ÖLÜP ÖLÜP DİRİLEN ADAM

Reenkarnasyona inanır mısınız? Yani ölen insan ruhunun başka bir bedene girerek tekrar doğduğuna. Size tuhaf bir öykü anlatacağım bugün. Bu öyküyü ilk kez benden dinleyeceksiniz. İnanıp inanmamak size kalmış. Ama inanacağınızı umuyorum. Sizi ikna edebilirsem ne mutlu bana. Tamamına şahit oldum bunların. Oradaydım bütün bu olaylar olurken. Ölüp ölüp dirilen bu adamın yanı başındaydım her defasında. Ve sizi temenni ederim ki ölüp ölüp dirilen derken bunu bir deyim olarak kullanmıyorum.

İlk kez İkinci Dünya Savaşı yıllarında tanımıştım ölüp ölüp dirilen adamı. Dünya karman çormandı o zamanlar. İnanılmaz derecede bir mesai yüküm vardı. O kadar çok çalışıyordum ki bir an soluklanacak halim bile kalmamıştı. Her gün bitmek tükenmek bilmeyen listelerle karşılaşıyor, ne yapacağımı şaşırıyordum. Dünya savaştaydı. Bütün bu kargaşa, yıkım ve felaketin gölgesinde Polonya’da bir çiftçi ailesinin oğlu olarak doğmuştu ölüp ölüp dirilen adam. Savaş patlak verdiğinde henüz 7-8 yaşlarında olmalıydı. Almanlar kimsenin gözünün yaşına bakmıyordu o yıllarda. Irkçılık had safhadaydı. Naziler her yeri işgal edip, herkesi tutukluyor, yüzbinlerce kişiyi trenlere bindirip toplama kamplarına gönderiyorlardı. Çokta bir şey yaşayamamıştı bu kısacık hayatında ölüp ölüp dirilen adam. Çocukluğuna dair hatırladığı en güzel şey sevgi dolu anne ve babası, onlarla gününün çoğunu geçirdiği uzun, yemyeşil çayırlar, gürül gürül akan masmavi bir ırmak ve başlarını soktukları pembe çatılı küçük evleriydi. Hiçbir suçları yoktu. Ama dininden, ırkından, milliyetinden dolayı o dönemlerde herkes tutuklanıyor, gaz odalarına atılıyordu. Listemde ölüp ölüp dirilen adam ve ailesinin de isimleri vardı. Bir gün kasabalarına gelen askerler tarafından hepsi tutuklanmıştılar. Diğer tüm Yahudi vatandaşları gibi, zar zor nefes alabildikleri, o sıkış tıkış trenlerle Auschwitz-Birkenau’ya gönderildiler. Gelir gelmez, duş alacaksınız, temizleneceksiniz, çıkınca da sizlere temiz elbiseler, güzel yemekler vereceğiz diye kandırılıp çırılçıplak bir duşa sokuldular. Ne olduğunu anlayamadan binlerce kişiye gaz verildi. Oradaydım. Yanlarındaydım hepsinin. İşittim her şeyi. Ağlamaları, haykırışları, çığlıkları, itiş kakışları, bütün o dehşet ve ızdırabı. Ölüp ölüp dirilen adam çok fena korkmuştu. Anne ve babasının elini tuttu. Gözlerini yumdu ve her şey birkaç saniye içinde bitti. Benimleydiler artık. Birkaç dakika içinde upuzun, devasa bir kuyruk oluştu peşim sıra. Yolculuğa hazırdılar artık.

