmemeliydim. Çok yakında zengin olacaktım. Bu gece aylardır devreden, ikramiyesi yüz milyon liraya ulaşan büyük bir çekiliş vardı. Unutmadan hemen bu rakamları bir kağıda yazdım. Vakit kaybetmeden bir koşu bayiye gidip akşamki çekiliş için rakamları oynadım.

İnsan dünyaya bir kez geliyordu ve karşınıza çıkması mucizelere kalmış o büyük fırsatlar şansınız varsa size de gülümsüyordu bazen bu hayatta. Para gibi, şan, şöhret gibi, iyi bir aile gibi, sevgi gibi, karşılıklı bir aşk gibi. O gece sayısal loto’nun canlı yayınlanan çekilişinde, spiker kız elimdeki bilette yazan numaraları noktasına virgülüne kadar, bir bir, hiç sektirmeden okuyunca kulaklarıma inanmakta zorlandım. Rüyada olup olmadığımı anlamak için kendime bir tokat attım. Gerçekti her şey. Sanırım talih bu sefer bana da gülümsemişti. Ama bana gülümseyenin talih olmadığını adım gibi biliyordum. Mucizeler de gerçekleşebiliyordu demek ki şu hayatta diye düşündüm bir an. Ama içten içe biliyordum ki bu bir mucize de değildi. Kimsenin bilmediği, mezara kadar götüreceğim bir sırrın, anlaşma yaptığım o karanlık gölgeye verdiğim “kabul” cevabının başlangıcıydı sadece.

O günden sonra yaşadığım hayatı, başıma gelen olayları tahmin etmekte pek zorlanmazsınız diye umuyorum. Tek başıma rekor ikramiyeyi kazanmıştım ve bir anda hayatım değişmişti. Benim yerimde siz olsaydınız ne yapardınız? Dünya barışı için çalışır, balinaları korur, fakire fukaraya yardım ederdim diye martaval okumayın bana sakın. Zengin insan vicdanını, kendisinden para dilenen garibanlar olduğunda, onlara sadaka verdiğinde hatırlardı yalnız. Kimsenin ulaşamayacağı, krallara layık, lüks bir hayat yaşamaya başlamıştım. Bir elim yağda bir elim baldaydı. Paramın çoğunluğunu faize yatırıp kılımı bile kıpırdatmadan kazanıyordum zaten. Havadan geliyordu bütün kazancım anlayacağınız. Para parayı çekiyordu. Hiç bir şey umurumda değildi. Ne açlar, ne fakirler, ne ülkenin durumu, ne de ekonomi. Haber bile izlemiyordum. Kanallarda şöyle bir zapping yaptığım gecelerden birinde bir mülteci teknesinin battığını ve içinde çocukların ve kadınların da bulunduğu elli kişinin denizin dibini boyladığını öğrendim. Tadımı kaçırmamak için hemen kanalı değiştirip bir eğlence programına geçtim.

Sosyal medyada milyonlarca takipçim oldu. Dünyanın farklı ülkelerinden story’ler atıyordum sık sık. Çevrem çıkarcı insanlarla dolmuştu. Bir sürü akrabam türemişti. Bir zamanlar hoşlandıklarım ama o zamanlar param yok diye bana değer vermeyenler, yüzüme bakmayanlar, adam yerine koymayanlar peşimde pervane oluyor, telefonlarım susmuyordu. Hiç birini cevaplamıyordum tabi. Farklı bir insan mı olmuştum acaba? Değişmiş miydim? Artık ne evlenmeyi, ne ruh eşimi, ne iyi bir insan bulmayı düşünüyordum. Ne gereği vardı? Elimi sallasam ellisiydi zaten. Denizde balık, çölde kum tanesi kadar çoktular. Bana param için tapacak, benimle param için birlikte olacak, kulum, kölem yapacağım kadınları yan yana dizseniz Çin Seddi’nin uzunluğuna ulaşır diye tahmin ediyordum. Hiç birine önem vermiyordum tabi. Bir gün internette yeni bir villa almak için ilanlara bakarken yanlışlıkla bir siteye girdim. Orta Doğu’da bir pazar yerinde bir bomba patlamıştı. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Yüzden fazla kişi ölmüştü. Lanet ettim böyle haber sitelerine. İnsan en azından zenginlerin keyfini kaçırmamak için böyle kanlı görüntüleri sansürlemeden vermemeliydi.

