YARIM KALAN BİR RÜYA

Bayramdı yine. Şehir boşalmıştı. Bomboş sokaklarda geziniyordum. Kimsecikler yoktu. Yalnızdı şehir benim gibi. Terkedilmişti sanki. Şehri en çok bayramlarda seviyordum. Birden telefonum çaldı gezerken. Annemdi. Dört porsiyon yemek almamı istedi akşam için. Güzel yapsınlar dedi. Yemeklerden biri kendineydi, biri ağabeyime, diğeri de bana. Peki kalan bir porsiyon kimeydi acaba? Söylemedi. Herhalde diye düşündüm. Sormaya korktum. Yemekte dört kişi olacaktık demek ki. Alabilirsen biraz da tatlı al oğlum dedi. Bir bayram sofrası kuracak, ailecek beraber olacağız demekti bu. Nasıl da mutlu olmuştum. İçim sevinçle dolmuştu. Eski mahallemde oturuyorduk. Her şey çok ama çok güzel olacaktı bu gece. Hissedebiliyordum bunu. Bu bayram akşamı hep beraber afiyetle bir yemek yiyecek, çay ve kuruyemiş eşliğinde sohbetler edecek, eğlenecek, televizyonda bayram programlarını izleyecektik. Keyfimize diyecek olmayacaktı.

Hemen en sevdiğim lokantaya gittim. En güzellerinden dört porsiyon yemek ve tatlı siparişi verdim. Hazırlanması biraz sürer dedi garson. Ben o zaman beklemeyim siz eve gönderin lütfen dedim. Adresi verdim.

“Annem özellikle tembih etti. Size zahmet güzel bir şeyler olsun. Mükellef bir bayram sofrası hazırlayacağız.”

“Merak etmeyin” dedi garson gülümseyerek. “Biz eve göndeririz. İkramları da unutmayız. İyi bayramlar.”

Lokantadan çıktım. Hayaller kuruyordum. Ne güzel bir gece olacaktı! İçim neşeyle doluydu. Sevinçten koşa koşa bile gidebilirdim eve. Ama evimiz biraz uzaktı. Ben gidene kadar siparişler gelebilirdi. Bekletmek istemezdim evdekileri. Bende siparişlerden önce çarçabuk eve ulaşmak için bir taksiye bindim hemen lokantanın karşısından. Tam taksiye binmiştim ki bir alarm sesi duydum.

Her sabah çalan alarmım çalıyordu yine acı acı. İrkildim birden. Uyandım. Üzüntülüydüm. Tatlı bir rüyadan uyandığınızda kalbinize kadar nüfuz eden bir üzüntü baş gösterirdi hemen. Trajik bir şekilde bir bayram daha bitmişti. Bugün işbaşıydı. Bir hüzün kapladı her yanımı. Tatsız tuzsuzdu her şey. Yataktan zor kalktım. Gittim üzerimi değiştirdim. Yarıda kalmıştı rüyam. Sonu bağlanmadan biten rüyalardan biriydi. Rüyalar bile belli belirsizdi. Artık hiç bir şey mutlu sonla bitmiyordu sanki. Rüya devam etseydi evde neler olabilirdi acaba? Ailemle geçireceğimiz o güzel gece gerçekleşecek miydi? Annemi mutlu edebilecek miydim? Güzel bir sofra kurabilecek miydik? Mazideki bayramlar gibi mi olacaktı? Ya o, evet doğru ya, ya o dördüncü porsiyon yemek kime aitti acaba? Düşünmeden edemiyordum.

Bunları merak edip dururken iş yerime vardım. Herkeste bayram tatilinin bitmesi ve tekrar işe gelinmesiyle yoğun bir moral bozukluğu var gibiydi. Suratlar asıktı. O gün tüm sabah rüyamı düşünerek geçirdim. Tatlı bir hüzün veriyordu bana bunun düşüncesi bile. Unutmak istemiyordum. Öğrenmek istiyordum bu rüyanın sonunun nereye varacağını. Peşinden koşmak istiyordum. Tekrar görür müydüm acaba bu rüyayı? Ya da kaldığım yerden devam eder miydi rüyam? Rüyaların eski video oynatıcılar gibi kumandası yoktu ki. İleri ya da geriye saramıyordunuz. Aynı rüyayı tekrar görmekte çok uzak bir ihtimaldi. Rüyalar kaldıkları yerden devam etmezdi. O an bir karar verdim. Bu rüyayı gerçekleştirecektim. Eski mahallemize, evimize gitmek istiyor, hayallerimi süsleyen, rüyalarıma giren o eski bayram soframızın, etrafımda en sevdiğim insanlarla birlikte tekrar kurulu olmasını umuyordum.