Bir başka zamanda Amerika’da orta halli bir ailenin çocuğu olarak tekrar doğdu ölüp ölüp dirilen adam. Yine savaşın arifesinde doğmuştu ve ilk gençlik dönemlerinde tüm dünya amansız bir savaşa tutuşmuştu. Tek hayali büyüyünce bir asker olmaktı. Tüm arkadaşları orduya yazılmıştı savaş patlak verince. Özgür bir dünya istiyordu o da. Gerekli bir savaştı bu ona göre. Haklı bir savaştı. Dünyadaki tüm bu zalimliği, alçaklığı, faşistliği engellemek tek amacı olmuştu artık. Dünya bu haldeyken ne sevginin, ne dostluğun, ne mutluluğun anlamı vardı. Temizlenmeliydi tüm alçaklar. Dünya kirlerinden arınmalı, tüm pislikler bir daha geri dönmeyesiye tarihin karanlık sayfalarına gömülmeliydiler. İnsanlık adına yeni bir sayfa açılmalı, herkes huzurla yaşamalı, sevdiklerinin yüzüne utanmadan bakabilmeliydi. O yıllarda yine listelerimin çokluğundan başımı kaşıyamıyordum. Zorlu eğitim sürecinden sonra nihayet cepheye, Fransa’nın Normandiya kıyısına çıkarma yaptı ölüp ölüp dirilen adam ve arkadaşları. Kod adı D-Day’di bu operasyonun ve savaşın gidişatında hayati bir önem taşıyordu. Harekât sabahının o duru, güzel, aydınlık, tertemiz havası dünyanın bu karanlık, öfkeli, acımasız atmosferine nasıl da acıklı bir tezat oluşturuyordu. Büyük bir çıkarma gemisindeydi ölüp ölüp dirilen adam. Kumsala adım atınca gördüğü manzara karşısında az daha aklını oynatacaktı. Kopan eller, bacaklar, ortalığa dağılan iç organları, kusmalar, bağırışlar, inlemeler. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Askerlerin çoğu çocuktu daha. Anne, anne diye bağırıyorlardı yerlerde can çekişenler. Ama anneleri onlara yardıma gelmeyecekti. Akıl almaz bir kaostu. Dünyada cehennemi yaşamak bu olmalı diye düşündü o an ölüp ölüp dirilen adam. Alman makineli tüfeklerinin sizi listeme eklemek için can attığı, kurtulma şansınızın çok az olduğu mermilerinden kaçıp bir sipere gizlendi. Yanında birkaç arkadaşı daha vardı. Tam siperden kafasını çıkarıp düşmana ateşle karşılık verecekken kafasına bir kurşun isabet etti. Güm diye bir metal sesi gelmişti. Bir an şaşırdı çünkü hayattaydı hâlâ. Kafasındaki miğfer onu kurşundan korumuştu. Tam o sırada bir anlık dalgınlıkla miğferini çıkarıp kurşunun geldiği yere bakmak istedi. Bir kez daha kurşun gelebileceğini hiç düşünmemişti. Bir kurşun daha isabet etti kafasına. Bu sefer metal sesi yerine, dağılan, vıcık vıcık bir beyin sesi duydum. Tam kafasından isabet almıştı. Miğferi elinde yere yığıldı. Oradaydım bende. O siperde onların başında zamanın geçmesini bekliyordum. Çoğu listemdeydi. O kırmızıya boyanan kıyılardan binlerce gencecik oğlan götürdüm yanımda o gün boyunca. Hepsi üzgün, buruk ve acı dolu bir şekilde takılmışlardı peşime. Tarih 6 Haziran 1944’tü.

Ölüp ölüp dirilen adam diğer hayatlarından birinde Doğu Afrika’da, Etiyopya’da bir mağarada elli kişilik bir kabilenin üyesi olarak gözlerini açtı. Ülkenizi, milletinizi, ailenizi, kaderinizi seçemiyordunuz. Atmosferde başıboş dolanan, neden orada olduğu tamamen şansa kalmış, rastgele fırlatılmış yıldızlar gibi geliyordunuz dünyaya sanki. Patronumun umurunda değildi bu. Tek yaptığı oturup izlemek ve bana bitmek bilmeyen listeler göndermekti onun. Bende emir kuluydum. Nasıl karşı gelebilirdim ona? Bazen istemeden bile olsa görevimi yapıyordum. İnsanlar beni zalim, acımasız, onları götürmekten büyük bir zevk duyan, ruh hastası birisi falan sanıyorlardı sanırım. Asırlardır deliler gibi korkmuşlardı benden. Benim düşüncem bile onlarda bir tiksinti, bir bulantı, bir dehşet oluşturuyordu. Ama dediğim gibi ben yalnızca işimi yapıyordum. Onları hayal bile edemeyecekleri yerlere götürecek, bu uzun yolculuklarında onlara eşlik edecek bir elçiden başka biri değildim. Biz asıl konumuza geri gelecek olursak şayet; açlık kol geziyordu Afrika’da. Her köşede sefalet, acı, perişanlık ve gözyaşı vardı. Ölüp ölüp dirilen adamın doğumundan itibaren hatırladığı birkaç şey yalnızca kendine benzeyen, feryat figan ağlayan kardeşleri ve o bastırılamaz açlık hissine bağlı olarak her zaman midesinden gelen gurultulardı. Doğru düzgün beslenemediği için günün birinde vücudu iflas etti küçük çocuğun. 2-3 yaşında ya var ya yoktu. Oradaydım yine. Onun gibi binlercesini götürmüştüm Afrika’dan. Ağlıyordu. Elinden tutmuştum. “Üzülme” dedim. “Senin hiçbir suçun yok. Dünya işte böyle adaletsiz bir yer. Göklerdeki yaşlı amcanız seni krallığında mutlu edecek ve karnını doyuracak. Mutlu olmayı ilk kez orada tadacaksın. Korkma. Haydi takıl peşime gidelim.”

