PİŞMANLIKLAR DENİZİ

Henüz ilk seferimdi bu. Hayat sonunda benimde kapımı çalmıştı. Uzun bir yolculuğa çıkıyordum. Denizlere âşıktım ben. Mekânım, özgürlüğün simgesi olan, o ihtişamlı yelkenleri göklerde savrulan görkemli gemilerdi benim. Martılar can yoldaşımdı. Hırçın dalgalar yaşamımın savaşı, çilesi, mücadelesi olacaktı. Hayatta bir amacım, ekmek kavgam, umudum, direncim olacaktı onlar sayesinde. Deniz havası oksijenimdi benim. Yıllarca bugünün gelmesini ümit etmiştim. Sabah erkenden, çocukluğumun öğleden sonrası uykularındaki gibi masum hayallerle dolu bir şekilde uyanmıştım uykumdan. İçimde büyük bir heves vardı. Ailemden ayrılmamdan ötürü içim bir parça buruktu ama elbet geri dönecektim onlara günün birinde. Hem deniz bolluk bereket getirirdi insana. Rızkımı arayacaktım. Kısmetimi. Yazgımı. Anama güzel bir hayat yaşatacaktım dönünce. Yıllar sona büyük bir kaptan olacak, ailemin benimle gurur duymasını sağlayacaktım. Rıhtıma gelmemle birlikte dışarıda beni bekleyen mürettebatı göz ucuyla selamlayarak gemiye geçtim. “Hayırlı olsun acemi çaylak” dediler. “Rastgele”. Herkes manevra yerlerine diye bağırıyordu tayfalar. Seyre hazırdı gemimiz. Demir alıyorduk yavaş yavaş. Karada olduğum müddetçe, insanlardan, gürültüden, patırtıdan, o ruhunuzu daraltan, bunaltıcı şehir hayatından bıkkınlık gelmişti. Deniz çağırıyordu beni. Şans kapımı çalmıştı benimde. İşte önündeki hayat demişti bana. Yolculuklarım boyunca yeni yerler keşfedecek, dünyanın bütün güzel sabahlarını görecek, denizle ufkun birbirine karıştığı bir günbatımında sigaramı tüttürerek tatlı tatlı hülyalara dalacaktım. Koskoca bir yaşam vardı önümde. Yaşayacaktım ben. Yenilmez olacaktım. Denizin o güzel kokusuyla uyanacak, yaptığım her şeyden zevk alacak, akla hayale gelmeyecek maceralar yaşayacak ve kim bilir belki de yalnız masallarda okuduğum, o bir bakanın bir daha gözlerini ayıramadığı büyülü bir denizkızı ile tanışacak ve onunla hayatımı birleştirecektim. Kamaramda bütün bunları tahayyül ettikçe içim umutla doldu. İnancım vardı. Sonsuza kadar mutlu mesut yaşayacak gibi hissediyordum. Henüz büyümemiş, hiç gemiye binmemiş, hayatın şöyle okkalı bir tokadını yememiştim demek ki o zamanlar. Çocuktum daha. Yeniyetmeydim. Saftım.

Yükleme işlemleri nihayet tamamlandı ve gemimiz o sabah limandan ayrıldı. Hava insanın içini açıyordu. Güneşin ilk ışıkları gözlerimi kamaştırıyordu. Ilık rüzgar sevecenlikle, hoşnutlukla yüzümü yalıyordu. Dalgaların sesleriyle, o hayat dolu müzik senfonilerini andıran çırpınışlarıyla huzur buluyordum. Büyük bir ruh dinginliği yaşıyordum. Her şeyden uzaklaşmıştık. Sessizdi dünya. Seçebildiğim kadarıyla limanda kalan birkaç yunus vardı sadece. Havada taklalar atıp bize veda ediyorlardı. Yolunuz açık olsun diyorlardı adeta.

Dünyanın uzak ucuna doğru ağır ağır yol almaya başladık. Ölmek var dönmek yok diyordum artık kendi kendime. Gözlerimden yaşlar geliyordu. Mutluydum. Kararlıydım. Umutluydum. Benimde başıma güzel şeyler gelecekti. Tam yol ileri diye ortalığı inleten, suratınıza tokat gibi çarpan, gür bir ses geldi kaptan kamarasından.

