GEÇMİŞİN HAYALETLERİ

Bayramın ilk günüydü. Bir gece önce heyecandan uyuyamamıştım yine. Bordo bir pantolon, beyaz bir gömlek, üzerinde o çok sevdiğim çizgi film kahramanı He-Man’in resmi olan bir ayakkabı almışlardı bana. Başucumda bunlarla uyumaya çalışmış, ertesi gün yapacaklarımı düşünerek tatlı tatlı hayallere dalmıştım. Bir an önce sabah olsun istiyordum.

Uzun ve bitmek bilmeyen bir gecenin ardından nihayet sabah oldu ve kalkar kalkmaz kıyafetlerimi giyindim. Yerimde duramıyordum. Alelacele kahvaltımı yaptıktan sonra saçlarımı taradım ve aynadaki çocuk halime son bir kez bakıp koşa koşa aşağıya indim.

Dışarıda hava sıcacık, aydınlık, günlük güneşlikti. Bayramdı bugün. Az buz bir şey değildi bu. İçim kıpır kıpırdı. Dünyanın en mutlu günüydü sanki. Bende dünyanın en mutlu çocuğuydum. Her gördüğüm insana gülümsüyor, iyi bayramlar diliyor, hepsi hakkında iyi şeyler düşünüyordum. Sevinç doluydum. Dünyayla barışıktım. Mahalleden arkadaşlarımla buluşacak, komşularımıza gidecek, şekerler, mendiller, harçlıklar toplayacaktık. Daha sonra harçlıklarımızla oyuncaklar alacak, doyasıya oyunlar oynayacak, muhteşem bir bayram geçirecektik.

Tam arkadaşlarımın yanına giderken birden bir kalabalık gördüm caddenin ortasında. Uçsuz, bucaksız, büyük bir sıra vardı. Sırada insanlar bekliyordu. Hepsi yan yana dizilmişti. Sıranın nerede bittiğini göremiyordum. Sırası gelen insanlar teker teker sarılıyor, kucaklaşıyor, gençler büyüklerin ellerini öpüyor, yaşlılar sevinç gözyaşları akıtıyorlardı. Herkes gönlünce bayramlaşıyordu. Bir sevgi hissettim onları böyle görünce. Hepsi daha bir insan gibi geldi gözüme. Kimsenin birbirine bir kini, bir nefreti, bir küslüğü, bir garezi yoktu sanki. Herkes neşeliydi, moralliydi, ümit doluydu. Dünya gerçekten bayram yeri gibiydi o an. Acı yoktu, bencillik yoktu, yalnız sevgi, saygı ve anlayış vardı. Kimse birbirinin mutluluğunu baltalamıyordu. Küsler barışmış, kırgınlıklar bitmişti. Bayram gibi bir bayramdı. Sıraya girip bende bayramlaşmaya karar verdim oradaki insanlarla.

İlk önce küçük bir çocuk gördüm sıranın en başında. Sima olarak bana çok tanıdık gelmişti. Sesi bile kulağıma yabancı gelmiyordu. Birden hatırladım onu gülümsemesinden. Sürekli gülerdi. Orta 1. sınıfa başlamıştım. Okulda ön sıramda oturuyordu. Serviste de aynı koltuğa denk gelmiştik. İnanç Zafer Bulut’tu ismi. Hemen kaynaşmıştık. Sürekli çizgi filmlerden, futboldan, bilgisayar oyunlarından konuşurduk onunla. Bir müddet sonra canciğer kuzu sarması olmuştuk. Bir gün haberi geldi. Beyninde bir rahatsızlık vardı. O zalim rahatsızlık onu bizden almıştı. Sınıftaki herkes ağlamıştı. Oturduğu sıraya çiçekler bırakmıştık. Dünyanın en tatlı çocuklarından biriydi. Nasıl da korkunç bir kayıptı. Birkaç ay kendime gelemedim. Geceleri onu düşünüyor, uyuyamıyordum. Bugün, bu bayram günü onu bu sırada görünce hemen tanımıştım. Sarıldık, kucaklaştık, bayramımızı kutladık. Yine o hep muzır, kahkahalar atan, gözleri gülen çocuktu. Hep o yaştaki haliyle kalmıştı İnanç. Hiç büyümemişti. Bense ondan biraz daha büyük hissettim kendimi.