Belçika’da Brüksel’de başlamıştı bir diğer yaşamı ölüp ölüp dirilen adamın. Küçükken hep bir futbolcu olmayı düşlemişti. Olabilirdi de. Yetenekliydi. Çalışır, azmeder ve başarabilirdi. Ama lise takımındayken bir maç esnasında aşil tendonu kopmuş, o da bir dizi ameliyattan sonra hayallerine veda etmek durumunda kalmıştı. Buna rağmen futbol onun için bir tutkuydu her zaman. Hiç küsmemişti dünyaya. Hiçbir zamanda bırakmadı maçları izlemeyi, futbolcuları takip etmeyi, sevdiği takımlara deliler gibi tezahürat etmeyi. Derken bir gün Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası final maçı kendi ülkesinin başkentinde oynanacaktı. Hayatının en heyecanlı günlerinden biriydi. Sabah erkenden kalkıp maçın oynanacağı Heysel Stadına gelmişti. Yerinde duramıyordu. İngiliz ve İtalyan seyirciler gelmişti. Dünyanın gözü bu müsabakanın üzerindeydi. Büyük bir şenlikti. Stad tıklım tıklımdı. Dünyanın iki güzide kulübü, Juventus ile Liverpool karşı karşıya gelecekti. O gün bende oradaydım. Elimde de bir kez daha yukarıdan gönderilen bir liste vardı. Futbol sevgi, dostluk, kardeşlik, dayanışma ve barış olmalıydı. Ne kadar da rakip taraftarlar olsalar bile birbirilerine sataşmamalı, hakaret etmemeliydiler. İngiliz taraftarlar ile İtalyanlar arasında karşılıklı sataşmalar, kavgalara dönüşünce çıkan arbedede tribünün arkasındaki duvar dayanamadı ve çöktü. Ölüp ölüp dirilen adamda şans eseri orada İtalyanlarla birlikte izlemek istemişti maçı. Bana orada yakalandı işte. Kaçamadı. Kurtulamadı. Sıkıştı orada. Ve son nefesini verdi. Büyük bir trajediydi. O gün tam 39 kişiyi yanımda götürdüm oradan. Tarihler 29 Mayıs 1985’i gösteriyordu.

Bu seferde bambaşka bir yaşamda, Fransa’da, işçi kesiminden gelen bir ailenin oğlu olarak doğmuştu ölüp ölüp dirilen adam. Gönülden bağlı olduğu ülkesinin bayrağında bulunan o üç rengin; mavi, beyaz ve kırmızının yani özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarının birer hayalden ibaret olmadığını dünyaya kanıtlamak istercesine gösterilere, öğrenci hareketlerine, grevlere, protestolara katıldı. Ezilmişlere, emekçilere, hakkını arayan işçilere destek verdi. Bir isyandı bu. Bir başkaldırıydı. Bir adalet arayışıydı. Tüm dünyaya sıçramıştı olaylar bir avuç öğrenci sayesinde. Daha adil, demokratik, insanca bir yaşam istiyordu herkes. Dünya bütün bu yasaklardan, baskılardan, zulümlerden, gericilikten, savaştan, faşizmden, bu vahşi kapitalizmden bıkmıştı artık. Yaşamlarınızı çalıyor, mutluluğunuzu satın alıyorlardı. Onu geri almalıydınız. İnsanın insan gibi yaşayacağı günler gelecekti elbet. Gücü elinde bulunduranlar değişecek, daha iyi insanlar ülkeleri yönetecek, kazanan her zaman zenginler olmayacak, fakirler hep yerin dibine gömülmeyecekti. Ölüp ölüp dirilen adam hayatının en güzel zamanlarını geçirdi bu direnişte. Bir sevgilisi vardı. Tüm gösterilerde onunla yan yana, omuz omuza, el eleydiler. Hayatının aşkıydı. Paris’te bir milyonun üzerinde kişinin arasında yürüyüşlere destek vermişlerdi beraber. O hengamede atılan bir biber gazı nefesini kesti genç adamın. Bir anda tüm vücuduna yayılan bir sıcaklık hissetti. Sol kolu uyuşmaya başladı. Yanındaydım. Gözlerinin içine bakıyordum. Tanımıştı beni ama korkusuzdu. Başına gelecekleri biliyordu. Çoğu insanın aksine gözlerinde bir korku, bir hüzün ya da bir kederden eser yoktu. Zafer vardı gözlerinde. Bir direnişçinin gözleriydi bunlar. Umutluydu. Geleceğe ve insanlara inancı tamdı. Dünyanın bir gün değişeceğine inanıyordu. Sevdiği kız üzerine kapaklanmıştı. Yırtınarak ağlıyor, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Dünya başına yıkılmıştı sanki. Genç kızın, ruhunu bana teslim etmek üzere olan sevgilisinden son duyduğu sözler şunlar oldu: “Devrim! Seni seviyorum!” Bir bahar günüydü bunlar olduğunda. 1968’in Mayıs ayıydı.