Yaklaşık otuz kişilik bir personelimiz vardı gemide. Beni ve benim gibi en alt kademedeki miçoları hemen görev yerlerimize yönlendirip güvertedeki yerine geçti amirimiz. Herkes iş başına dedi. Yabancıydım herkese. Bu gemiye yıllarını verenler vardı. Ömür çürütenler. Bir hayalin peşinde okyanusları aşmaya çalışanlar. Yolculuğum boyunca hepsi arkadaşım, dostum, sırdaşım olacaktılar. Hasretimi, üzüntümü, mutluluğumu, acımı, sevincimi paylaşacak, öğretmenim, kardeşim, ağabeyim, akrabam hatta babam olacaklardı. Bana yeni şeyler öğretecek, beni her daim kollayacaklardı. Denizlerde olurdu ancak böylesi bir kenetlenme. Etrafıma bakındım. Gelecek hayalleriyle sarhoş olmuş bir vaziyette neşeliydim. Ama hayret ettiğim bir şey vardı. Hiç neşeli bulamadım çevremdeki insanları. Herkes moralsiz, çökmüş, hoşnutsuz gibi gelmişti gözüme. Hepsi sanki gizleyemedikleri bir bıkkınlık, bir bezginlik ve bir hüzün içindeydi.

Pupa yelken gidiyorduk nereye varacağımızı bilmeden. Sonsuzluğa mı gidiyorduk acaba? Gelecekte hep bize bir sürpriz yapacağını sandığımız daha iyi günlere mi? Herkesin mutlu olduğu o harikalar diyarına mı? Günler ayları, aylar yılları kovalamıştı. Moral gücümüze katkı yapacak pek bir şey gelişmiyordu. Yaşayıp gidiyorduk işte. Kader bizi nerelere götürecek bilmiyorduk. Kıt kanaat idare ediyorduk. Günü bitirmeye çalışıyorduk. Gün geçtikçe gemiye ilk adım attığımdaki o çocuksu, masum, tozpembe hayallerim yerini karamsarlığa bırakmaya başlamıştı. Bir bereketsizlik vardı sanki. Nerede hata yapıyorduk?

Gemideki çoğu kişiyle iyi bir dost ve sırdaş olmuştum bu zaman zarfı içerisinde. Hepsinin kendine has hikâyeleri, hüzünleri, yalnızlıkları, acıları vardı. Benden birkaç yaş daha küçük Miço Ahmet vardı mesela. İlk geldiğimde bana herkesin huyunu, suyunu, nelere dikkat etmem gerektiğini o anlatmıştı. Onunla aynı kamarada uyur, gelecekten bahseder, hayaller kurar, ekmeğimizi bile paylaşırdık. Bana çok iyiliği dokunmuştu. Birbirimizi sürekli kollardık. Okuma yazma bilmiyordu Ahmet. Ama bilen bir insandan bile daha bilgili gibi gelirdi hep gözüme. Ara ara elime geçen dergi ve kitaplardan harfler gösterir, bunları bir kağıda yazar, ona alfabeyi öğretmek isterdim. Ama genelde biraz nefes alabildiğimiz zamanlar sadece geceleri olduğundan ne zaman ona bir şeyler öğretmeye kalksam hemen göz kapakları kapanmaya başlar, sızar kalırdı. “Çok yorgunum ağabey. İnşallah başka zamana söz.” Bana ağabey derdi ve ara ara yakınırdı hep: “Okuyamadım ağabey. Ana, baba ırgattı. Yoksulduk. 8 kardeştik. Ne yapsaydım ya? Gemiye yazıldım bende. Biraz para kazanır ailemin geçimine yardım ederim dedim. Keşke okusaydım ağabey. Senin anlattığın o kitaplardaki, o filmlerdeki gibi şahane bir hayat var mıdır acaba? Olsa da bilemem ben. Göremem sanırım hiç. Okuyan adam büyük olur diye bilirim yalnız. Kendimi çok küçük hissediyorum bu uçsuz bucaksız denizin ortasında. “Üzülme Ahmet” derdim kederli gözlerine bakıp onu yatıştırmak için. “Okuyan o kadar insan müsfettesi var ki bu saçma sapan dünyada. Senin tırnağın etmezler kardeşim.” “Okuyaydım iyiydi ağabey” derdi yine de.