İkinci sırada Güner Teyzem vardı. Uzaktan akrabamızdı. Dünyanın en keyifli kadınlarından biriydi. Sürekli bize gelir bana okey oynamasını, kağıt oynamasını öğretir, geldiğinde de sürüyle hediyeler alırdı bana. Bir gün bir ameliyata girmişti ve o zamanlar annemin dediğine göre emboli denen bir şerefsiz yüzünden ameliyattan çıkamamıştı. Kendimi bir tık daha büyük hissettim Güner Teyzenin bayramını kutlayınca.

Daha sonra Tevfik Amca ve İsmigül Teyzemi gördüm. Karı kocaydılar. Doğup büyüdüğüm mahallede, oturduğumuz apartmanın görevlisiydiler. Çocukken Tevfik Amcayı kızdırır, ziline basar kaçardım sürekli. Bacaksız diye peşimden koşardı. İsmigül Teyzem sürekli pastalar, börekler, tatlılar yapar, beni evlerine çağırırdı. Kızları vardı üç tane. Nur, Döndü ve Senem ablalar. Birde oğulları vardı. Seyit Ağabey. Çocukluğumun, hayatımın en güzel dönemlerini geçirdiğim o yılların vazgeçilmez insanlarıydı Tevfik Amcam ve İsmigül Teyzem. Çocuk gölgem ve kısacık şortumla bahçede koştururken, oyunlar oynarken, bisikletime binerken etrafımda hep onlar vardı benim. İkisi de çoktan göçmüştü bu dünyadan. Sarıldım onlara da. Baya özlemiştim. Bayramlarını kutladım. Yine biraz daha büyümüştüm.

Yan apartmanda yaşayan Saniye Teyze’yi de gördüm sıranın devamında. Kimin başı sıkışsa, kimin yardıma ihtiyacı olsa koşardı. Elinden her türlü iş gelirdi. Bir eşi vardı çok sevdiği. Murat Amca. Oğulları vardı. Bora ve Bekir Ağabey. Birde kızı vardı. Tülay Abla. Arada bir ailemle onlara misafirliğe gider, bundan büyük bir keyif duyardım. Beni her gördüğünde gülerdi, şakalar yapardı Saniye Teyze. Geceleri çardaklarında oturur, çay ve çekirdek eşliğinde tadına doyum olmayacak sohbetler yapardık. Bir gün vefat haberini almıştık. Giderek daha da büyüyordum.

Melike diye bir arkadaşım vardı. Çocukken en samimi kız arkadaşımdı. Ailelerimizde görüşüyordu. Büyüyünce evleneceğimiz yönünde bizlere şakalar yaparlar, bizimde yüzümüz kızarırdı. Arada kavgalar etsek bile, birbirimizi sever, birlikte kasetçalardan şarkılar dinler, oyunlar oynar, aklınıza gelecek her şeyi paylaşırdık. Çocukluğumun geçtiği mahalleden taşınmışlardı Melikeler bir müddet sonra. Uzun zaman görüşememiştik ama hep aklımdaydı bir gün onunla tekrar buluşmak. Buluşamadık ama. Melike’ye daha 15-16 yaşlarında bir araba çarptı. Nasıl üzülmüştüm, nasıl yas tutmuştum kaç gün boyunca. Annesini; Meral Teyzemi, babasını; Erdem Amcamı, şayet beni görürlerse Melike’yi daha çok hatırlayacakları için daha çok üzmemek adına cenazesine bile gidememiştim. Melike’yi bu bayramlaşma sırasında görünce çok duygulandım. Güldük, ağladık, eski günleri andık. Hiç değişmemişti. Halen melekler gibi güzeldi. Baya bir yaşlı hissettim kendimi onu görünce. Omuzlarımda sanki dünyanın yükü vardı.

Osman Amca’yı gördüm eski mahallemizden. Yardımsever, cesur, mert Osman Amcamı. Annemin bana hamileyken sancılandığı gece, onu arabasıyla hastaneye yetiştirmişti. O gün sabaha karşı da ben doğmuştum. Uzun yıllar yaşamıştı Osman Amca. Yaşlılıktan, doğal sebeplerden dolayı bir gün kötü haberini almıştık.

