NAKAVT

“Bazı yaralar çok derin, ya da kemiğe çok yakındır. Ne kadar uğraştığın hiç önemli değildir, kanamayı durduramazsın.”

Sık sık kendimi nakavt olmuş gibi hissediyordum eve döndüğümde. Güne erkenden başlıyor, işe gidiyor, o koşturma ve hayat telaşesinin sonunda akşam yorgun argın eve dönüyor, yemeğimi yedikten sonra biraz kestirip hemen kalkarım diyordum. Ama uyku öyle tatlı geliyordu ki, kendimde doğrulacak gücü bulamıyor, bir türlü kalkamıyordum yerimden. Oysa ki kafamda neler planlıyor, neler kuruyordum gün boyunca. Gece biraz kitap, biraz şiir okumak, bir film izlemek, yeni bir şeyler öğrenmek, bir şeyler karalamak, içimi kağıda dökmek, biraz plak dinlemek istiyordum mesela. Hayatta bunlar olmasa yaşanır mı diyordum kendi kendime. Tutunacak bir dal. Devam etmemi sağlayacak bir şeyler. Beni hayata bağlayacak, moral verecek, duygularımı harekete geçirecek, daha iyi hissetmemi sağlayacak bir meşgale. Bir varoluş amacı lazımdı insana. Sanatla ilgili bir şey olurdu bu çoğu zaman benim için. Zamanı bir an durdurmak demekti bu. Hayatın tadını çıkarmak, kafamı boşaltmak, bambaşka dünyalarda kaybolmak, yarın ne olacağı korkusunu, gerçek hayatı bir an unutmak demekti. Ama çok istesem de bu aktivitelerin çoğunu yapamıyordum eve gelince. Bir boş vermişlik yakamı bırakmıyordu. Es geçiyordum. Vakit hunharca akıyordu hâl böyle olunca. Hızına yetişilmiyordu zamanın zalim tik-taklarının. Günler tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misaliydi. Uykuluydum. Sersemlemiştim. Hakem yerimden kalkmam için sayıyordu. Bir, iki, üç, dört…Kalkabilecek miydim acaba? Doğrulabilecek miydim? Bu gece bir film izleyebilecek miydim? Eskiden yaptığım gibi yatmadan bir 100 sayfa okuyabilecek miydim? Yeni bir yazı yazabilecek miydim? Zamanı yakalayabilecek miydim? Yoksa kaçınılmaz sona doğru mu ilerliyordum? Daha ilk raund bitmeden nakavt mı olacaktım?