Gün boyunca bunu planladıktan sonra o gün işten çıkar çıkmaz rüyamı gerçekleştirmeye koyuldum. Rüyayı yaşatmak, ona nefes aldırmak, ete kemiğe bürümek için o en sevdiğim lokantaya gittim. Tam da rüyamdaki gibi en güzellerinden dört porsiyon yemek ve dört kişilik tatlı söyledim. Eski mahallemizdeki evimizin adresini verdim.

“Şöyle güzel bir şeyler olsun” dedim görevliye. “Krallara layık bir bayram sofrası kuracağız.”

İçimde bir sevinç, bir umut, bir coşku ile çıktım lokantadan. Rüyamdaki gibi lokantanın karşısındaki durakta bekleyen ilk taksiye binip dosdoğru eski mahallemize gitmesini söyledim.

Gidince neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ama içimde bir ümit vardı. Yerimde duramıyordum. Nasıl özlemiştim eski mahallemi. Annem kapıyı açacaktı. Sarılacaktık. Siparişlerimiz gelecek, annem sevinecekti. “Sen dünyanın en güzel sofralarına layıksın” melek annem diyecektim. Sonra birlikte sofrayı hazırlayacaktık. Tüm aile muhabbet edecek, hoşça vakit geçirecektik. Hayallerimdeki gibi dolu dolu bir bayram yaşayacaktık.

Taksi evimin olduğu mahalleye girince heyecanım daha da arttı. Nihayet gelmiştik. Hemen taksiciye ücretiyle birlikte iyi de bir bahşiş bırakarak iyi bayramlar diledim ve güle oynaya evin yolunu tuttum.

“Al bunu çocuklarına bir şeyler alırsın.”

Mis gibi bir bahar günüydü. Akşamüstü olmasına karşın hava apaydınlıktı henüz. Günlük güneşlikti her yer. Kuşlar cıvıldıyor, burnunuza çiçek kokuları geliyor, bahçelerdeki fıskiyeler yemyeşil çimleri suluyor, doğa bütün neşesini ve sevincini bir bayram edasıyla gözler önüne seriyordu.

Mahalleme tam yeni girmiştim ki eski oyun parkımızı göremedim. Yerine bir araba garajı yapmışlardı. Ne güzel zamanlarımız geçmişti burada. Maçlar yapar, oyunlar oynar, geceleri oturur çekirdek çitler, kola içer, saatlerce konuşurduk arkadaşlarımla.

Bir dut ağacımız vardı hemen parkın yanında. Yazları çocukken delicesine sallardık o ağacı ve hayatınızda yiyip yiyebileceğiniz en lezzetli dutları toplayıp poşetlere koyardık. Tadına doyum olmazdı o dutların. Kesmişlerdi ama o ağacı. Biraz daha mahzunlaştım onu da göremeyince.

Bir bakkalımız vardı köşede duran. Küçük bir esnaftı. Hoş sohbet, güler yüzlü, dürüst, sabırlı bir adamdı. Durumu olmayanlara yardım eder, borca yazar, ödemeleri içinde insanları sıkıştırmazdı. “Ne zaman eliniz bolarırsa verirsiniz.” Hemen karşısındaki yerde de mahallenin kasabı vardı. Doya doya yerdik her istediğimizi. Hayat bu kadar acımasız, bu kadar zalim, bu kadar pahalı değildi o zamanlar. Basit zamanlardı. İyi niyetli, alçakgönüllüydü insanlar. Para dediğin el kiriydi. Kimse paraya tapmazdı. İki dükkânda kapanmış ve yerlerine bir telefoncu, bir de kuaför açılmıştı.