Aklım fikrim sabahları kontrol ettiğim banka hesabımı nasıl daha fazla yükselteceğimdeydi. Elimdekiyle yetinmiyor, hesabıma ne kadar çok sıfır eklenirse o kadar çok mutlu oluyordum. Doymak bilmiyordum. Dünyanın her yerinde şirketlerim, holdinglerim, otellerim, uçaklarım, jetlerim, lüks arabalarım, yazlıklarım, villalarım, yatlarım, katlarım olmuştu. Dünya yıldızları ile davetlere katılıyor, bazılarıyla golf oynuyor, reklamlara çıkıyor, her gün yeni birisiyle aşklar yaşıyor, kazandıkça daha çok kazanıyordum. Param tükenmiyordu bir türlü. Elimin bir hareketiyle yerlere kapanacak binlerce çalışanım vardı. Hepsi emrime amadeydi. Zenginliğime zenginlik katmama yardımcı oluyorlardı. İnsan zengin olunca gerçekten pintileşiyormuş derlerdi de inanmazdım. Hepsinin göreviydi zaten bana itaat etmek. Dediklerimi harfiyen uygulayacaklardı. Aç karınlarını ben doyuruyordum. Niye müteşekkir olmalıydım ki onlara? Hak ettiklerinden bir kuruş daha fazla niye vermeliydim? Bu dünyanın emekçileri biz zenginleri daha da zengin etmek için var olmuşlardı. Ezelden beridir bu böyleydi ve değişmeyecekti. Bir gün iş yerimde oturmuş gazeteye şöyle bir bakarken bir şirketin ekonomik bir kriz nedeniyle tüm çalışanlarını işten çıkardığını ve işten çıkarılan iki işçinin hayatlarına son verdiklerini okudum. Kendileri bilirlerdi. Benim şirketlerim Titanic misaliydi. Tanrı bile batıramazdı. Herkes bu dünyaya benim gibi bir kazanan olmak için gelmiyordu ki. Yırtıp çöpe attım hemen gazeteyi.

Yıllar içinde loto’dan kazandığım parayı belki de bin mislisine yükseltmiştim. Büyük bir başarıydı bu. Seçilmiştim ben. Ayrıcalıklıydım. Dünyanın en zengin on insanından biri olmuştum. Televizyon kanallarım, farklı liglerde futbol ve basketbol takımlarım vardı. Sürekli yurtdışına seyahat ediyor, kazandıkça daha çok kazanıyor, limitim artık gökyüzü diyordum. Paralar sular seller gibi akıyordu. Bu kadar çok parayla tabi ki bazen büyük bir boşluk hissediyor, ne yapacağımı şaşırıyordum ama her türlü özel, şahsıma münhasır, ilginç zevklerim sayesinde biraz olsun oyalanıyordum. Büyük bir koleksiyoner olmuştum. Safarilere, avlara gittim, yüzlerce hayvan öldürdüm, içlerini doldurup müzemde sergiledim onları. Okyanusların ötesindeki egzotik ülkelerde akla hayale gelmeyecek maceralara atıldım. Hatta son çılgınlığım kendime ait bir ada almak oldu. Devasa, eksantrik, çeşit çeşit güzelliklerle dolu bir adam olmuştu artık benimde. Bu kadar zenginken bir ada satın almadan olur muydu hiç? Adadaki yerlileri de adayla birlikte satın almıştım. Bir kraldım. Kendi cumhuriyetimi kurmam an meselesiydi. Kendi ırkımı bile yaratabilirdim istesem. Kelepir, daha uygun bir ada vardı aslında Afrika açıklarında ama Uzakdoğu’da bir yerlerden almıştım ben adamı. Paraya kıymıştım. İyi ki de öyle yapmışım çünkü aman neme lazım orada o aç, fakir, gün geçtikçe iskelete dönen çocuklarla denk falan gelirdim de ne olur ne olmaz, keyfim kaçardı.