Derken birden uykumdan hüzünle uyanıyordum ve fark ediyordum ki saat gece yarısına yaklaşmış. Küfrediyordum kaybettiğim zamana. Yapamadığım şeyler üzüyordu beni. Bir günü daha müsrifçe harcadığıma yanıyordum. Bu saatten sonra ne yapılabilir ki artık diyordum. İnsan yaşlanınca bunu çok sık söyleyecekti sanırım. Bu saatten sonra ne yapılabilirdi ki? “İnsan altmışından sonra ancak ölmeye yarıyor” diyordu büyük yazar André Malraux. Günün bittiğini ve bir daha geri gelmeyeceğini anladığımda ise bir sigara yakıyor ve gerisin geri yatağıma geri dönüyordum. Sonra da ertesi gün oluyor ve aynı şeyler, aynı günü tekrar yaşarmışçasına tekrarlanıyordu. Bunun suçlusu kendimden başkası değildi gerçi. Günü değiştirmek, döngüyü kırmak, hayatı yaşanabilir kılmak insanın elindeydi. Ama hayattaki bu döngüyü kırmak çok zordu. Zamanı iyi kullanmanız gerekiyordu. Bunu başaran insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi belki. İnsan hep bir şeyler olacağını bekliyordu, ümit ediyordu, hayatında başına güzel şeyler, önemli şeyler, değerli şeyler gelecek sanıyordu. Yarın acaba bugünden daha anlamlı, daha özel mi olacak diyordu. Bir değişiklik olacak mıydı? Zaman ne zaman lehimize dönecekti? Dünyanın tüm zamanına sahiptiniz sanki çocukluğunuzda. Ama büyüyünce hayatın nasıl da kısa olduğu, ömrün bomboş bir yalandan ibaret olduğu kafanıza dank etmeye başlıyordu. Çoğumuz uyuya kalıyorduk hayatta bir noktada. Otobüsü kaçırıyorduk. Zaman avuçlarımızdan kayıp gidiveriyordu. Halbuki o zamana başından beri sahiptik biz. Hor kullanıyorduk ama onu, istismar ediyorduk, önemsemiyorduk, değer vermiyorduk. Nasılsa yarın da var diyorduk. Bugün yapabileceğimiz en önemli işleri bile yarına erteliyorduk. Har vurup harman savuruyorduk söz konusu zaman olunca. Ama hayat insana karşı zalimdi. Zaman acımasız bir katildi. Acıta acıta öğretiyordu size bazı şeyleri. Birden yaşlanıveriyordunuz günün birinde. Bir gün kalkıp aynaya bakıyordunuz ve gördüğünüz kişiye katlanamıyordunuz. O güzel, umut ettiğin, hayalini kurduğun şeylerin hiç biri olmuyordu. Başına güzel şeyler gelmesi için bekliyordun ama vakit geçiyordu. Zamanı ve elindekileri tüketiyordun. Buna mahkûmdu insan. Hakem yine saymaya başlıyordu. Bir, iki, üç, dört…On olunca yenilecekti insanoğlu. Nakavt olacaktı. Kendimize gelmeye çalışıyorduk. Zaman galip mi gelecekti? Bu alınyazımız mıydı? Bunu nasıl engelleyebilirdik? Hayat nasıl daha yaşanabilir kılınırdı?

Neden nakavt oluyorum sürekli diye düşünüyordum. Canım mı çok sıkkındı acaba? Yaşlanıyor muydum? Eski zevki yoktu artık hayatın. Hiçbir şeyin tadı tuzu kalmamıştı. Bıkkındım, usanmıştım, huzursuzdum. Zevk alamıyordum çoğu şeyden. Her şeyde bir sıradanlık, bir bayağılık, bir vasatlık sezinliyordum. İçimde bir bulantı vardı. Günü bitirmek için yaşıyordum. Geçmişi, çocukluğumu özlüyor, artık hepsinin mazide kaldığını ve geri dönüşün olmadığını anladığımda içimi yoğun bir hüzün kaplıyordu. Hep geçmişin hayalleriyle yaşıyordum sanki. Geleceğin hayalleri ölmüş müydü içimde? Hayal kurmaktan korkuyor muydum artık? Hayaller ileriye doğru kurulurdu benim bildiğim. Neden büyüdükçe geçmişe doğru hayaller kurmaya başlamıştım ben? Eskinin insanlarını, onların sıcaklığını, iyimserliğini, çocukluğumdaki hayatın neşesini, eğlencesini, yaşama sevincini özlüyordum. Nostalji bir ilaç olmuştu benim için. Bugünün dünyasına katlanamadığımda bir doz nostalji ilacı alıp kendime geliyordum. Gelecekten, yarınlardan, günümüzün insanlarından umutsuzdum, hoşnutsuzdum ve karamsardım. İçim gam ve hüsran doluydu. Güneş bile ısıtmıyordu artık beni. Üşüyordum. Bahar, bahar gibi değildi. Her sabah yüzümü bir hüzünle yıkamaya başlamıştım. Nasıl bu durumlara gelmiştim ben? Nerede hata yapmıştım? Çok mu kitap okumuştum zamanında? İçimdeki sıkıntıyı daha da mı alevlendirmişti kitaplar? Beni daha da yalnız birine mi dönüştürmüştü? Çok çabuk mu geçmişti çocukluğum? Geçmez dediğim o zamanları, çocukken atari salonunda tükettiğim jetonlar gibi bir çırpıda harcamıştım. Hakem yanı başımdaydı. Burnum kırılmıştı. Oluk oluk kan akıyordu. Kusacak gibi oldum. İçimde bir şeyler altüst oldu. Saymaya başladı yine. Bir, iki, üç, dört….Nakavt olmama saniyeler vardı. Kalk, kalk, kalk diye bağırıyordu seyirciler çığlık çığlığa. Onları, bana güvenenleri, bahislerini bana oynayanları yarı yolda mı bırakacaktım? Bütün umutları bana bağlıydı.