Eve doğru hızlı adımlarla gidiyordum. Mahallede oturan bir sevdiğim vardı çocukken. Hemen kafamı kaldırıp balkonlarına baktım. Kim bilir kimler oturuyordu şu an evlerinde. Evlenmişti. İki tane çocuğu vardı. Ona küçükken o çocuk yüreğimle mektuplar yazar, her sabah servisi beklediği yere şıpsevdi sakızları bırakırdım. Deliler gibi âşıktım ona. Arada bir yazları memleketine giderdi. Yazları onsuz geçmezdi. Hayat çekilmez bir hal alırdı o olmayınca. O dönünce benden mutlusu da olmazdı. Balkona çıkardı ara ara. Uzaktan gözetlerdim onu. O zaman anlardım evde olduğunu. Döndüğünü. Bana yakın olduğunu. Bu bile hayatı daha çekilir hale getirirdi. İçimde bitmek tükenmek bilmeyen bir heyecan olurdu onunla karşılaşınca. Dünya onu barındırdığı için güzeldi. Katlanılabilirdi. Hayat onsuz anlamsızdı.

Biraz daha büyüyünce çocukluk aşkım taşınmıştı. Herkes yolunaydı. Hangi çocukluk aşkı sonsuza dek sürerdi ki? Filmlerde ve kitaplarda olurdu bu yalnız. Başka birine tutulmuştum bir müddet sonra. İlk gençlik yıllarımdı. Gizli gizli buluşurduk. Ailesinden çok çekinirdi. Omzuma yaslanırdı. Ellerinden tutardım. Saçlarını okşardım. Dilim döndüğünce onu etkilemeye çalışır, kitaplardan alıntılar yapar, başka biri olduğumu, hayata nasıl baktığımı, onu nasıl önemsediğimi bilmesini isterdim. Dünyada ondan güzeli yoktu sanki. Hele bir gülüşü vardı ki bir ömre bedeldi. O istese dünyanın sonuna kadar onu takip eder, bütün ömrümü ona adar, onunla mutlu olabilirdim. Duyduğum kadarıyla o da evlenmiş, çocukları olmuştu. Çoktan başka bir kente yerleşmişti.

Arkadaşlarım vardı. Çocukluk, gençlik günlerimi paylaştığım, maceralar yaşadığım, en güzel yazları bir su gibi harcadığım dostlarım. Dünyanın tüm zamanına sahibiz ve ne olursa olsun ayrılmayız, hep buluşuruz dediğim can yoldaşlarımdılar. Büyüdükçe, günler geçtikçe, görüşmeler seyrekleşmiş, herkes bir yol çizmişti kendine. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite arkadaşlıkları göz açıp kapayıncaya kadar bitmişti. Çoğu çoluk çocuğa karışmıştı. Ayrılmıştık. Başka yönlere savrulmuştuk. Zar zor kesişirdi eski dostlarla bir daha yollarınız. Fırsat bulunmazdı. Doğru düzgün aranmazdı, sorulmazdı. Unutulmazdılar belki ama hayat sürekli bir engel çıkarırdı karşınıza sanki. Yorgunluk, bıkkınlık, yaşam telaşı, geçim sıkıntısı, maddiyat. Eskinin iyi niyetli, inceliklerle dolu, empati yapabilen, hayattan zevk alan, günü yaşayan, yargılamayan, sorgulamayan, her şeyi paylaştığınız alçakgönüllü, gönlü bol arkadaşları büyüyünce birden değişirdi. İnsan değişirdi. Hepimiz değişirdik. Gaddardı dünya. Çocukluğun sonu, büyümeyle, değişmeyle başlardı.