Cevat vardı tayfalardan biri. Dalıp dalıp giderdi yanımızdan başka bir gemi geçtiğinde. Sanki ezberlemek, kafasına çizmek, unutmamak isterdi gemileri. Boş zamanlarında da elinde kalem sürekli gemi resimleri çiziktirirdi. Büyülenirdiniz onun resimlerini görünce. Resimlerindeki gemiler zamanın peşine takılan, sanki bir yerlere yetişmeye çalışan, hareketli, yaşayan, soluk alan bir varlık gibi gelirdi size. Ne müthiş bir yeteneği vardı bu adamın. Allah vergisiydi. Niye buralardasın, şu an dünya çapında bir ressam olabilirdin demiştim ona bir keresinde. “Çok yetenekliydim çocukluktan beri” demişti. “Güzel resimler yapardım. Ama bununla ilgili hiçbir atılımda bulunmadım. Hobi gibi gördüm bunu hep. Vakit geçirdim. Ekmeğimi bundan kazanabilirdim oysa ki. Sanata, sanatçıya, insana değer veren, saygı gösteren bir ülkeye gidebilirdim. Neden istemedim bilmiyorum. Basiretim mi bağlanmıştı acaba? Kayıtsız mıydım? İçimde bir bıkkınlık mı vardı? Bilmiyorum. Hayat işte deyip geçiştirdim. Zaman çabucak geçiyor. Bu vakitten sonra da zor sanırım. Keşke değerlendirseydim bu yeteneğimi.”

Doktor Ata vardı. Gemi doktoruydu. Sessiz, sakin, üzgün görünümlü bir adamdı. Kimseyle konuşmazdı doğru düzgün. Kabini haricinde başka bir yerde çok zor görürdünüz onu zaten. Yıllar önce bir kamarot çok hastalanmıştı gemide. Denizin ortasındaydılar. Karaya varmaya, hastaneye ulaşmaya imkân yoktu. Gencecik bir oğlandı. Yanıyordu. Ateşler içinde sayıklıyordu. Antibiyotik olmadan kurtulamaz diye düşünmüştü. Penisiline alerjisi vardı ama gencin. Doktor bunu bilmeden bir penisilin yapmıştı. Kollarında can vermişti. O gün bu gündür dünyaya küsmüştü doktor. Unutamıyordu çocuğu. Gece rüyalarına giriyordu. Kimse bir daha hastalanmasın diye dua ediyor, gemi mürettebatından köşe bucak kaçıp saklanıyordu. “Keşke” diyordu elbet o karabasan türü rüyalarından hıçkıra hıçkıra her uyanışında.

Geminin telsizcisi Ulvi Bey vardı. Çocukken bir gün anne ve babası alışverişe gitmişti. Küçük Ulvi’de bunu fırsat bilip annesinin dolaba sakladığı kibritle oynamaya başladı. Gülüyor, eğleniyordu. Halinden çok memnundu. Bir anda tüm kibritler tutuştu, alevler büyüdü ve perdelere sıçradı. Tüm ev yanıyordu. Çığlık çığlığa dumanın ve alevlerin arasında kaldı Ulvi. Neyse ki konu komşu birlik olup yangını söndürdü. Ama vücudunun yarısı yanmıştı Ulvi’nin. Çocuğu zar zor yetiştirmişlerdi hastaneye. Ne yaparsa yapsın o günün izini taşıyacaktı suratında Ulvi. Aynaya her baktığında o güne geri dönecekti. Ona her bakanın yüreğini dağlayacak, karşısına her çıkan insanın bakışlarının istemsizce başka tarafa çevrilmesine neden olacaktı bir ömür boyu. Çocuktu, cahildi, aptaldı. Bazen o güne tekrar dönüyor ve ağlayarak uyanıyordu rüyasından. Elinde olsa, ah bir kerecik bir şansı olsa da o güne tekrar dönse ve hiç oynamasaydı o kibritle diye düşünüyordu. Gözünü her kapadığında kâbuslarına giren tek renk, çocukken oynadığı kibritlerin ilk alevlendiği sırada zihnine bir daha hiç çıkmayacak şekilde kazınan o soluk maviydi.

