
Bir gardiyandı o, muhafızdı, mutluluk bekçisiydi, koruyucu melekti, nöbetçiydi…
Daha doğmamıştık ama aklı hep bizdeydi. O günlerde, biz henüz ete kemiğe bürünmeden bile zihninde yer etmiştik onun. Kalbinin bir köşesindeydik sürekli. Bir eş, bir evlat, bir aile özlemi çekiyordu muhakkak. Yalnızlığını acı acı duyumsuyordu. Bir şeyleri değiştirmenin vakti gelmişti. Hayat hep gamla, kederle gidecek değildi ya. Şeytanın bacağını kıracaktı. Reha yakındı. Güzel günler görecekti. Mutluluğa çeyrek vardı…
Hayallerinde hep biz vardık. Bana alacağı oyuncakları bile önceden düşünmüştü. Bir atlıkarınca alacaktı küçükken. Biraz daha büyüyünce bir bisiklet alırdı. En güzelinden kovboy setleri. Kızılderililer. Oyuncak robotlar. Yenilmez kahramanlar. Asıl kahraman oydu. Pelerinsiz bir kahraman. Benim kahramanımdı. Cesaretin, kibarlığın, inceliğin, asaletin ve iyiliğin vücut bulmuş haliydi. Hayalini ben daha doğmadan kafasında kurmuştu. Korumaya başlamıştı onu. Kılına zarar gelsin istemiyordu. Hayalleri gerçekleşecekti günün birinde. Sıkı sıkıya tutunmuştu onlara. Dünyadan umutluydu. Daha doğmadan umudu olmuştuk onun. Fakirin ekmeği umuttu. Sayısal loto oynar, sanki tutacak gibi hayallere kapılır, umutlanırdım. Birini canı gönülden sever, sanki sevdiğimde bana aynı kuvvetle karşılık verecekmiş gibi bulutların üzerinde gezerdim. İçki içer, çakırkeyif olur, sanki dünyada ölüm yok gibi yaşamaya çalışırdım. Bir gün ülkemizin, dünyanın, insanların düzeleceğini umut ederdim. Ve hayallerimizin gerçek olacağını. Gün olur devran dönerdi elbet. Bana bu umut hastalığı hep ondan geçmişti. Hayat umutsuz bomboştu. Bana yarın için umutlu olmayı öğreten oydu. Herkesin umutlarının gerçekleşeceği bir zaman vardı. Dünya insanlara bunu borçluydu. O günü dört gözle bekliyordu o da. Zamanı gelince herkes gibi bir yuva kurmak, mutlu mesut olmak, çoluk çocuğa karışmaktı ona güç veren şey…
Annemle tanışmıştı Gaziantep’te. Yedek subaydı o zamanlar. Terhis olduktan sonra öğretmen olmuştu. Doğru insanı bulunca hayatınız birden değişiveriyordu. Mutluluk onunda kapısını çalmıştı nihayet. Annemde ona çok yakın bir hastanede hemşireydi. O da, annemde, hayatları boyunca severek yapacakları kutsal birer mesleğe sahiptiler. Görür görmez vurulmuştu anneme. Uzun uzadıya mektuplar yazmıştı. İçinden akıp giden, kalbinden geçen şeyleri anlatmıştı. Gönüller bir olmuştu. Sevmişlerdi birbirlerini. Yalansızdı. Dolansızdı. Çıkar yoktu. Gerçek bir sevgiydi. Gerçek sevgilerde olabiliyordu o dönemler hayatta. Karşılıklı bir sevgiyi bulmak büyük bir şanstı. Hırsları, kibirleri, büyük beklentileri yoktu ikisinin de. Birbirlerine yetiyorlardı. Kriter diye bir sözcük lügata girmemişti o zamanlar henüz. Sevgi yetiyordu. Sevgi karın doyurmaz diyenlere inat yalnız sevgi yetiyordu her şeye. Başka neye ihtiyaçları vardı ki? Dünyanın tüm hazinelerinden bile daha değerliydi sevgi. Değer veriyorlardı birbirlerine. Kıymet biliyorlardı. Saygı gösteriyorlardı. Küçük şeylerden mutlu oluyor, gelecek için büyük umutlar besliyorlardı. Birbirleri için yaratılmışlardı. Kaderlerinde birbirlerini bulmak vardı. Yazı diye bir şey vardı dünyada. Yazılmamışsa, çizilmemişse, kaderde yoksa eğer olmuyordu. Zorlamanın ālemi yoktu. Türk filmleri yalan söylemiyordu bu konuda. Aşk diye bir şey mümkündü hayatta. Geçici olmazdı. Sevgiye dönerdi. Vazgeçilmezdi. Bir ömür boyu sürerdi. Anlayıştı. Özveriydi. Sadakatti. Vefaydı. Paylaşmaktı. Birini kendinden ayırt etmeme biçimiydi sevgi. Onun için gerekirse ölmekti. Birlikte su gibi akıp gitmekti. Abartı