Dirilip, tekrar dünyaya geldiği bambaşka bir hayatında bir aktördü kahramanımız. Dünya çapında tanınmış bir yıldızdı. Televizyonlar onunla röportaj yapabilmek, dergiler onu kapak yapabilmek, film şirketleri onu kendi filmlerinde oynatabilmek için adeta yarışıyordu. Filmler, diziler ve reklamlardan trilyonlar kazanıyor, pahalı, lüks bir hayat sürüyordu. Son filmi Ölüm Meleği’nin çekimleri sırasında sete yanlışlıkla sokulan bir tabancanın namlusundan çıkan kurşun onu hayattan kopardı ve bana teslim etti. Bütün dünya yas tuttu. Daha 28 yaşındaydı.

Bir başka yaşamında ise varlıklı, burjuva bir ailenin tek çocuğu olarak İngiltere’de doğmuştu ölüp ölüp dirilen adam. Ülkesindeki o kapalı, kasvetli, sürekli yağmur yağan havaya rağmen her şeyi satın alma gücünden dolayı hayat sahnesi onun içi her zaman güneşli, pozitif, cıvıl cıvıl, umut dolu, piknik gibi bir yer olmuştu. Her ne kadar bir hayat arkadaşım olsa iyi olur dese bile elini sallasa ellisiydi ve bu yüzden yıllarca bekâr kalmayı tercih etmiş, maceralarla, eğlenceyle, dünyanın bütün hazlarıyla, keyfiyle dolu güzel bir hayat yaşamış, dünyayı gezmiş, biriktirebildiği kadar dost, sevgi ve bunun yanında çuvallar dolusu para biriktirmiş, hayattan beklediği her şeye sahip olmuştu. Tamda 52 yaşına gireceği gün doğum gününü dışarıda, bir pub’da arkadaşlarıyla kutlamaya karar vermiş, o gün deliler gibi eğlenmiş, kör kütük sarhoş olmuştu. Dışarıya bir sigara molası vermek için çıktığında ise başı dönmüş ve adımını attığında önünde açık bırakılan logar kapağını göremeyince içine düşmüştü. Shakespeare gibi doğduğu gün almaya gelmiştim bende onu. Kaderin bir cilvesi demiştiler buna arkasından üzülen arkadaşları. Ama cilve falan dinlemezdi işverenim. Bekletmeyi, umut vermeyi, lafı dolandırmayı sevmezdi. Ani olurdu çoğu kararı. Birden arardı beni. Zamanı gelenlerin listesini almamı, işimi çarçabuk bitirmemi tembihlerdi.