Gemimizin ikinci makinisti Sabri Bey çok hastaydı. Aslında baş makinistti ama hastalığından dolayı elden ayaktan düşmüş ve baş makinistlik görevini Ömer Bey’e devretmişti. Arada sırada güvertede temiz hava almak için çıktığında görürdük onu yalnız. Duyduğum kadarıyla zatürreydi. Ciğerleri iflas etmişti. Kronik bir KOAH’ı da vardı. Öksürüp dururdu. Nefes alamazdı. Geceleri bazen kriz nöbetleri geçirirdi. İkinci kattaki kamarasından duyardık o ortalığı inleten öksürüklerini. Herkesi uykusundan uyandırırdı. Kaptanın tüm uyarılarına karşın son bir kez denizi görmek için bu yolculuğa çıkmıştı. Ölünce cesedinin tam gün doğumunda, güneş ilk ışıklarını vurduğunda denize atılmasını istiyordu. Sonsuzluğu denizin ortasında, martı sesleri arasında, bir erkek gibi karşılamayı istiyorum diyordu. Günden güne zayıflıyordu. Doktor Ata ara ara kamarasına onu kontrole gidiyor ama morali oldukça bozuk, çaresiz bir şekilde çıkıyordu her defasında. Onu böyle gördükçe hepimiz üzülüyorduk. Az zamanı kaldığının farkındaydık. Bir keresinde elimde sigara uzaklara dalmışken omzuma bir el dokunduğunu hissettim. Sabri Bey’di. Belli belirsiz, aksıra tıksıra bir şeyler geveledi ağzında. “Evlat, bana bak. Kendime iyi bakamadım ben. Pişmanım. Sağlığımı heba ettim. Bu kadar içki ve sigaranın sonunda. Ağzıma sıçıldı. Sende yapma böyle kendine. Ömrünü bok etme.”

Sonra az önce bahsini ettiğim baş makinist Ömer Bey vardı. Bir keresinde anlatmıştı bana. Bir aile kuramamıştı ama çok sevdiği bir kedisi vardı. Çocuğu gibi olmuştu artık. Üzerine titriyordu. Günün birinde birkaç günlüğüne bir arkadaşına gitmiş ve giderken kedisinin mamasını tazelemiş ama hayvancağızın suyunun bittiğini fark etmeden çıkmıştı. Geldiğinde gördüğü o manzarayı unutamıyordu. Kedisi susuzluktan bitkin düşüp ölmüştü. Bırakmıyordu kedisinin miyavlamaları onun peşini. Elinde büyümüştü. Her gece rüyalarına giriyordu kedisinin mırıldamaları. “Salak kafam. Hepsi benim hatam” diyordu. “Yarabbim izin versen de bir mucize olsa. Canım Pamuğum geri dönse.” Kedisini düşünmeden geçirdiği bir günü bile yoktu.

Cumali adında bir aşçımız vardı. Sarhoş olup arabasıyla birine çarpmıştı yıllar önce. Yedi sene yatmıştı. Deniz havasının kendisine iyi geleceğini düşünüp biraz huzur bulmak için gemiye yazılmıştı. “Hayaleti beni bırakmıyor” derdi her konuştuğumuzda. “Her gece ziyaretime geliyor. Yürüyen bir ölüye döndüm bende onunla. Gencecik bir kızdı. Yaşayacağı bir hayat, göreceği güzel günler vardı. Evlenecek, çocukları olacaktı. Hayattan kopardım ben onu. Bir çiçeği dalından, henüz hayatının baharındayken söküp aldım. Kendimi hiçbir zaman affetmeyeceğim.” Karaya bir daha ayak basmamaya, trafiğe çıkmamaya, ağzına bir daha bir damla bile içki koymamaya yemin etmişti Cumali. İş işten çoktan geçince insanın aklı başı gelirdi hep nedense.