Siyasete atılmamı önerenler oluyordu her gün. Seçimlere girersem kesin kazanırım diye düşünüyordum. Zengini kutsardı yozlaşan insanlar, takım elbiseye, paraya pula göre saygınlık derecesi belirlenirdi, araba markasına göre hürmeti çoğalırdı insanların, yalan vaatlerle hepsi tuzağıma düşerdi nasıl olsa. Başta zaten köle olmayı kabullenmişti çoğu. Garanti kazanırdım seçimleri. Aldanırdı hemen insanlar. Hayatta yerine getirmeyeceğim şeylerle onlara umut verir, sonra da dolarla, borsayla, ekonomiyle oynar, servetime servet katardım. Dünyanın en akıllısı bendim çünkü. Artık kalan yoksulların da Allah yardımcısı olurdu elbette. Ama ne gerek vardı canımı sıkmaya. Havuz başında içkimi yudumluyor, hayatımı yaşıyor, eğleniyordum işte. Zaten muhalefetle, isyanlarla, protestolarla, açlarla, yoksullarla, işçilerle, emekçilerle uğraşamayacak kadar meşguldüm ben para kazanmayla.

Dünya bazen bunaltıyordu beni. Küçücük geliyordu bana. Bıkmıştım çoğu şeyden. Uzaya da gidecektim yakında. Galaksiler arası seyahatlerde adım en üst sıralardaydı. Bilim ve teknolojinin biraz daha gelişmesini bekliyordum yalnızca. An meselesiydi. Yakında insanlarda klonlanacaktı. Kaçınılmazdı bu. Yaşlanıyordum ama vücudum iflas etmeye başladığında milyonlarca lira para ödeyip klonumdan aldığım organlarla hayata devam edecektim. Zenginliğim asırlar boyu sürecekti. Yalnızca benimle birlikte belli bir zengin kesim faydalanacaktı bundan. Çıtlatmıştılar bana bu konuyu. Eli kulağındaydı. Ölüm olmayacaktı artık. Yoksullar diledikleri gibi ölebilirdi. Dünyadaki yoksul nüfusu azaltmak, dünyaya rahat bir nefes aldırmak için savaşlar çıkarabilir, katliamlar yapabilir, virüsler icat edebilirdik her zaman. Zengine bir şey olmayacaktı sonuçta.

Yıllar geçmişti. Ben parama para kattıkça dünya bir savaş alanına dönmüştü. Sevdiğim herkesi kaybetmiştim ve hiç dostum kalmamıştı. Onca servetime rağmen yapayalnız bir adamdım. Dünyayı satın alırdım isteseydim ama para mutluluk getirmiyordu. Çevreme şöyle bir bakınca görüyordum ki para yüzünden acılarla dolmuştu yeryüzü. Yeterdi artık. Ne doğru düzgün sevgiyi tatmış, ne alın terinin, ne ekmeğin, ne direnişin, ne mücadelenin, ne de umudun anlamını öğrenebilmiştim. Zengin olunca, fakirliğimdeki güzel erdemleri kaybetmiştim. Taşkınlık yapmıştım. İnsan olmaktan çıkmıştım. Bunları düşününce doğuştan zengin doğan, şatolarda, saraylarda, köşklerde yaşayan o zavallı insanlar için üzüldüm. İçim acımayla doldu. Tiksiniyordum kendimden. Şeytanla bir anlaşma yapmıştım yıllar önce. Ruhumu satmıştım para için. Benim gibi milyonlarca kişiyle de anlaşma yapmıştı şeytan. Dünyanın zengin nüfusunu oluşturuyordu bu kişiler. Daha kim bilir kimlere musallat olacaktı? Kandırmıştı herkesi. Toplumlara fitne tohumları serpmişti zenginler aracılığıyla. İnsanlığı yok etmeye çalışmıştı. Dünyaya hükmetmek isteyen şirketler kurmuştu. İnsanları aç ve sefil bırakmıştı. Zengine yaltaklanan, onun yanında olan, fakiri hor gören, sürekli ezmeye çalışan insan müsvetteleri yaratmıştı bizlerden. Yalnızca altı rakam vermesi yetmişti bana. Altı rakamla hayatım değişmişti. Ama bunun her zaman bir bedeli olacaktı. Vicdanını kaybedecekti insan en başta. Dünya sürekli kötüye gitmeye devam edecekti. Zenginler zenginleştikçe ölümler, katliamlar, kıyımlar, felaketler, acı, açlık, sömürü, şiddet, ayrımcılık son bulmayacaktı. Olan hep yoksula olacaktı. Zengin çocuğu vur patlasın çal oynasın, bu gece barda gönlüm hovarda diye diye bedelli olarak askerlik yapacak, genç ölüler hep yoksullardan, yoksul çocuklarından çıkacaktı. Zengin olunca kötülüğe düşecekti insan. Bencil, adi, vurdumduymaz, ezilenlerden, hayattan, toplumsal gerçeklerden kopuk birine dönüşecekti. Yalnız kendini düşünecekti zengin. Daha çok kazanmak için büyük fabrikalar kuracak, doğayı ve hayvanları zehirleyecek, çevreyi kirletecek, ağaçları kesecek, yerlerine mutluluğu satın aldığımızı sandığımız lüks AVM’ler dikecek, tüm dünyayı bir beton yığınına dönüştürecekti.