Farklı farklı hayatlarda tekrar dünyaya dönüyordu ölüp ölüp dirilen adam. Yıllar geçse bile her seferinde tekrar karşılaşıyordum onunla. Bu seferde İsviçre’de babadan zengin bir çocuk olarak doğdu. Yediği önünde, yemediği arkasında, ülkenin bütün hazineleri elinin altında, rahatına diyecek olmayan bir hayat bahşedilmişti ona. Bir gün İsviçre Alpleri’nin yüksek doruklarında kızak yaparken düşüp boynunu kırdı. Onun gibi milyarlarca kişinin listesi vardı elimde. Çok dakiktim. Randevularıma asla gecikmezdim. Işık hızında seyahat ederdim. Aynı anda her yerde olabilirdim. Bu zengin, genç, züppe, başına buyruk oğlanı düşündükçe aklıma, gelip geçici insanoğlunun, hayatın sanki parayla pulla çok daha rahatlayacak, her şey garanti altına alınacak gibisinden yaygın inanışı geliyordu. Ama hep yoksullara gitmezdim ki ben. Beni gönderenin zengin ya da fakir ayrımı yoktu. Bunun özellikle altını çizmek isterim. Ben her an herkese gelebilirdim.

İşte Monaco’da doğup, biraz büyüyünce Porsche arabasıyla takla atan hız ve spor araba tutkunu genç prens buna başka güzel bir örnekti. Ben zenginlere de giderdim. Mal, mülk, zenginlik, varlık hiç kimseyi kurtaramayacaktı.

Monte Carlo’da boğazına kadar borca batan ve peşinde mafya olan bir kumarbazdı başka bir hayatında o adam. İyice boka batmış, işin içinden çıkamamıştı bir türlü. Yaptığı son şey, cebinde kalan son parasıyla bir silah alıp tetiğe basmak olmuştu. Yanındaydım o sabah. Oradaydım. Beyni bütün otel odasına, halılara, aynaya, televizyona, mini bara saçılmıştı. Bazen çok düşüncesiz oluyordu şu insanlar diye düşünmüştüm. Temizlikçilere iş çıkarmamak adına intihar etmeden önce en azından ortalığa bir çarşaf sermesinde fayda vardı.

Çin’de bir aile babası oldu adamımız yüzlerce kez dünyaya yeniden geldiği yaşamlarının birinde. İnsan hayatının hiçbir değeri yoktu dünyanın belli bölgelerinde. Listem özellikle buralarda çok kalabalık olurdu. Ucuzdu her şey. Sömürülürdü insanlar. Fakirlik, yoksulluk, ve açlıktan kıvranıyorlardı bu bahsettiğim aile. İçler acısıydı. Meteliğe kurşun atıyorlardı. Babanın canına tak etti bir gün. Kendi, eşi ve iki küçük çocuğu siyanür içerek intihar edeceklerdi. Orada olacaktım. İşim buydu. Belki daha iyi bir yerlere götürecektim onları. Belki kimileri için bu dünyadan daha iyi bir yerlerde mümkündü. Ama bunu bilemezdim. Bundan sonrası benim boyumu aşardı. Emirler yüksekten gelirdi. Benim görevim yalnıza götürmekti. O büyük kapıya kadar teslim etmekti onları. Gerisine karışmazdım hiç.

Yıllar sonra bir gün ruhu başka bir bedende uyanmıştı ölüp ölüp dirilen adamın. İtalyan bir göçmendi bu kez. New York’a yerleşmiş, kendi çapında küçük bir iş kurmuş ve ruh ikiziyle, dünyanın en tatlı kadınıyla karşılaşmıştı. Hayat bundan daha iyi gidebilir miydi ki? Bugün hayatının en önemli günlerinden biriydi. İşte gelip çatmıştı bu büyük gün. Bu akşam sevdiği kıza evlenme teklif edecekti. En parlağından, gösterişli bir yüzük almıştı. Güzelde bir yemek yiyeceklerdi. Orkestra’ya da doğru zaman gelince yanlarına gelip en sevdikleri şarkıyı çalmaları için birkaç gün öncesinden iyi bir bahşiş vermişti. İki kişilik rezervasyon yaptırdığı restoranı görmek için sabah erkenden oraya gitti. Sevinçten içi kıpır kıpırdı. Neredeyse kanat takıp uçacaktı. Ama başka bir şekilde uçtu. Yanındaydım uçarken. Kanatları yoktu insanoğlunun. O günkü saldırılarda üç bine yakın kişiyi götürdüm yanımda. O İtalyan göçmenle birlikte 110. kattaki restoranda bekliyordum. Gerçekleşmeyecekti düşü. Gelmeyecekti o muhteşem gece. Onun yerine alevler, duman, sis ve acı çığlıklar gelecekti. Boğulmamak için kendini pencereden aşağıya bıraktı ölüp ölüp dirilen adam. Dumandan nefes alamamakla, birkaç saniye nefes almak ama 110. Kattan aşağı çakılmak ve bir domates gibi ezilmek arasında bir seçim yapsaydınız siz hangisi seçerdiniz? Başka bir çıkış yolu yoktu oradaki insanların. Sevgilisine veda bile edememişti. Beni unutma diyememişti. Oradaydım. Hepsine şahit oldum. Büyük bir yüktü o kadar insanı beraberimde götürmek. Bazen bu işten istifa edesim geliyordu. “Korkmayın, üzülmeyin” diyebildim kısık sesle o çaresiz insanlara. “Hepsi geçti, gitti artık.” 11 Eylül 2001’i gösteriyordu tarih.

