
Büyülemişti o dünya beni. Yeni yetmeydim o zamanlar. O dönemlerde az ve öz film vardı. Çabuk tüketilmiyordu filmler bugünkü gibi. Ne Netflix vardı, ne sanal ortam. Salonlarda film izlemek en büyük mutluluğumuzdu. Bir film gelince aylarca oynardı. Terminator 2, Jurassic Park, Schindler’in Listesi, Tehlikeli Saatler, Çakal, Hayat Güzeldir, Yüz Yüze, Er Ryan’ı Kurtarmak ve İnce Kırmızı Hat’tı sinemada izleme şerefine nail olmuştum. Titanic kapalı gişe oynuyordu. Ankara’da Batı Sineması vardı. Tıklım tıklımdı. Gıdım gıdım ilerleyen o kalabalıkta salona girip koltuğunuza oturmak bile yarım saat sürüyordu. Titanic’i 3 defa izlemiştim sinemada. Bütün aile birlikteydik bunların birinde. Babam sağdı o zamanlar.
Sinema dergisiyle tanışmam da o dönemlere rastlar. Bir efsaneydi bu dergi. Bir sığınaktı benim için. En sevdiğim hobilerimden biriydi. Ne çok şey katmıştı bana. Halen yüzlerce sayısı durur baş köşemde. Verdiği posterleri bile ilk günkü gibi saklarım.
DVD+ dergisi çıkmıştı daha sonra. Her ay hediye DVD’ler verirdi. Empire, Altyazı, Total Film ve Film+ gelmişti sonrasında. Hepsi bir bağımlılık olmuştu benim için. Her ayın 1’inde gazete bayisine büyük bir heyecanla gider, bu ay acaba neler öğreneceğim, hangi filmleri keşfedeceğim, izleme listeme neler ekleyeceğim diye sabırsızlıkla dergileri aramaya koyulurdum.
Derslerle aram pek iyi değildi. Aklım fikrim sinemadaydı. 3 sene sonunda da ancak kazanabilmiştim sınavı. Üniversite yolunda bana dayatılan bu baskıdan, bu zorlamadan, bu yarıştan bıkmıştım. Sinema tek tesellimdi. O büyülü dünyalara girip kaybolmak, filmlerdeki gibi yürekli aşklar bulabilmek, maceralar yaşamak, gerçek hayattan mümkün mertebe uzaklaşmak istiyordum. Annem odama gelip ders çalışıyor muyum diye baktığında alelacele ders kitabımın arasına saklıyordum sinema dergilerimi. Sinemayla ilgili bir mesleğim olsa dünyanın en mutlu insanı olurdum diyordum. Ama hayat hepimizi bambaşka yerlere savurdu büyüdükçe. Sinemayla ilgili bir mesleğim olmadı. İyi bir izleyici olmanın bir tık ötesine bile geçemedim. Ama sinemayı sevmeyi, okumayı, araştırmayı, filmlere kafa yormayı, nadir olsalar da bulabildiğim sinefillerle sinema ve filmler üzerine konuşmayı, DVD toplamayı, arşiv yapmayı hiç bırakmadım. Bir tutku oldu bunlar benim için.
Bana bu sinema tutkusunu birazda onlar, o sinema yazarı ağabeylerim aşılamıştır. Onlara bir gönül borcum var. Nasılda bilgili insanlardı hepsi. Araştırırlardı, kendilerini adarlardı sinemaya, emek verir, gecelerini gündüzlerine katar, festivallerden festivallere koşturur, su gibi bir çırpıda okuduğum, ufuk açan yazılar yazarlardı. Hepsi sinema içindi. İnsanlara bir şeyler katabilmek, yeni filmler keşfetmek, bakış açılarını değiştirmek, daha adil olanı bulabilmek, bir yerde dünyayı değiştirebilmek içindi. Neler neler öğrenmiştim onlardan. Onlarla tanışmak, bir arada çalışmak, onlar gibi yazmak için neler vermezdim. Arada birde kıskanırdım onları. Hayallerinin mesleğini icraat ederek, sürekli film izleyerek ve yazarak, belki de hayatta en çok sevdikleri şeyi yaparak ekmeklerini kazanıyorlardı. Ama bu işlerden çok para kazanmadıklarını bilirdim. Hepsinin yaşamlarını sürdürmelerini sağlayan farkı işleri de vardı tabi. Ama bir yaşama, bir nefes alma biçimiydi onlar için sinema ve büyük bir sevgiyle yapıyorlardı işlerini. Parası batsındı.
Kimler yoktu ki aralarında?
Atilla Dorsay vardı mesela. Büyük ustaydı. Eski, klasik, yıllanmış filmlerden bahsederdi daha çok. Ne çok film keşfetmiştim onun sayesinde. Ama daha 40 fırın ekmek yemeliydim onun izlediği filmlere vakıf olabilmek için. İşte Büyü Zamanı diye bir kitabını okumuştum. Yıllar boyu en sevdiğim filmlerden biri olacak Atları da Vurarlar’ı onun sayesinde bu kitapta keşfetmiştim.