Başmühendisimiz Kenan Bey herkes tarafından tanınır ve sevilirdi. Geceleri bazen toplanıp biraz efkâr dağıttığımız o zamanlarda bize eşinden bahsederdi. “İlk gördüğüm, ilk aşık olduğum kadınla evlendim salak gibi. Hayatı bana zindan etti. Karşılıklı sanmıştım. Benimle param için evlendi. Gözü yükseklerdeydi hep. Bir o mu kalmıştı sanki bu boktan dünyada? Ondan başkaları da vardı. Ruh eşi diye bir şey vardı. Neden iyi bir insan bulamadım ben? Neden bu kadar şansızım? Hayatımın en büyük hatasıydı. Lanet olsun onunla evlendiğim güne. Çocuklar var diye zar zor katlanıyorum. Eve gidesim gelmiyor. Bu seferler ne kadar uzarsa o kadar mutlu oluyorum. Çünkü o yelloz karının suratını görmeye tahammül edemiyorum.”

Tayfalardan Seyfi Ağabey’in hikâyesi de ilginçti. Bir zamanlar çok zengindi. Bir evi, bir yazlığı, bir arabası, bir kuyumcu dükkanı vardı. Gemicilik hiç aklında yoktu. Aksine deniz tutması vardı adamda. Kusmak istiyorum derdi sürekli. Yıllarca gemide olmasına karşın halen alışamamıştı. Balıktan nefret eder, konserve fasulyeye talim ederdi çoğu zaman. Bir şeyler içip batak oynadığımız bir gece hazin bir şekilde dökülmüştü sözcükler ağzından. Kumar bitirmişti onu. Eşinden ayrılmıştı. Hafta sonları çocuklarını görmeye giderdi uzun seferlerden her döndüğünde. “Çok param vardı” derdi. “Para biriktirebilirdim. Köşeye atabilirdim. Har vurup harman savurmasaydım. El kapısında muhtaç olmazdım kimseye. Gelecek adına bir güvencem olurdu. Hayatın bu kadar kötüye gideceğini, ekonominin bu denli bozulacağını kestiremedim. Ailem dağılmazdı önlemimi alsaydım. Mutlu bir aile olmaya devam ederdik. Elime ne geçerse kumarda tükettim. Hayatım bitti. Batak bu. Şu halime bakın. Yarı ölüyüm artık. Karın tokluğuna çalışıyorum.”

Ağır ağır yol alan gemimiz bizleri bir bilinmeze götürüyordu sanki. Yoldaşlarımın, arkadaşlarımın, ağabeylerimin hikâyelerini dinledikçe kederleniyor ama yine de kendi adıma içten içe seviniyor, ben en azından onlara kıyasla iyi durumdayım sanırım diyordum. Ama yine de gün geçtikçe kendimi daha yorgun, daha bitap, daha solgun, daha tükenmiş görüyordum. Bir uğursuzluk mu vardı yoksa gemimizde?