Günün birinde ölüp ölüp dirilen adamı Japonya’dayken almaya gittim. Karşıdan karşıya geçerken hafifçe bir araba çarpmıştı adama. Burnu bile kanamamıştı. Yanına birkaç kişi geldi ve eğer ayağa kalkmazsa sigortadan yüklü miktarda para alabileceğini söylediler. Adamda yerde yatmaya devam etti. Oradaydım. Olan biten her şeyi gözlerimle gördüm. Adam yerde yatarken araca dönen şoför bir anlık dalgınlıkla adamın yerden kalktığını zannedip arabanın kontağını çalıştırdı ve frene bastı. Adamın üzerinden geçti. Asfalta yapıştı adam adeta. Bütün kemikleri kırıldı. Birkaç dakika içinde gördü beni. Yanımdaydı. Kendi bile inanamadı öldüğüne. Uzaklaşıp gittik olay mahalinden.

Miadını doldurduğu haberini alınca yine ışık hızıyla vardım hemen Kanada’ya, ölüp ölüp dirilen adamın yanına. Gençten bir adamdı. İşsiz, güçsüz, başıboş bir şekilde bir parkta geziyordu o gün. Parkın hemen yanında bir göl vardı. Küçük bir kızın çırpındığını gördü gölde. Kimsecikler yoktu etrafta. Hiç düşünmeden göle atladı adam. Kızı kıyıya kadar iteklemeye çalıştı. Küçük kız aniden doğrulup gölden çıkmayı başardı. Ama adam baya geride kalmıştı. Dalgalar geldi götürdü onu. Yavaş yavaş batmaya başladı. Çırpındı ama kurtarmaya gelecek kimse yoktu. Yüzme bilmiyordu. Biraz kurumasını bekledim ve oradan ayrıldık.

Hayvanları çok seviyordu bir Hintli olarak yeniden dirildiğinde. Bir sirkte çalışmaya başladı bu yüzden. Hayvanlara çeşitli numaralar öğretiyor bunları da halka sergilemekten büyük mutluluk duyuyordu. Jumbo diye bir fil vardı sirkte. Göz bebeğiydi. Evladı gibi bağlıydı ona. Birlikte ne badireler atlatmış, sirkleri ne güzel gösterilere, şovlara ev sahipliği yapmıştı. Bir gün hastalandı canından çok sevdiği Jumbo. Kabız oldu. Eğer tuvaletini yapamazsa ölebileceğini söyledi veteriner. Çok üzüldü ölüp ölüp dirilen adam. O an yanındaydım. Listeme çoktan düşmüştü. Hayvana 20 kutu müshil verdiğinde de yanındaydım. Adamın, hayvanın arkasına geçip acaba yapabilecek mi diye beklemeye başladığında ve orada uyuya kaldığında da yanındaydım. Jumbo dışkıladığında da yanındaydım. Ölüp ölüp dirilen adam kilolarca dışkının içinde boğulduğunda da hâlen yanındaydım. “Bir an önce temizlen ve gidelim” dedim ona, alışılmadık bir bakış atıp, bıyık altından gülerek: “Burası feci kokmaya başladı.”

Gördüğünüz üzere sayısız kere öldü, sayısız kere dirildi ölüp ölüp dirilen adam. Hiçbir seferinde bir önceki yaşamını hatırlayamadı. Her seferinde yanındaydım. Her seferinde ona eşlik ettim. Zengin, fakir, iyi, kötü, mutlu, mutsuz, yaşlı, genç, siyah, beyaz, uzun, kısa, güzel ya da çirkin benim için hiç fark etmiyordu. Ben yalnızca üzerime düşeni yapıyor, en yukarıdan gelen emirleri uyguluyordum. Zamanın başlangıcından bu yana herkes listemdeydi. Kaçış yoktu. Kimse beni aklına bile getirmiyor, ben yokmuşum gibi birbirinin kalbini kırarak, iki yüzlülük yaparak, çalarak, çırparak, yalanlar söyleyerek, yakarak, yıkarak, katlederek, savaşlar çıkararak, tahrip ederek, zarar vererek, cinayetler işleyerek yaşayıp gidiyordu.