Murat Erşahin vardı. Murat ağabey kadar güzel, içten, dokunaklı yazanını görmemiştim. Çok severdi o da benim gibi edebiyatı ve şiirleri. Kitapları vardı. Film incelemelerinde hemen edebiyatın etkisi hissedilirdi. Sinemadan Çıkmış İnsan diye bir köşesi vardı. En sevdiğim köşeydi. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı ortak sevgimizdi onunla. Nostaljikti, şiirseldi, kalbe ve ruha hitap ederdi yazıları. O güzel yazılarında filmlerde hissetmediğiniz, atladığınız, düşünemediğiniz her şeyin altını daha bir net çizer, kalbinize bunları hatırlatırdı.
Burak Göral vardı. Burak ağabeyi de çok severdim. Dostlarım Al Pacino ve Sadri Alışık’ı, o içten, canı gönülden yazdığı kitabı benim başucu kitaplarımdan biri olmuştu yıllar boyunca. DVD+ İstanbul okurlarıyla bir defasında buluşmuşlardı. Bizde Ankaralılar olarak öyle ağzımız açık bakakalmıştık. Ben daha lisedeyken ne Whatsapp, ne Instagram, ne Facebook varken ona sinemayı ne çok sevdiğimle ilgili, çocukluk aşkım Bahar ile ilgili bir mail atmıştım ve bütün iyi kalpliliğiyle bana uzun uzadıya cevap yazmış, hayatta kaybolmamak için neler yapmam gerektiğini anlatmış, bana rehber olmuş, yön göstermişti.
Uygar Şirin vardı. Zekasına hayrandım Uygar ağabeyin. Öyle her filmi beğenmezdi. Yüzlerce satır yazsanız bile onun birkaç cümleyle anlattığı gibi anlatamazdınız filmleri.
Mehmet Açar vardı. Yılların duayeniydi. Oscar gecelerinde, o tadına doyum olmaz gecelerde, maratonu onunla açardık. O geceler onsuz olmazdı.
Kutlukhan Kutlu vardı. Bir dedektif edasıyla yaklaşırdı filmlere. İnce eleyip sık dokurdu. Film okumalarına, analizlerine bayılırdım. Defalarca okurdum yazılarını.
Engin Ertan vardı. İnanılmaz bilgiliydi Engin ağabey. Kült filmlere, korku filmlerine, öteki sinemaya meraklıydı. Kült filmler diye bir ek vermişti zamanında Sinema Dergisi. Orada hayatımın filmlerinden, o gelmiş geçmiş en hüzünlü filmlerden biri için, Siyam Balığı içinde unutamadığım bir yazı yazmıştı.
Ve tabi ki Murat ağabey vardı. Geçenlerde kaybettiğimiz Murat Özer. Dostlarının onu Mözer diye çağırdıkları, hiç tanışmasam, hiç konuşmasam, hiç görüşmesem bile hep takip ettiğim, yazılarını büyük bir keyifle okuduğum, uzaktan bile olsa hep çok iyi, yardımsever, dürüst, etrafına ışık saçan bir insan olarak tanıdığım Murat ağabey. O her resminde enerjik, pozitif, hep güler yüzlü olan Murat ağabey. Murat ağabey ile aynı hafta vefat eden büyük oyuncu William Hurt The Village (Köy) filminde şöyle diyordu: “Dünya aşk ile dönüyor.” Murat ağabey de hissettiğim kadarıyla hep sevgiyle döndürmüştü dünyasını çevresindekiler için. Neşeyle, tebessümle, özveriyle, bağlılıkla, büyük bir adanmışlıkla. Ne mutlu sana bu kadar seven dostun, hayatına dokunduğun, seni bu kadar özleyecek insan olmuş çevrende Murat ağabey. Gittiğin yerde umarım, yine bol bol film izleme ve çok sevdiğin o büyük oyuncularla tanışma fırsatı bulursun…
Sözün özü, Sinema Dergisi bir okul olmuştu benim için. En sevdiğim okul. Evimden katıldığım bir okul. Sinema bilgimi, kültürümü geliştirdiğim, her ay yeni şeyler öğrendiğim ve hayatımda gitmekten hoşlandığım tek okul. Ve başta Murat Özer olmak üzere tüm yazar ağabeylerimde birer öğretmendi benim için. Bugün bir öğretmenimi kaybetmenin üzüntüsüyle yazmak istedim bu satırları. Çünkü içimde bir şeyler debelenip duruyordu kötü haberi duyduğum günden beri. Mekanın cennet olsun Murat ağabey. Allah sevdiklerine sabırlar versin ve Reha Erdem’in en sevdiğimiz filmi Hayat Var’dan ilham alarak adını koyduğun o güzel kızının, Hayat’ın geleceği hep aydınlık olsun…
Karşılıklı olarak hiç konuşamasak, hiç sohbet edemesek, birer bira içemesek bile bir gece seninde çok sevdiğin, 2,5 saatlik ama insana taş çatlasa yarım saat gibi gelen başyapıtı, Anatomy Of A Murder’ı, seninle beraber, bir bira eşliğinde, senin şerefine izleyeceğim tekrardan…
Hoşçakal…
Yorum bırakın