Sadiye Hanım Ninem vardı benim. Komşumuzdu ama ben çocukluktan beri onu aileden sayıyordum. Gerçekten bir akrabamız olmadığını uzun yıllar sonra öğrenmiştim. Nine derdim ona. Öyle bellemiştim onu. Dünyanın en tatlı, en temiz kalpli, en melek insanıydı. Eşi ölmüştü. Çocukları Almanya’da yaşıyordu. Yapayalnızdı. Bizi ailesi gibi görür, anneme kızım, babama oğlum, bana torunum derdi. Hep bize gelirdi. Bizde sürekli ona giderdik. Babam ve ben aybaşında Sadiye Ninemin maaşını çekip evine erzak almaya, bazen Ulus’a, bazen Kızılay’a giderdik hep beraber. Ne alırsa aynılarından bize de alırdı. Ben ilkokuldayken sabahları servise binmeden önce camını açar, istisnasız her gün kibrit kutularına bana harçlık koyar ve atardı. Hiç sektirmezdi. Çok severdim Sadiye Hanım Ninemi. Aileden biriydi. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. Bayramlar, özel günler, yılbaşılar hep beraberdik. Bir gün Almanya’dan çocukları geldi. Sadiye Hanım Ninem zamanında benden bahsetmiş olsa gerek bana da Almanya’dan oyuncak arabalar, robotlar getirmişlerdi. Nasıl da mutlu olduğumu hatırlıyorum. Berkan adında bir torunu vardı ninemin. O da gelmişti Almanya’dan. Çok iyi arkadaş olmuştuk onunla. Neler dönüyor, neler bitiyor anlamıyorduk. Sürekli eğleniyor, atari salonlarına gidiyor, her gün oyunlar oynuyorduk. Meğerse bu süre zarfında ninem çok hastalanmış ve çocukları onu tedavi ettirmek için gelmişlerdi Almanya’dan. Bir gün yatağıma uzanmış çizgi romanlar karıştırıyordum. Annem geldi yanıma. “Barış” dedi. “Her insan doğar, büyür ve günün birinde ölür oğlum.” “Sadiye Hanım Ninen de melek oldu. Daha iyi bir yerde artık. Allah Baba onu cennetine kabul etti.” Ne yapacağımı, ne edeceğimi bilemedim bunları duyunca. Şaşkındım. Nasıl ağlanırdı ölüm karşısında onu bile bilmiyordum. Kendimi zorladım. Bağırdım, çağırdım, yastığa gömdüm yüzümü. Çocuktum. Çocukluğumun kahramanlarından biriydi Ninem. Sevgi dolu, şefkatli, iyi yürekli, dünyanın en iyi insanlarından biriydi. Epey büyümüştüm onunla bayramlaşınca.

Uçsuz bucaksız bu sırada yavaş yavaş akrabalarıma geliyordum bayramlaşmak için. Canım babaannemi gördüm. Öptüm elinden, kucakladım onu, doyasıya sarıldım. Çocukluğum kokuyordu babaannem. Mis gibiydi. Zavallı, yoksul, son dönemlerinde yatalak olan, her tarafı yara, bere olan, yardıma muhtaç, iyi kalpli babaannem. Onu hep o güzel haliyle, bayram günleri çiçekli entarisiyle bizle birlikte yemek yediği, bayramlaştığı, sohbet ettiği, çok mutlu olduğu haliyle hatırlamak istiyordum.

Sıra uzadıkça uzuyordu. Anneannemi gördüm ilk önce. Bayramlaştım. Daha sonraysa dedelerim vardı sırada. Hiç tanımasam, hiç görmesem bile, resimlerden gördüğüm halleriyle, hep bana anlatılan o erdemleriyle, iyilikleriyle, cana yakınlıklarıyla hemen tanıdım onları. Sarıldım, bayramlaştık, hasretlik giderdik.

Cemo vardı sırada. Turan eniştem vardı. Cafer Amca vardı. Alper ağabeyim vardı. Askerde, daha gençliklerinin baharında kaybettiğim arkadaşlarım Fatih ve Uygar vardı. Annemin en yakın arkadaşlarından Türkan Teyze vardı. Cemal Amcam vardı. Saffet Amcam. Salih Amcam. Rahime Teyzem. Durmuş Amcam. Nazmiye Teyzem. Bayram Ağabey, Mehmet Hocam. Sıranın bir türlü sonu gelmiyordu. Her yeni kişiyle bayramlaşınca sanki biraz daha çöküyor, biraz daha yaşlanıyor, kendimi daha kederli buluyordum. Bayramdı bu sonuçta. Bir tarafta mutluluk, bir tarafta da acılar denizi olmaz mıydı her zaman?