Son olarak yeni hayatına, şu anki, güncel hayatına Türkiye’de Ankara’da doğarak tekrar başladı ölüp ölüp dirilen adam. Uzun süren bir ayrılıktan sonra tekrar barışan ana ve babasının birleşmesinin şerefine adını Barış koydu ağabeyi. 30 Haziran 1983’ü gösteriyordu tarihler. Canından çok sevdiği bir ailesi oldu Barış’ın. Dünyanın en şanslı veledi sayıyordu kendini böyle bir aileye sahip olduğu için. Çok büyük hırsları, tutkuları olmadı. Basit zamanları sevdi. 90’lı yıllarda bütün zamanların en güzel çocukluğunu, yılbaşlarını, bayramlarını, o unutulmaz yazlarını yaşadı. Birkaç kişiyi sevdi yürekten ömrü boyunca. Çoğu evlendiler ya neyse. Hayat işte. Bir gün büyüdü Barış. Çocukluğunu özledi yıllar geçtikçe. Hep geçmişe özlem duydu. Tekrar çocukluğuna dönmek istedi her fırsatta. İçinizdeki o çocuğu öldüren, ruhunuzu kemiren, bir an önce büyümenizi isteyen herkesten, bu zalim dünyadan buz gibi soğudu. 28 Nisan 2016 günü Barışlara yolum düştü benim. Yanındaydım. Hiç beklemiyordu bunu. Kim beklerdi ki beni zaten? Babasının ölmesini kim beklerdi sorarım size? Nasıl da kederliydi gözleri. Bir boşluk çökmüştü kalbine. Aldım götürdüm sevgili babasını. Öldü o gün Barış’ta. Çünkü babası öldüğü gün herkes bir parça ölürdü. Hayat sözde devam ederdi işte. Babası ölen tüm çocuklar yaşayan bir ölüye dönüşürdü. Ama bir yandan da tekrar doğar, dirilirdiniz artık farkında bir insan olarak ölümün. Tanımıştı artık beni Barış. Farkındaydı. Babası üzerinden empati yapmıştı yüzyıllar boyunca götürdüğüm tüm insanlarla. Saygı göstermiş, değer vermişti onlara. Anlamıştı onları. Kavramıştı beni. İdrak etmişti dünyanın tek gerçeğini. Daha önceki yaşamlarını tahmin etmişti. Bir sonraki yaşamında, kim bilir, nerede, nasıl ve ne zaman doğacaktı?

Öykünün sonuna geldim böylelikle. Size anlattıklarımın tamamı gerçek. İnanıp inanmamak size kalmış. Beni hâlâ tanıyamadınız mı? Açın bir gazeteye bakın. Televizyondaki haber bültenlerini izleyin. Çok uzağa gitmeyin. Çevrenize bakın. Ailenize, dostlarınıza, komşularınıza. Ben her yerdeyim. Eğer yine çıkaramadıysanız size kendimi takdim etmeme izin verin. Ölümdür benim adım. Azrail der bazıları. Ölüm meleği diye bilinirim. Yaradanın baş hizmetkârıyım. Dünyanın tek gerçeğiyim. Asla yalan söylemem. Doğrudur acı getiririm. Ama huzurda bulursunuz bazen. Anlayışlı ve sabırlıyımdır kendimce. Hiç korkulacak biri değilimdir aslında. Talimatları uygulayan bir emir kuluyumdur yalnızca. Vaktinizi çaldıysam beni bağışlayın. Günün birinde hayatınızı da çalacağım. Yollarımız elbet kesişecek. Zamanı geldiğinde bizzat tanışacaksınız benimle. Ziyaretinize gelecek, yanı başınızda bekleyeceğim. Beni gördüğünüzde tanıyacaksınız. Unutmayın, o güne dek gözüm hep üzerinizde olacak. Alacakaranlık Kuşağı’nda, bugün ve ebediyen, ölüp ölüp dirileceksiniz benimle…

BARIŞ BELDEK

12.05.2022

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