
“Uzaklar, hiç bu kadar yakından saldırmamıştı.”
César Vallejo
I.
Sabah erkenden çalan alarm sesiyle uyandım. Birkaç saniye ya sürdü ya sürmedi iç sıkıntısıyla dolu ruh hâlimi hatırlamam. Bezgin bir şekilde yataktan kalkıp işe gitmek üzere yola koyuldum. Bu aralar her sabah, uykumdan kederli, ümitsiz, her şeyden bıkmış, usanmış, bunalmış, hayali paramparça olmuş bir şekilde uyanıyordum. Yalnız ben miydim ki böyle bir halet-i ruhiye içinde olan? Gencinden yaşlısına kadar herkes, ülkenin çoğunluğu, benimle aynı durumda değil miydi? İki yıl süren pandemi ve ekonomik sıkıntılar sonunda artık bu işin şakasının olmadığını biliyordum. Her şey değersizleştikçe değersizleşiyordu. Acımasız bir devirde kapana kısılmıştık sanki. Tuzağa düşmüştük. Yanlış zamanda yanlış yerde mi doğmuştuk yoksa? Gerçekten de gidişat hiç de iyi değildi. Tıpkı şarkıdaki gibiydi halimiz: Kim bilir bu gidişin, dönüşü olacak mıydı? İçi boşalmıştı her şeyin. Anlamları kalmamıştı. Yalnızca sözlüğü açınca görebileceğiniz birer sözcüğe dönüşmüşlerdi. Saygı, sevgi, emek, aşk, vicdan, insaf, merhamet, dostluk, kardeşlik, adalet, tarih, dil, kültür, gelenekler ve görenekler artık mumla aranıyordu. Para, pul, geçim sıkıntısı, hesap, kitap, maddiyat, hırs, haset, rekâbet insanlığın, hayatımızın, erdemlerimizin, bizi biz yapan tüm değerlerimizin önüne geçmiş hatta onlara açık ara fark atmışlardı. Herkes kendini düşünüyordu. Düşene elinden tutup kaldırılacağına, bir tekme daha atılıyordu. Bir duygudaşlık kalmamıştı. Herkesin suratı asıktı. Herkes olaylara kayıtsızdı. Güvensizdi insanlar, gergin, sinirli ve öfkeliydiler. İçleri sıkıntılarla doluydu. Patlamaya hazır bir bomba gibiydiler. Toplum olarak, her gün maaşlardan, yapılan zamlardan, üzerimize bir karabasan gibi abanan, bizi ezen, hunharca, acımasızca bizi daha da dibe çeken bu canavarca ekonomiden ve bu vahşi kapitalizmden başka bir şey konuşamaz hâle gelmiştik. Bir bereketsizlik vardı sanki her şeyde. Bir verimsizlik. Bir uğursuzluk. Bir şansızlık.
Eşitlikten bahsedilirdi güya. Yalnızca ölümde bir eşitlik vardı. Hep bir uçurum vardı insanlar arasında. Ve bu uçurum gittikçe derinleşiyordu. Sürekli daha fazlasını istiyordu gözü dönmüş zenginler. İşkembeleri doymak bilmiyordu. Tuzu kuru kesimler servetlerine servet kattıkça, birikimleri arttıkça olan orta düzeylilere ve fakirlere oluyordu. Yaşamda bir gram yükselemiyor, alçaldıkça alçalıyor, gün yüzü göremiyor, hayatları bir nebze olsun değişmiyordu. Büyük bir bunalımda, bir malî buhrandaydık. Böyle sıkıntılı günler zaten ezelden beri zenginin ekmeğine yağ ve bal sürmez miydi? Günah keçisi hep fakirler olurdu bu hayatta. Zenginlerin güçlerine güç katmasının ceremesini hep fakirler çekmez miydi? Büyük balık küçük balığı durmadan yutardı. Afiyetle midesine indirirdi. Hayallerimizi rafa kaldıralı yıllar olmuştu zaten ama insanca bir yaşam istemekte mi çoktu? Ne güzel kandırılıyorduk. Azla yetinecektik. Fazla bir beklentimiz olmayacaktı. Çok istemeyecektik. Gözümüz yükseklerde olmayacaktı. Ayağımızı yorganımıza göre uzatacaktık. Kafamızı önümüze eğip yerlerimize oturacak, kıt kanaat yaşayacaktık işte. Her şeye; bolluk ve berekete, rahat, huzurlu, mutlu, refah dolu bir hayata, yarının endişesi, geleceğin kaygısı olmayan o deliksiz uykulara hep zenginler mi sahip olacaktı?