Tam eve giderken bu düşüncelerle kafamı meşgul ediyordum ki birden aklıma geldi. Ölüm diye bir gerçek vardı bu zalim dünyada. Hayat dediğin neydi ki? Mahallemizde kaç kişi ölmüştü acaba? Kaç kişi güzel bayramlar, yılbaşılar, baharlar, yazlar görmüş ve bir gün hayata veda etmişti. Çocuktum çoğunu tanıdığımda. Çok garip geliyordu bu bana. Ben doğduğum yıllarda hayatının son demlerini yaşayan, hayata veda eden yaşlı insanlar vardı. Bense hayatımın başındaydım o zamanlar. Ben yaşlanınca, hayata veda etmek üzereyken ise benim yaşadığım o zamanı, çocukluğun en güzel yazlarını henüz yeni yaşayacak olanlar olacaktı. Bu hayatın döngüsüydü. İşte karşı apartmanda bir amca ölmüştü yıllar önce ben küçükken, biraz büyünce yan komşum bir teyze, sonra onun ailesinden başka biri, bir başka komşum bir sonraki sene, sonra bir diğeri, bir başkası ve bir ötekisi derken mahallemde kaç kişinin aramızdan ayrıldığının hesabını yapmakta zorlandım. Bu böyle sürüp gidiyordu. Her an acı haberler alabiliyordu insan. Hayatın bir parçasıydı bu. Eski mahallemi, o insanları, kaybettiklerimizi düşününce bir karamsarlık, bir hüzün, bir acı çöktü yüreğime. Ama kendimi koy vermemeliydim. Eve az kalmıştı. Gönlümü ferah tutmalıydım. Her şey çok güzel olacaktı bu akşam.

Nihayet evimin kapısına geldim. İşte çocukluğumun geçti daireydi burası. Ailemle yemekler yediğimiz, babam ve ağabeyimle maçlar izlediğimiz, ailecek film geceleri yaptığımız, balkonda geç saatlere kadar sohbet ettiğimiz, babamla sabahları tarih çalıştığımız, annemin mavi ilkokul kıyafetimi ve beyaz yakamı ütülediği, ilk kravat bağlamayı öğrendiğim, üniversiteyi ilk kazandığımın haberini aldığım, ne zaman gurbete, üniversiteye gitsem, evden ayrılsam bir an önce dönmek için can attığım, nice yılbaşlarımın, nice bayramlarımın geçtiği, nice doğum günleri kutladığımız, en sevdiğim kitapları okuduğum, ilk aşklarıma mektuplar yazdığım, ömrümün en güzel zamanlarının geçtiği, acı tatlı günler yaşadığım, bana hep bir sığınak olan evim, yuvam, başımı soktuğum vatanımdı burası benim.

Kalbim güm güm ederek zili çaldım. İçeriden bir çocuk sesi geliyordu. Bir an duraksadım ama zili çalmıştım artık. Ben kapıyı annem açacak diye bekliyordum ama neler olup bittiğini anlamadan küçük bir çocuk açtı kapıyı. Yüzü gözü çikolata olmuştu. Garip bir şekilde benim çocukluğuma benziyordu. İyi bayramlar dedi bana dili döndüğünce. Sonra küçük çocuğun yanına ondan epeyce büyük ağabeyi geldi. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Ağabeyimin çocukluğuna o kadar çok benziyordu ki! Yanlış dairenin kapısını mı çalmıştım acaba? Yıllarımın geçtiği evi tanımaz mıydım ben? Hayret doluydum. Bir rüyanın içinde bir rüyada mıydım yoksa? Kimdi bunlar? Benim çocukluğuma ve ağabeyiminkine sanki ikizlerimizmiş gibi benzeyen bu çocuklar? Afallamıştım. Bu esnada kapıya çocukların anne ve babası geldiler.

“Buyurun kimi aramıştınız?”

Genç sayılırdı adam daha. Saçları beyazlamamıştı henüz. Bıyıkları vardı. Uzun, yiğitçe, efendi bir adamdı. Gür bir sesi vardı. Babamın yıllar önceki haline benziyordu. Kalakalmıştım.

Kadınınsa gözleri gülüyordu. Uzun saçları, şirin ve minyon bir suratı, iyilik dolu bakışları, tatlı bir ses tonu vardı. Aman Yarabbi, annemin eski haline ne kadar da benziyordu!

“Pardon rahatsız ettim” dedim kekeleyerek. Şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı. “Herhalde yanlış eve geldim. Kusura bakmayın. İyi bayramlar.”

Kibar bir şekilde “önemli değil, iyi bayramlar size de” dediler. Apartmandan çıktım.