Kaptan yardımcımız vardı. Niyazi Kaptan derdik ona. Çok babacan bir adamdı. Arada bir gelir halimizi hatırımızı sorar, sohbetlerimize katılır, bizimle güler, bizimle dertlenirdi. Hiç evlenmemişti. Bir gün muhabbet aşktan ve evlilikten açıldığında yine yanımıza geldi oturdu. Bir sigara yaktı. Uzaklara baktı. “Gençler” dedi. “Sevginin kıymetini bilin. Size değer veren bir insanı bulduğunuzda onu bırakmayın. Size hayatımın en büyük pişmanlığını söyleyeyim mi? Sevdiğim kadının gitmesine izin verdim ben. Ya onunla bir yuva kuracaktım. Ya da denizlere açılacaktım. Gençtim, toydum, avanak adamın biriydim. Denizlere açılmak, dünyayı deneyimlemek, biraz para biriktirip ona öyle dönmek istiyordum. Bekle beni dedim. Küs ayrılmamıza rağmen umutluydum. Bekler beni sandım. Ama hayat sizden önce davranır bazen. Beklemedi. Yıllar sonra bir gün seferden döndüğümde sırra kadem basmıştı. Çok sonraları öğrendim ki ben gidince dayamayıp başka bir adamla evlenmişti. Keşke gitmeseydim. Belki bambaşka bir yaşamım olurdu. 40 yıl geçti. Evlendi çocukları oldu. İkimizde birbirimizi deliler gibi seviyorduk. Ondan sonra kimseyi sevemedim. Beni de onun gibi seven kimse çıkmadı karşıma. Benim sevgililerim; dostlarım, adamlarım, sizin gibi gençler ve deniz oldu. Daha vefalı çıktılar. Birisi sizi canı gönülden seviyorsa asla tereddüt etmeyin. Zamana bırakmayın. Telafi ederim demeyin. Vaktiniz varken toplayın yaşamın size sunduğu gülleri. Çünkü en imkansız şeydir hayatta bir sevgiyi bulmak. Paha biçilmezdir. Parayı her zaman kazanır, kaybedersiniz. Ama sevgiyi bir kez kaybettiniz mi bir daha bulmak çok zordur. Hayatta başınıza bir kez ya gelir ya gelmez. Gerçek bir sevgi bu denizin ortasında bulacağımız bütün hazinelerden, tonlarca çeken balıktan, en büyük maceralardan bile daha değerlidir. Varsa böyle bir sevginiz en kısa zamanda bu işi bırakıp onun kollarına koşun. Benden size baba tavsiyesi.”

Çok sonraları öğrenmiştim asıl kaptanımızın adını. Ondan yalnızca reis, usta ya da baba diye bahsederlerdi. Şimdiye kadar onunla konuşma şerefine de nâil olamamıştım. Kimseyle konuşmayan, ketum, içine kapanık bir adamdı. Sanırım Niyazi Kaptan’dan başka kimseyle de doğru düzgün konuşmamıştı. Ya da biz şahit olmamıştık. Yalnızca uzaktan gelen bağırışlarını duyardık ara sıra. “Haydi toparlanın! Tam yol ileri!” Arada bir çıkardı kaptan kamarasından. Bir sıkıntısı var gibiydi. Onu bir yandan dümeni idare edip, bir yandan uzaklara dürbünle bakarken görürdük bazen. İnsanı yaralayan, hüzünlü gözleri vardı. Can çekişen bir hayvanın bakışlarına sahipti sanki. Başını taşlara vurmak isteyen emekli albay Metin Kaptan’ın acıklı hikâyesini bir yılbaşı gecesi Niyazi Kaptan’dan duymuştum ilk kez.

Oğlunun resmini yatağının tam karşısına asmıştı. Her sabah kalktığında ve her gece yatmadan gözleri ona değsin istiyordu. Böylece yaptığı hatayı, bu ölümcül pişmanlığı her gün hatırlayacak, asla unutmayacaktı. Yıllar önce teğmen çıkmıştı Metin. Eşini doğumda kaybetmişti. Veren de, alan da Allah’tı. Biricik oğlu hayatta artık elinde kalan tek varlığıydı. Oğlu Suat daha çocukken birlikte balık tutmaya giderlerdi. Konserlere, maçlara, sinemaya. Birlikte lunaparka gider, atlıkarıncaya biner, atış poligonunda doyasıya vakit geçirir, gönüllerince eğlenirlerdi. O günleri unutamamıştı baba ve oğul. Özlemle hep o geri gelmeyecek günleri hatırlarlardı. Ama yıllar geçtikçe hayat zorlaşmış, vazifesi gereği evinden ve Suat’tan yıllarca ayrı kalacağı günler gelip çatmıştı. Bu arada Suat da büyümüş, ne de olsa baba mesleği demiş ve asker olmuştu. Gurur duymuştu tabi babası. Nereden bilebilirdi? Bir kış günü, elem dolu bir gün Suat’ın, canından çok sevdiği oğlunun serseri bir kurşuna hedef olacağını? Şehit olmuştu Suat. Oğlunun şehit olduğu gün istifa etmişti görevinden Metin Kaptan. İşte, o gün, bugündür denizdi onun yeni vatanı. Karaya asla ayak basmayacaktı artık. İnsanların birbirini öldürdüğü, can aldığı, kan döktüğü, yakıp yıktığı o dünyayı çoktan ardında bırakmıştı. Başını taşlara vuruyor, yıllardır her sabah yüreğini ızdırapla çarptıran sorularla uyanıyordu. Oğlumun doğuya, cepheye gitmesine nasıl izin verdim? Niye onunla henüz zamanım varken yeterince ilgilenmedim? Neden onu başka bir mesleğe yönlendirmedim? Neden onu koruyamadım? Neden gitme diyemedim? Neden vücudumu siper edip ona engel olamadım?