Bir enkaz alanına dönüşüyordu sanki ruhumuz. Yıllar geçiyor, fırsatlar kaçıyor, insan yaşlanıyordu. İmkânlar çölde vaha misaliydi. Hiçbir şey yapamıyordunuz elinize geçenle. Karnınızı zar zor doyuruyor, kiraya, elektriğe, suya, hava gazına para yetiştireyim derken elde avuçta bir şey kalmıyor, ay sonunu zar zor getiriyordunuz. Hele birde çoluğunuz çocuğunuz varsa yanmıştınız. Para biriktiremiyor, köşeye ilerde sizi bir nebze olsun rahatlatacak bir şeyler atamıyor, elinizdeki, avcunuzdakini hunharca geri alıyorlardı. Geleceğin garantisi, yarınların umudu kalmamıştı. Bir ev, bir araba alabilmek için yıllarca kan ter içinde çalışıp bunları ancak yaşlanınca, iş işten çoktan geçince belki küçük bir ihtimal alabiliyordunuz. Şans oyunları tavan yapmış durumdaydı. Çıkış yolunu kumar olarak gören bir sürü insan vardı. Yıkılmıştı hepsi. Zar zor kalkıyorlardı yataktan. Devam etmeye güç bulamıyorlardı. Herkese borçluyduk. Tatil yapamıyorduk. Bırakın yurtdışını, kendi ülkemizi, onun güzelliklerini bile şöyle enine boyuna gezip göremiyorduk. Ömür tüketiyorduk bildiğiniz. 15 günlük tatiller için 36 ay kredi kartı borcu ödüyorduk. Elin yabancısı bizim ülkemizde daha değerliydi. Kendi parasının 15’te birine, 20’de birine krallar gibi tatil yapıyor, çoğumuzun hayatında göremeyeceği şekilde gezip, eğlenip dönüyordu ülkesine. Paramız erimişti. Kuşa dönmüştü. İflas bayrağını çekmiştik. Kendi ülkemizde birer yabancı, her şeyi uzaktan seyreden, bir mucize bekleyen, eli kolu bağlı bireyler haline gelmiştik. Yaz tatilleri, turlar, geziler, eğlenceler, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin güzellikleri bile bizlere çok uzaktı artık.
Ortalık fırsatçısından, hırsızından, çıkarcısından, dolandırıcısından, yalancısından, ikiyüzlüsünden, cahilinden geçilmiyordu. Katiller aramızda dolaşıyordu. Yaşama arzusunu kaybediyordu insanlar. İçimizdeki şarkı bitiyordu. Felâketlere doğru emin adımlarla ilerliyorduk. Gazete ve haber bültenlerinde suçtan, ölümden, vahşetten, cinayetten, acıdan, çaresizlikten, yokluktan, zorbalıktan, zulümden, sömürüden, adaletsizlikten, yozlaşmadan, ayrımcılıktan başka haber yoktu. Dengemiz altüst olmuştu. Her Allahın günü, yarın acaba ne gibi acılara gebe olacak diye düşünmeden edemiyorduk.