Yalnızdı insan şu yalan dünyada. Yapayalnız. Ne dost kalmıştı doğru düzgün, ne arkadaş. Büyüdükçe hepimiz değişiyorduk. Hayat bizi farklı yollara savuruyor, çocukluğumuzdan ne kadar da farklı insanlara dönüştürüyordu. Hayat insanları gün geçtikçe daha acımasız, zalim, vicdansız, merhametsiz ve ikiyüzlü yapıyordu. Erdemlerini çalıyordu insanın. Para herkesi değiştiriyordu. Adaletsiz geliyordu büyüyünce her şey. Adaleti mumla arar olmuştuk. Buna içerliyordum en çok. Ülkenin gidişatı hiç iyiye gitmiyordu. Bunalımdaydı çoğu insan. Hayat felâket pahalanmıştı. Ama insan hayatı ucuzdu hep olduğu gibi. İnsanlar borç içinde yüzüyordu. Herkes bataktaydı. Zengin gün geçtikçe daha zenginleşiyor, fakir battıkça daha da batıyordu. Birlik, beraberlik, saygı, sevgi yok denecek kadar azdı. İsyan ve başkaldırma artık tarihe karışmıştı. Kimse gıkını çıkaramıyordu yapılan haksızlıklara. Birlikte hareket edilemiyordu. Toplum bitmiş, bireysellik alıp başını yürümüştü. Herkeste her koyun kendi bacağından asılır düşüncesi hâkimdi artık sanki. Ölen ölür kalan sağlar bizimdir diye düşünenler çoktu. Herkes dinlemeden, durup düşünmeden, gram empati yapmadan birbirini yargılıyordu. Kıymet bilinmiyordu. Değer verilmiyordu. Ne bayramların tadı vardı artık, ne özel günlerin. Her şey göstermelik olmuştu. Kim buna dur diyecekti? Kim insan hayatının bu kadar ucuz olmadığı, geleceğimizden daha umutlu olacağımız, insanca, büyük bir refah ve mutlulukla, maddi zorlukları düşünmeden, yarından tedirgin olmadan özgürce yaşayabileceğimiz, nefes alabileceğimiz günleri bize müjdeleyecekti? Halkın çoğunluğu, önce pandemi olsun, sonra bu ekonomik zorluklar olsun yere kapaklanmıştı. Fena benzetmiştiler bizi. İyi pataklanmıştık. Yüzümüz, gözümüz mosmordu. Pataklanmaya da devam ediyorduk. Herkes fırsatçıydı. Herkes kurnazdı. Herkes dolandırıcıydı. Yere düşeni tutup kaldıracağına bir tekmede onlar atıyordu. Nasıl kalkacaktık tekrar ayağa? Hakem geldi dürttü bizi bir kez daha. Saymaya başladı. Bir, iki, üç, dört….Nasıl kalkacaktık ayağa? Nasıl aşılacaktı bu zorluklar? Nakavt olmamız nasıl engellenecekti? Hep güçlüler mi kazanacaktı bu dünyada? Zayıflar da günün birinde galip gelebilecek miydi? Adalet ne zaman yerini bulacaktı? Ne zaman değişecekti bazı şeyler?