Bir anda hava değişti ben dışarı çıkınca. Mahallemize girerken günlük güneşlikti oysa ki her yer. Çıktığımdaysa güneş vardı yine, ama ısıtmıyordu. Yalancı güneş derdi annem ben küçükken. “Bu güneşe aldanma. Üstünü sıkı giyin de üşütme.” Tüm rüyaların boşa çıkması gibi aldatıcı bir güneşti. Üşümüştüm. Bütün hevesim kırılmıştı. Sonra birkaç saniye içinde hava daha da kapandı. Ortalık birden karaya çaldı. Kıyamet günü gibi oldu. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Bütün ağaçların yaprakları kurudu ve döküldü.

Mahallenin girişindeki kapının demirliklerine yaslandım. Sırılsıklam olmuştum. Betim benzim atmıştı. Midem bulanıyordu. Felaket bir haldeydim. Kederden gözlerim dolu dolu oldu.

Yavaş yavaş kafama dank ediyordu. Yanlış eve gelmemiştim ben aslında. Bu evde artık biz oturmuyorduk. Yıllar olmuştu buradan taşınalı. Annemin rüyamda söylediği dördüncü porsiyon yemek artık hiçbir zaman söylenmeyecekti. Yıllar önce bu dünyadan göçüp gitmişti babam. O bayram sofrasında bizimle olamayacaktı artık. Ne annem, ne ben, ne ağabeyim bir daha asla eskisi gibi mutlu olamayacaktık. Öyle güzel, öyle neşeli, öyle hayat dolu sofralar bir daha kurulamayacaktı. Artık ne bayramların neşesi, ne hayatın tadı tuzu kalmıştı. Tüm güzellikler sanki çocukluğumda kalmıştı. İnsanlar büyümüş ve değişmişti. Bütün ilk aşklarım evlenmiş, yuva kurmuş, uzaklara gitmişlerdi. Kimseden medet yoktu bu devirde. Soğuk, yabancı ve kaba bir dünyaydı bugünün dünyası. Babamı kaybettik kaybedeli, eski mahallemizden taşındık taşınalı, hiç bir şey yolunda gitmemişti.

Geçmişe, çocukluğunuza, eski mahallenize, eski bayram sofralarına, eski arkadaşlarınıza, eski aşklarınıza her ziyaret girişiminiz yarım kalan bir rüyadan ibaretti. Mutlu sonla bitmezdi. Dört mevsimin dördü de acı, hicran, hüzün ve keder dolu geçerdi. Yeniktiniz hep mazi karşısında. Buruktunuz. Ümitsiz, kayıp ve kırgındınız. Yüreğiniz delik deşikti. Yalnızca akıntıya karşı kürek çeker, aradığınız geçmişi asla bulamazdınız.

Mahallemden ayrılmadan önce son olarak, elinde şemsiyesiyle bir adam gördüm. Lokantadan söylediğim siparişleri getiriyordu. Çevirdim adamı hemen. “Bu yemekleri ben söyledim” dedim. Yemeklerin parasını ödedim adama.

“Götüreceğin evdeki insanlar bunları görünce şaşırabilirler. Onlara gelecekten bir dostun, bayramınızı kutladığını, sizleri çok sevdiğini, bunları kabul etmenizi ve afiyetle yemenizi rica ettiğini söyleyin lütfen. Başka da bir şey demeyin.”

Adam şaşırdı. Kafasıyla onayladı.  “Siz nasıl derseniz. Bana göre hava hoş.”

Yıllar önceki yuvamızdı kapısını çaldığım ev. Yıllar önceki bizdik o insanlar. Yanımızdaydı dördüncü porsiyonun sahibi. Sağdı babam. Annem neşe doluydu. Biz keder nedir bilmezdik. Bir bayram günüydü. Güzel bir sofra kurulacaktı. Hepimiz çok mutluyduk. Bu bayram geçmişte onlara aitti. O günlerdeki mutluluğumuzun bir ömür boyu süreceğini, bizi hiçbir şeyin ayıramayacağını düşünürdüm. Benimkisi yalnızca yarım kalan bir rüyaydı. Rüyadan uyanmıştım günün birinde.

Bir Alacakaranlık Kuşağı karakterine dönüşüyordum günbegün. Özlem ve kederle gözlerimi kapatıp, eski mahalleme, çocukluğuma ve sevdiğim insanlara her dönmeye çalıştığımda…

BARIŞ BELDEK

05.05 2022 – 09.05.2022

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