Karl Marx, “metalar dünyası büyüdükçe insanlar dünyası küçülür” dediğinde ne de haklıydı. Küçülüyorduk bu fahiş fiyatları gördükçe. Yerin dibine geçiyorduk günden güne. Dostluklar, arkadaşlıklar laçkalaşmış, insanlar birbirlerinden uzaklaşmış, hayat bizi birbirimizden ayırmıştı nedense. Herkes hayat telaşına, geçim sıkıntısına, kendi postunun derdine düşmüştü. “İnsanları yalnız ölüm değil yaşam da ayırır” diyordu Celine. Eski iyi niyetler, samimiyet, paylaşım, yardımlaşma, destek kalmamıştı aramızda. Paraya tapıyordu artık insanımız. Kulu kölesi olmuştu herkes paranın. Para her kapıyı açıyordu. Parası olanın sıra bekleme derdi yoktu. Parası olan özel hastanelerde en iyi bakımı elde edebiliyordu. Mutluluk parayla satın alınıyordu. Sevgililer günlerinde kredi kartı geçen bir ülkede yaşıyorduk. Sevgi bir başına yetmiyordu artık. Karın doyurmuyordu. Ne kadar iyi, düşünceli, ince ruhlu, temiz, gönlü bol, fedakâr bir insan olsanız da paranız yoksa sevgiler bile karşılıksız kalıyordu bu devirde. Birini canı gönülden sevsen, onunla bir aile kurmak istesen bile ona iyi bir hayat garantisi veremiyorsan seninle bir yola baş koymak istemiyordu. Türlü türlü bahaneler bulup arkadaş kalalım, bu iş olmaz diyordu sana. Kendi istese bile anası, babası istemiyordu seni. Bir evin, bir araban, kabarık bir banka hesabın yoksa seninle gezmek tozmak bile istemiyordu kimse. Çoğu böyleydi artık insanların. Kadir kıymet bilmeyen, sadakatsiz, çıkarcı, kendini düşünen, hor gören, içi boş, ucuz, empati yoksunu, hissiz, egoist birer bireye dönüşmüşlerdi. Bu zalim hayat onlara böyle olmayı tembihliyordu sanki. Para insanları değiştiriyordu. Niyetleri başkalaşıyordu. Mantıkları yalnızca para üzerine kurulu bir gelecek üzerine çalışıyordu. Sırtlarını yaslayacakları zengin birer eş bulabilmek tek hayalleri olmuştu. Maneviyata önem verilmiyordu artık. Çıkar ilişkilerine dayanıyordu evlilikler. Maskeler takıyordu insanlar. Nasıl değişmişti her şey böyle? Nasıl gelinmişti bu noktaya? Eskinin sevgileri, bir zamanların mektuplaşan âşıkları, yeter ki sevgimiz olsun, kıt kanaat geçinsek bile tüm zorlukları aşarız, el ele verirsek, bu yola beraber baş koyarsak gerisi gelir, her türlü engelin üstesinden gelir, biz birbirimize yeteriz diyen başka zamanların insanları yalnız filmlerde, kitaplarda, çocuk masallarında kalmıştı.
Tüm bu sıkıntıları düşünerek son bir kez daha dolaştım mahallemde bugün. Neyse ki bunların hepsi bugün son bulacaktı benim için. Heyecanlıydım. Yerimde duramıyordum. Nihayet büyük gün gelip çatmıştı. Yaptığım vize başvurusu kabul edilmişti. Pılımı pırtımı toplayıp yola koyuluyordum. Çok bunalmıştım artık. Daha iyi bir yere gitmek istiyordum. Başımı alıp uzaklara, insana değer verilen bir yere gitmekti belki de tek çare. Kendimi kurtarmak, ele güne muhtaç olmadan, her açıdan özgür bir şekilde yaşamak istiyordum. Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet diyordu şair. İyi bir insanda bulunurdu elbet. Gurbette olacaktım, ailemi deliler gibi özleyecektim, yokluklarına yıllarca alışamayacaktım ama dayanmalıydım. Güçlü olmalıydım. Başka çaresi yoktu. Fırsat buldukça ziyaretlerine de gelecektim elbette. Hem belki bir gün onları da aldırabilirdim yanıma. Kim bilebilirdi? Bambaşka bir ülkede, yepyeni bir geleceğimiz, umutlarımız olacak, hayata yeniden başlayacaktık. Uçağımın kalkmasına yarım saat vardı. Havaalanında bir şeyler atıştırdıktan sonra, elimi yüzümü yıkamak için lavaboya girdim.
II.