Peki tüm suç şeytan da mıydı? Zenginler miydi her şeyin sorumlusu? Herkes suçlu değil miydi yoksullara karşı? Aradaki bu uçurumu normal insanlarda açmıyor muydu? TV’lerin reytinglerini yükseltiyor, beş para etmeyecek insanları baş tacı ediyorlardı. Alışveriş çılgınlığı, tüketim manyaklığı bitmiyordu. Baş kaldırmıyor, isyan etmiyor, sessizce, gıkları çıkmadan oturuyorlardı. Koyun sürüsü gibi güdüyorlardı insanları. Sömürüyorlardı iyi niyetlerini. Zekalarıyla alay ediyorlardı. İnsanları birbirine düşürüyorlardı. İhtiyacımız olmayan şeyleri alıyor, sürekli israf ediyor, sahip olamayacağımız şaşalı hayatların cazibesine kapılıyor, zenginlere özeniyor, çarkın dönmesine, kapitalizmin güçlenmesine, zenginlerin daha da zengin olmalarına katkı sağlıyorduk toplumca.

Ne kadar ömrüm kaldı biliyorum ama yapmam gereken son bir şey vardı. Artık canıma tak demişti. Dünyayı daha fazla kirletmeye katlanamayacaktım. Bağışlayacaktım tüm paramı. Parası yerin dibine batsındı. Fakirlere dağıtacaktım tüm servetimi. Azıcık aşım kaygısız başım diyecektim. Nasıl da bir canavara dönüşmüştüm zengin olunca. Hiçbir şey, parayla satın alınacak, sahiplenilecek kadar değerli değildi bu dünyada. Zengin olmanın düşüyle geçen bir hayat boştu, bayağıydı, anlamsızdı. Maneviyat olmalıydı insanda, ruh olmalıydı, iyilik, doğruluk, dürüstlük, cesaret olmalıydı. Gönlü zengin olmalıydı insanın. Küçücük bir bavula sığardı isterseniz tüm eşyalarınız. Biraz şanslıysam şayet, beni olduğum gibi sevecek, kabul edecek, parayı pulu düşünmeyecek biri de çıkardı elbet karşıma. Onun elini tutup alıp başımı gidecektim uzaklara. Aşk vardı dünyada. Şefkat vardı. Vicdan. Sevgi. Koşulsuz seven hayvanlar vardı. Bizde onlara yaklaşabilirdik. Erişebilirdik onların masumiyetine. Yeniden inşa edecektik dünyayı. Zenginlik hiçte mühim değildi. Zenginlerin halini, dünyaya verdikleri yıkımı, tahribatı görmüştüm. Bende onlardan biriydim. Öbür tarafa hiç bir şey götüremeyecektim. Bütün yoksullarla eşitlenecektim sonsuzlukta. Neden şimdi eşitlenmiyordum? Henüz fırsatım, henüz vaktim varken? Henüz yaşıyor, henüz nefes alıyorken? Zararın neresinden dönersen kârdı bu hayatta. İyi insanlarla karşılaşmak önemliydi. Umudum bu yönde olacaktı artık. İnsana olan güvenimi zedeleyemeyecekti maddi konular. Dünyayla barışık, hayattan zevk alan, azla yetinen, dostluğa, emeğe, ekmeğe saygılı bir insan olacaktım bundan sonra. Fakirler için ekmek yoksa, zenginler için “barış” olmayacaktı bu dünyada. Zenginler için yoktum ben artık. Şeytanla anlaşmamı bozduğum, onu cehenneme postaladığım bu bir parça pişmanlık, bir parça umut içeren Alacakaranlık Kuşağı hikâyesinde…

Her fikriyle ilham alınacak, devrimci, mütevazı, hayallerimizdeki o bambaşka dünyanın saraysız başkanı José “Pepe” Mujica’ya derin bir gönül bağıyla…

BARIŞ BELDEK

14.07.2022

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