Rocky Balboa’ya hayrandım ben. Nasıl da bir azim öyküsüydü. Bir hiçken, amatör bir boksörken, kenar mahalleden çıkıp, sıfırdan gelip, dünya şampiyonuna, Apollo’ya dersini veriyor, onu haşamat ediyordu. Adrian’ı vardı Rocky’nin. Her şey belki de Adrian’ın sevgisi sayesinde oluyordu. Sevgi insana dayanma, hayatla baş etme, mücadele gücü veriyor, ringde bir raund daha ayakta kalmanızı sağlıyordu. Şu dünyada sevgiden daha öte tutunacak ne vardı? Ama şanstı o sevgiyi bulabilmek. Şanslıydı Rocky. Yoktu benim hayatımda bir Adrian’ım. Öyle iyi niyetli, bir yâr, bir dost, bir arkadaş, bir can yoldaşı, hayatını paylaşacağın, sana hep destek olacak, seni yargılamayacak birini bulamamıştım. Seninle sevinecek, seninle üzülecek, seni sen olduğun için sevecek biri çıkmamıştı karşıma. Stallone başka bir filminde, Cop Land’de neden bu zamana kadar hiç evlenmedin sorusuna şöyle bir cevap veriyordu: “Bütün iyi kızları kaptılar.” Belki de yoktu ortada öyle bir kadın. Bir hayaldi. Bulunması imkansızdı. Ya da kapmışlardı çoğunu Stallone’un dediği gibi. Hep filmlerdeki ve romanlardaki gibi aşklar düşlemiştim ben mesela. Ruh ikizimi bulacağımı sanırdım. Aynı şeylerden hoşlandığım, hayata benim gibi bakan, tek bir vücut olup dünyaya karşı birlikte direneceğim birini hayal edip dururdum. Çocuktum tabi. İyi birini bulmak, ruh ikizini bulmanın önüne geçti tabi bir müddet sonra. Ama bu cılkı çıkmış dünyada onu bulmak bile öyle zorlaşmıştı ki. Şans mıydı cidden iyi birini bulmak? Kader miydi? Tanışacağınız önceden yazılı mıydı o kişiyle? Şu an dünyanın herhangi bir yerinde, birbirinizden habersizdiniz belki de. Belki hiç tanışamayacaktınız. Hiç denk gelemeyecektiniz. Birbirinizin varlığından bile haberiniz olmayacaktı. 40 yaşıma girecektim Haziran ayında. Mutlu olmayı isterdim bende herkes gibi elbet. Rocky gibi, o doğru insanı, Adrian gibi birini bulmayı çok isterdim. Şanstı doğru insanlar. Aşklar. Sevgiler. Doğru düzgün, bir ömür boyu süren evlilikler. Artık çokta inancım kalmamıştı karşıma bir Adrian’ın çıkacağına. Ne kadar uğraşsanız da, hayaller kursanız da, ağzınızla kuş tutsanız da, Superman bile olsanız da nafileydi. Elinizde olmayan şeyleri başaramıyordunuz. Olmayınca olmuyordu. Bir başka boksör, Stacy Keach, o muhteşem başyapıtta, Fat City’de şöyle diyordu: “Seni sen olduğun için seven kadınlar olacak ama bu çok uzun sürmez.” Uzun sürecek, bir ömür boyu devam edecek, yalansız dolansız bir sevgi istiyordum ben. Hayat kavgasında, raund aralarında bana nefes aldıracak, hayatı sevmemi sağlayacak, beni ben olduğum için sevecek, paraya pula önem vermeyecek, insan gibi bir insan istiyordum. Hakem tekrar yanıma gelmişti. Nefes bile almaksızın saymaya başladı. Bir, iki, üç, dört…Kalkamıyordum. Yoktu öyle bir kişi hayatımda. Tutup beni kaldıracak bir kadın yok muydu? Dünya kadınla doluydu ama biri, bir teki bulunmuyordu. Her tarafıma darbe almıştım, yıkılmıştım, başım dönüyordu, bilincimi kaybetmek üzereydim. Gerçi fiziksel acılar çokta önemli değildi hayatta, ama kırık bir kalbinde onarılacak bir tarafı yoktu. Kafamı kaldırdım. Hakem saymaya devam ediyordu. Bir el uzansın istiyordum. Annem gibi, cennetten dünyaya kazara düşmüş iyi kalpli bir melek, ömrümü ömrüne katıp geçinip gideceğim, bir yuva kurabileceğim, bir aile olabileceğim, mutlu, mesut yaşayabileceğim bir insan gelir miydi acaba yardımıma? Tutar mıydı elimden? Acılarımı dindirir miydi? Beni tekrar hayata bağlar mıydı? Nakavt olmadan kaldırır mıydı beni ayağa?