Sabah erkenden çalan alarm sesiyle uyandım. Birkaç saniye ya sürdü ya sürmedi mutlulukla dolu ruh hâlimi hatırlamam. Bugün karne günüydü canımdan sevdiğim oğlumun. Tüm veliler davetliydi. İlkokulu bitiriyordu oğlum. Nasıl da büyümüştü birden kerata aklım hayalim almıyordu. Bugün okulunun son günüydü. Bizimde yaz tatilimiz başlayacaktı. Akşama da uçağımız kalkacaktı. Ailecek memleketime anamı babamı görmeye gidecektik. Burnumda tütüyordu bizim ihtiyarlar ve ağabeyim. Benden mutlusu yoktu. Çocuklarım ve eşim ilk kez ülkeme gelecek, ailemle ilk kez tanışacaklardı. İçim içime sığmıyordu. Eşim yabancıydı benim. Yıllar önce bu ülkeye hayatımın belki de en doğru kararını verip geldiğimde tanışmıştım onunla. İlk görüşte aşktı bizimkisi. Hayatlarımızı birleştirmiştik. Çok sevmiştik birbirimizi. Nasıl da iyi bir insandı. İyi birileriyle de karşılaşılabiliyor, şansınız dönebiliyordu demek ki şu hayatta diye düşünmüştüm onu tanıyınca. “Aşk her şeyi yener” demişti Robin Williams o muhteşem filmi Balıkçı Kral’da. “Karşılıklı iki insan birbirini bulamaz. Ama dünyanın zıt köşelerindeki iki insanı hiçbir şey ayıramaz.” Hiç bir şey bizi ayıramamıştı gerçekten de. Karşılıklı, menfaatsiz bir sevgiydi. Aynı dili konuşamasak bile kalplerimiz ve ruhlarımız kenetlenmiş, bütün zorlukları yenmiştik onunla. Ben ona kendi dilimi, o da bana kendisininkini öğretmişti. Çocuklarımıza da, sevgimizin meyveleri olan aslan parçası oğluma ve dünyalar tatlısı kızıma da her iki dili de öğretmiştik.
Bu ülkeye ilk geldiğimi hatırlıyorum. Şaşkındım. Dilim tutulmuştu. İnsanlar birbirine hep gülümsüyor, yolda, asansörde ne zaman biriyle karşılaşsam merhaba, nasılsınız diye hâl hatır soruyorlardı. Bulaşıcıydı insanların bu enerjileri. Onların o pozitif, yardımsever, iyilik dolu, yaşamdan keyif alan havası sizin moralinize de katkı yapıyor, sizde bir müddet sonra o tatlı insanlardan birine dönüşüyordunuz. Kibardı hep dostlarımız. Yardımseverdiler. Hoşgörülü ve mütevaziydiler. Yargılamazdılar sizleri. Sorgulamazlardı. Arkanızdan konuşmazdılar. İşte bir dünya insanı diyordunuz burada birileriyle biraz sohbet edince.
Eşsiz doğal güzellikleri vardı bu ülkenin. Ömrünüze ömür katardı temiz havası. Yaşam ortalaması dünyanın en üst sıralarındaydı. Evet belki benim ülkem kadar güzel değildi coğrafyası ama kimse yere tükürmezdi burada, çevreyi kirletmezdi, soluduğunuz havayı zehirlemezdi, çöp atmazdı, yangın çıkarmazdı, çıkarıp sokaklara işemezdi, yayalar hep öncelikliydi, kimse kornaya basmazdı, didişip durmazdı trafikte, ağaçları kesip yerlerine Avm’ler dikmezdi. Küfür etmezdi burada hiç kimse. Kavga etmezdi. Saygı vardı. Yaşamın her türlü formuna karşı saygı sonsuzdu. İnsana, hayvana, doğaya. Zayıflar ezilmiyordu. Hep güçlüler kazanmıyordu. Neşe vardı. İçiniz açılırdı. Huzur bulurdunuz burada. Güzellik bulurdunuz. İçiniz sevinçle dolup taşardı.
İyi kazanıyordum bu ülkede. Ekmeğimi çıkartıyordum. Bir uçurum yoktu insanlar arasında. Ekonomi dengeliydi. Sınıf farkı yoktu. Her şey uygundu burada. Yarını düşünmüyorduk. Refah seviyesi yüksekti. Yaşam kaliteliydi. Ne ayrılık vardı insanlar arasında, ne kutuplaşma, ne zıtlaşma. Herkes kendi hayatına odaklanmıştı. Zorbalık yoktu. Suç yok denecek kadar azdı. Kimse birbirini hor görmezdi. Siyaset, din, dil, ırk, milliyet insanca değerlerin önüne asla geçemezdi.