Son olarak bu sırada en çok görmeyi istediğim kişiyle karşılaştım. O bayram sabahı küçük bir çocukken evden çıktığımda yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş ve birden büyümüştüm. Gözlerim yaşla doldu. Babam vardı karşımda. Canım babam. Kanlı, canlı karşımda duruyordu. Sanki hiç gitmemişti. Öleceği hiç aklıma gelir miydi? Ölümü nasıl kondurabilirdiniz kahramanınıza? Nasıl olsa yoğun bakımdan çıkar, tekrar bize döner diyordum. Her bayram sabahı güzel bir kahvaltı yapar, babamın elini öper, bayramlaşırdık. İyice büyümüştüm artık. Çocukluğum tamamen bitmişti babam gidince. Dört yanı yangın yeriydi yüreğimin.

Bu sıra ne anlama geliyordu acaba? Neden birden büyümüştüm? İçimde neden bu kadar keder birikmişti? Oysa ki daha bu sabah bayram değil miydi? Sabahleyin evden gülüp oynayan bir çocuk olarak çıkmamış mıydım?

Sonra anladım.

Artık mazide kalmıştı o güzel günler. Her bayram ya da özel bir gün başka bir acı, başka bir burukluk demekti benim için.

Bu sıra, uçsuz bucaksız, kıtalar, denizler kadar uzun bir sıraydı. Bu sıradaki insanlar el ele verseler dünyanın çevresini milyonlar kere dolanabilirlerdi. Bütün ölmüşlerimizdi sıradakiler. Bitmek bilmiyordu bu sıra. Her gün yenileri ekleniyordu. Sıradaki insanlarla bayramlaşırken de birden büyüyordunuz. Artık ne bayramlardan, ne hayattan eskisi gibi zevk almamaya başlıyordunuz. Bizde eninde sonunda bir gün bu sıranın bir parçası olacaktık. Ölüm bugün sana, yarın bana, ertesi gün onaydı.

“Bizler de yaşadık bir zamanlar” derlerdi bu sırada bekleyen insanlara sorulsa. “Hayatınızın, bu günlerin, bayramların, bir arada olduğunuz zamanın kıymetini bilin” derlerdi. “Dargınlıkları unutun. Birbirinizi sevin. Kalplerinizi açın. Bizimde bu dünyada sizin şu an yaşadığınız gibi güzel zamanlarımız, güzel anlarımız oldu. Değerini çok geç anladık.”

Hayat çok kısaydı. Hepsi mutlu bayramlar yaşamış, bayramlaşmış, güzel günler görmüş, sevmiş, umutlanmış ama çoktan aramızdan ayrılmışlardı.

Geçmişin hayaletleriydiler. Her bayramda sizi ziyarete gelirlerdi. Dualarınızı, hatırlanmayı, sizle bir kez daha bayramlaşmayı isterlerdi. İçinizi özlemle doldururlardı. Dünyadaki tüm okyanuslar kurusa, onların ardından ağlayan insanların gözyaşları tekrar doldururdu o okyanusları. Onları unutmamamızı, hep hatırlamamızı, anılarımızda yaşatmamızı dilerlerdi.

Nerede o eski bayramlar diyordum bende herkes gibi. Çünkü bu sıradaki insanların çoğu bu bayram yine yoktu. Daha basit bir zamanın, insanların daha gönlü bol, daha cömert, daha iyi olduğu zamanların, bayramların daha güzel, daha keyifli, dertsiz, tasasız olduğu günlerin ve çocukluğumun o güzel insanlarının hasretini çekiyordum ben her bayram. Bir çocuğun bayram şekerlerine olan zaafı gibi umutsuz bir açlık hissediyordum eski günlere.

Babam sağken, “en kötü günümüz böyle olsun” derdim bayramlarda. “Allahım bizi ayırma.” “Mutluluğumuzu bozma.” Siz de bunu söyleyin bu bayram. Ve şükredin. Alacakaranlık Kuşağı’nın acıyla, tatlıyla, melankoliyle ve nostaljiyle karışık, mutlu olacağınız yeni bir bayram sabahında…

BARIŞ BELDEK

30.04.2022

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