Oğlunun resminin hemen yanında bir atlıkarınca maketi ile kül dolu bir kavanoz vardı. Bir krematoryumda bedenini yaktırmıştı oğlanın. Küllerini denize savurmuştu. Ancak bu şekilde bir nebze olsun huzura kavuşacağına inanmıştı. Bir bölümünü de o kavanoza koymuştu. Oğlunun mezarı bu uçsuz bucaksız denizdi artık. Kendisi de bir gün denizin sonsuzluğuna gömülecekti. Hayattaki tek vasiyeti bu olacaktı.

Devasa bir pişmanlıklar deniziydi yaşam. Bizde bu denizde boğulmamak için çırpınan, bacasından hasret, hüzün ve pişmanlık tüttürerek ilerleyen kahır yüklü bir geminin çileli mürettebatıydık. Gemimiz hızla su alıyordu. Battık batacaktık. Hâlen alabora olmamamız bile bir mucizeydi. Sokaktaki herhangi birini çevirip sorun kesin bir pişmanlığı vardı. Biraz büyüyüp o gemiye binince elbet sizin de yakanıza yapışacaktı. 

Yıllar, on yıllara dönmüştü artık. Eve hiç dönememiştim ben. O gemide çocukluğum bitmiş, çocukluğun sözde o “denizkızları” yalnızca çocuklar için uydurulan masallarda kalmış, elden kaçırılmış, türlü türlü hatalar yapmış, büyükçe bunlara içerlemiş, üzülmüştüm. Pişmanlıklar yakamı bırakmamıştı bir türlü. Dargındım kendime. Eski arkadaşlarımı daha çok arayıp sorsam, ipleri koparmasaydım mesela. Ama gittikçe içime kapandım. Her şey koptu. Herkes yoluna gitti. Daha iyi bir işim olabilirdi ayrıyeten. Bir şey olabilirdim. Bir şeyler yapabilirdim. Risk alabilirdim daha gençken. Potansiyelim vardı oysa ki. İmkanım. Hayalim. Yaşamaya korktum belki de ben. Büyümekten. Hayat karşısında bir korkaksan eğer ölüm karşısında cesur olmak nedir ki? Hayatı çok ciddiye almamalıydım belki de. Rahat olmalıydım. Mutlu olmalıydım. Hayat zehir olmazdı belki o zaman büyüyünce. Ama beceremedim. Hep geçmişte kalıp, yarının endişesiyle yaşadım, günü, şu anı yaşayamadım, kaybettim bu yüzden. Kimse bugün acaba ne olacak korkusuyla uyanmamalı.

Babamı yoğun bakımdayken son bir kez daha göremedim, şöyle doğru düzgün veda edemedim ona. Sağ olduğunda da doya doya sarılamadım zaten, kucaklayamadım adamakıllı. Doyamadım ben babama. Bunun pişmanlığını onu her düşündüğümde derinden yaşıyorum.

Şimdi geriye dönüpte o gemide geçirdiğim yıllara baktığımda hepimizin acımasız bir pişmanlıklar silsilesinin çaresiz kurbanları olduğumuzu anlıyorum. Batacak mıyız yoksa çıkacak mıyız, hayatımız karanlık mı yoksa alacakaranlık mı bir türlü kestiremiyoruz…

BARIŞ BELDEK

23.05.2022

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