Evrenseldi insanlar. Kültür arşa çıkmıştı. Adım attığınız her köşe başında kütüphane, sinema, tiyatro ve müzeler vardı. Bilim, tıp, mimari ve mühendislik hayran olunacak derecedeydi. Okurdu insanlar. Ellerinden kitap düşmezdi. Bilim, sanat, müzik ve spor her zaman ekonomiden çok konuşuluyordu. İmkanlar sürüsüne bereketti. Eleştiri hakkınız vardı. Saygıyla, sevgiyle, küçücük protestolarla hükümetinize, devletinize, yöneticilere gerektiğinde siteminizi iletirdiniz. Sizden biriydi onlarda. Anlayışla karşılarlardı sizleri. Hatalarını kabul edecek büyüklüğe sahiptiler. Hemen probleminizi çözmeye çalışırlardı. En geç ertesi gün sorununuz halledilmiş olurdu.
Onurlu bir hayatımız vardı. İnsani değerlerin çiğnenmediği, çiğnetilmediği, adaletli bir şekilde insan gibi yaşıyorduk sonuçta. Gericilikle, yobazlıkla, kara cahillikle uğraşmıyorduk. Yarını düşünmüyorduk. Her günümüz huzurlu, mutlu, sevinçli, aydınlık, ferah geçiyordu.
Bunları düşünerek içimde büyük bir sevinçle gelmiştim ailemle havaalanına. Geceden bavullarımızı hazırlamıştık. Ailecek oğlumun okuluna gidip karnesini almış, onun heyecanına ortak olmuştuk. Bugün büyük gündü. Yaz tatilimiz başlıyordu. Ailemi, ülkemi, eski dostlarımı ne çok özlemiştim. Uçağımız kalkmadan güzel bir yemek yedik eşim ve çocuklarla. Yemeğin üzerine birde dondurma ısmarladım onlara. Masada onları heyecanlı bir şekilde, ilk kez görecekleri ülkemin ve ilk kez tanıyacakları amcalarının, babaanne ve dedelerinin merakıyla bıraktım ve ihtiyacımı gidermek için bir lavaboya girdim.
III.
Dünyanın iki farklı ülkesinde, birbirlerinden yıldızlar kadar uzakta yaşayan iki adam; hayatları, umutları, özlemleri, hayalleri, gelecekleri farklı bu iki insan uçaklarını beklerken aynı anda bir lavaboya girerler. Birisi ülkesini terk etmek üzeredir. Bunalmıştır artık. Bıçak kemiğe dayanmıştır. Diğeri, gurbetçi olanı ise yaz tatili için yıllar sonra ülkesine geri dönmektedir. Rahattır ikinci vatanında. Keyfine diyecek yoktur ama çok özlemiştir esas ülkesini. Ailesi burnunda tütmektedir. Gurbetçi içeri girer önce. Ellerini yıkarken aynaya bakar. Bir anda donup kalır. Şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacaktır. Aynada gördüğü silüet kendisidir. Tıpkısının aynısıdır. Ama ona göre çok daha yaşlı, çok daha sağlıksız görünmektedir. Aynadaki adam çökmüştür. Yüzünde bir karamsarlık, ruhunda bir karanlık vardır. Soluk yüzünde buruk, istemsiz, hazin bir gülümseme kalmıştır yalnızca. Kederlidir gözleri. Gergindir. Endişelidir. Kafasında başka bir şey vardır sanki. Evlenememiş, bir yuva bile kuramamıştır bu zamana kadar. Bir iki kez bir şeyler denemiş ama karşısına doğru düzgün biri bile çıkmamıştır. Her çabası kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya kalmıştır sanki. Tükenmiştir zamanla. Bitap düşmüştür. Hayalleri ölmüştür. Çocukluğu bitmiş, büyümüş ve her şeyde bir hüzün, bir nostalji bulmaya başlamıştır. Günü bitirmek için yaşayan, hayattan zevk almayan, karamsar birine dönüşmüştür. Kendisidir aynadaki kişi. Gitmese, bu ülkede kalsa dönüşeceği kişidir. Kara yıkıntılarını görüyordur sanki ömrünün, boşuna bunca yıl tükettiği bu ülkede. Bu büyük kararı vermeseydim, burada kalsaydım bu insana mı dönüşecektim diye düşünür gurbetçi adam acı bir şekilde.