Bundan tam 2192 gün önce, yine böyle günlük güneşlik bir bahar günü hayatın en büyük yumruklarından birini yedim ben. 6 yıl önce bugün babamı kaybettim. En çok sevdiği aya, umudun ve direnişin ayına, mayıs ayına birkaç gün kala yoğun bakımdan çıkamadı. 28 Nisan 2016 günü akşam saat 6 sularında haberini aldık. Acısı halen ilk günkü gibi taze. O gün bugündür kendime gelemedim. Ne yapsam, neye elimi atsam kurudu, tükendi, bereketsizleşti sanki. Şansım hiç yaver gitmedi. Her şeyde bir uğursuzluk vardı babam gittiğinden beri. Bir acı. Bir hüzün. Bir burukluk. Kanamam durmuyordu bir türlü. Hakem sayıyordu bir kez daha. Doktoru çağırmıştı bu kez acil müdahale etmesi için. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın kanamayı durduramıyordu doktor. Dünyanın tüm doktorları birleşse beni kaldıramazdı ayağa. Böyle bir acıdan sonra nasıl toparlanabilirdi insan? Bu acının tarifi mümkün müydü? “Herkesin acısı sevgisi kadar” diyordu Müslüm Baba bir şarkısında. Haksız da sayılmazdı. Babam dünyanın en sevgi dolu insanıydı. Onu bir oğulun sevebileceği en büyük sevgiyle seviyordum. Nasıl hayat devam ediyor derlerdi? Hayat babanız gittiğinde bir bakıma bitiyordu sizin için. Bir yanınız ölüyordu. Ayağa kalkamıyordunuz bir daha. Ağzım burnum patlamış, kaşım gözüm açılmıştı. Kemiklerim kırılmış, her yanım mosmordu. O çok sevdiğim Clint Eastwood filminde, Milyon Dolarlık Bebek’te bir boks antrenörü şöyle diyordu:

“Bazı yaralar çok derin, ya da kemiğe çok yakındır. Ne kadar uğraştığın hiç önemli değildir, kanamayı durduramazsın.

Kanamayı durduramıyorlardı. Ring kan gölüne dönmüştü. Enkaz halindeydim. Unutamıyordum. Hayatım bir türlü yoluna girmiyordu sanki. Hayatın insana vurduğu en büyük darbe ailenizden birini kaybetmenizdi.

Hakem yeniden saymaya başladı. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz…

Yaş geçiyordu. Hayat bitiyordu günün birinde. Bu hepimiz için böyleydi. Bir gün gelecek ilelebet o büyük uykuya dalacaktık bizde. O zamana kadar hayattan olabildiğince zevk almak, umut etmek ve korkusuzca savaşmak gerekiyordu. Son bir kuvvetle ringin tutacaklarına asılmak, ayağa kalkmak lazımdı. Babam benden bunu beklerdi. Bir şampiyondu o. Gönlümün şampiyonuydu. Beni de bir şampiyon olarak görmek isterdi.

Hakem tam nakavt demek üzereyken babam ringe girdi. Elimden tuttu. Kaldırdı beni. Doğruldum. Yüzümdeki kanı temizledi. Seyirciler çığlık çığlığaydı. Şampiyon. Şampiyon diye bağırıyorlardı. Hayat beni nakavt edemeyecekti. Babam vardı benim. Göçüp gitse de hep yanımdaydı “Boyun eğme evlat” diyordu. “Umudunu kaybetme!“Acı yok!” “Mücadeleye devam!

Bir şampiyondum. Babamın şampiyonuydum. Ringden aşağı indi babam. Elini salladı bana. O hep gülen halini hatırladım. Ağlamaklı oldum. Onu saygı, sevgi, özlem ve rahmetle andığım bu yılki sene-i devriyesiydi bugün. “Hep yanındayım” dedi. “Bir gün dünyayı değiştireceğiz.” Sonra da Alacakaranlık Kuşağı’nın, hatıralarla ve geçmişin nostaljisiyle dolu, babamın kokusu sinmiş, o hüzünlü ve melankolik boks salonundan sessizce uzaklaşıp gitti…

BARIŞ BELDEK

28.04.2022

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