Aynı anda gurbete gidecek olan adam aynaya bakar. Şaşkınlıktan neredeyse gözleri yerinden çıkacak kadar heyecanlanır. Aynadaki kendi yansımasıdır. Başka bir zaman, başka bir mekanda mıdır acaba aynadaki adam? Ama bir değişiklik vardır karşısındaki bu adamda. Ruhu dinçtir. Gözleri parlıyordur. Yüzü ışıltılıdır. Umut ve sevinç yüzünden okunabiliyordur. Rahattır, ferahtır, hoştur görüntüsü. Kendisine göre çok daha genç gözükmektedir. Bir oğlu, bir kızı, dünyalar güzeli bir eşi vardır. Kendini her konuda geliştirmiş, imkânları sonuna kadar zorlamıştır. Pozitiftir hep. Yüzünde bir tebessüm vardır sürekli. Nasıl da rahat, huzurlu, hiçbir şeyi kafasına takmıyor, dert etmiyor gibidir. Dertsizdir, tasasızdır. Gitseydim böyle bir yaşamım mı olacaktı, onun gibi mi olacaktım diye düşünür adam buruk bir şekilde. Uzaklar hiç bu kadar yakından saldırmamıştır ona. “İnsan bazen ağlamaz mıydı bakıp bakıp kendine” diye düşünür.
Sonunda anlar. Başka bir ülkeye gittiği hayatının yalnızca bir hayalden ibaret olduğunu. Yeni bir ülke bulamazsın. Başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Gene aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın. Aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma. Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, öyle tüketmiş demeksin bütün yeryüzünü de. Gidemezsin sen. Aileni bırakamazsın. Canından çok sevdiğin ananı, ağabeyini, babanı. Babanın mezarı burada, bu şehirde her şeyden öte. Hem veterinere bile götürürken ağlayan, sızlayan, nazlanan kıyamadığın biricik kedini dünyanın bir ucuna nasıl götürürsün? Anılarını bırakamazsın sonra. Çocukluğunun en güzel zamanları burada geçti senin. Düşleri, umutları, aşkları, dostları, o şahane yazları, o güzel yılbaşlarını hep bu ülkede tattın sen. Geçmişin iyi insanlarını burada tanıdın. Yurt toprağını, yoksul insanları, emekçileri, direnenleri, her şeye rağmen kalbi iyi insanları nasıl bırakabilirsin? Yüce Atatürk kurmuştu bu ülkeyi. Aydın, cumhuriyetçi, ilerici, her türlü fedakârlığı yapmaya hazır insanlar kurmuştu. Bizi ele güne muhtaç etmemişlerdi. Yine bir gün onlar gibileri kurtaracaktı. Nasıl yüz üstü bırakabilirdi onları? Nasıl terk edebilirdi? Nasıl vazgeçebilirdi bu umut kırıntısından? Günün birinde her şeyin daha iyi olacağından ümidini nasıl kesebilirdi? Umudu kaybetmemek, enseyi karartmamak gerekliydi. “Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?” demişti Nazım. Aydınlığa kavuşacaktık günün birinde. Değişecekti bazı şeyler. En kısa zamanda değişmeliydi. Kötülük artık galip gelmeyecekti. Yıkılmış hayallerle, yeniden inşası mümkün olan, ölmemeye çalışan, size kuvvet veren, direnen, mücadele eden, tutunmaya çalışan hayalleriniz arasında bir seçim yapmanız istendiğinde. Bir havaalanında, hiç gerçekleşmemiş hayatınızı bir aynada görürken. Alacakaranlık Kuşağı’nda…
Konstantinos Kavafis’e en derin saygılarımla.
BARIŞ BELDEK
05.07.2022
Yorum bırakın