gibi gelirdi bazen kulağa. Sevgiyi tatmamış insanlar bunu bilemezdi. Yalnızca hayal edebilirlerdi. Arada bir Hülya Koçyiğit’in o güzel filmindeki gibi seslenirdi anneme. “Kınalı Yapıncağım” derdi. Acısıyla, tatlısıyla neler neler yaşamış, ne yokluklar görmüş, ne sıkıntılar atlatmışlardı. Kenetlenmişlerdi birbirlerine. Beraber gülüyor, beraber ağlıyor, beraber sinemalara gidiyor, dünyanın bütün sevinçlerini beraber yaşıyor ve bütün sıkıntılarına iki kişi olarak göğüs geriyorlardı. Birbirlerinin başına gelen en güzel şeydiler. Mutluluk ve umut iki kişiyle oluyordu dünyada. Onlar iki kişiyken tek yürek olmayı başaran o azınlığa mensuptular…
Gel zaman git zaman, iki kişilik bu umut meyvesini verdi. Soğuk, karlı bir ocak günüydü. Ağabeyim doğdu. Biricik evlatlarıydı. İlk göz ağrılarıydı. İkinci çocuğu hiç düşünmüyorlardı o dönem. Sonra bir müddet işler iyi gitmemişti. Ne aralarını bozdu, neler karşısında yenildiler bilmiyorum. Ayrıldılar. Ama fazla uzun sürmedi. Ağabeyim, bir aile olmak, sıcak bir yuva, yarım kalan bir saadet, anılar ve sevgi ağır basmıştı. Birkaç yıl sonra tekrar birleştiler. Annemler tekrar birleşince ağabeyim çok ısrar etmişti bir kardeşinin olmasını. Kıramadılar tek çocuklarını. Annem hamileyken “anne elleri oldu mu, anne ayakları oldu mu” diye sürekli sorardı ağabeyim. Onun için dünyanın en büyük hediyesi olmuştum doğduğumda. 11 yıl vardı aramızda. Annemlerin tekrar birleşmesinin şerefine adımı da ağabeyim vermişti bana. Barış demişti. Bu barışmanın şerefineydi adım. Bütün küslere, kırgınlara, dargınlara, savaşanlara, arası bozuk olanlara inat, dünya barışı için bu ismi vermişti bana. Dünyanın en güzel isimlerinden biriydi. O gün bu gündür çok severdim ismimi. Kimseyle küsemezdim. Ne kinim vardı birine, ne öfkem. Kırgınlıkları çabucak unuturdum. İnsanları tanımada pek usta değildim gerçi. Hiçbir zamanda öğrenemedim bunu. Herkesi kendim gibi zanneder, dünya barış dolu, iyiliklerle dolu bir yer olsun isterdim. Dünyanın sizin iyi niyetinizden sürekli faydalanmak isteyeceğini kestiremezdim çocukken. Şimdi bile kestiremiyorum ya neyse. Siz hayata ne kadar dikkat ve özen gösterirseniz gösterin, ne kadar ince olursanız olun sonunda kırılan hep siz olurdunuz. İnsanlar ucuz olurdu çünkü. Çıkarcı ve menfaatçiydi çoğu. Ya da şansızlığınıza size böyleleri denk gelirdi sürekli. Siz kimseyi kırmak istemeseniz de dünya sizi hep kırardı. Küserdim bu yüzden arada bir dünyaya. Ama kırgınlığım uzun sürmezdi. Hayat küs kalmak için çok kısaydı. Küslükler unutulacak, Barış ismi uğur getirecekti aileme ve dünyaya. Şans getirecekti. Bir umut, bir neşe, bir coşku, bir güzellik getirecekti. Bütün dargınlar barışacaktı. Kucaklaşacaklardı. Ne güzel isimlerdi. Barış, Uğur, Deniz, Ulaş, Neşe, Umut, Ümit, Sevgi, Sevinç, İnanç ya da Erdem. Nasıl da anlamlıydılar. Anlamını kaybetmiş bir dünyada belki biraz fazla ütopik kaçıyordu bu isimler. Bu dünyaya bir tık fazlaydılar. Bu dünya için aşırı iyiydiler. Doğduğum günün gecesi bir kutlama yaptı nöbetçim. Sarhoş oldu. Sevinç gözyaşları akıttı. Beni, annemi ve ağabeyimi hayat boyu seveceğine, gözeteceğine, bizleri her türlü tehlikeden koruyacağına yemin etti. Sabaha kadar sevinçten uyku girmedi gözüne. Hayatı boyunca hep yapacağı gibi sabaha kadar nöbet tuttu. O gece, hayatında bir kez daha, dünyanın en mutlu adamlarından biriydi…
Doğduktan sonra maçlara, parklara, pikniklere, Atatürk Orman Çiftliği’ne, Gençlik Parkı’na gittik nöbetçimle. At yarışlarını beraber izledik. Yemezdi, yedirirdi beni. Giymezdi, giydirirdi. Mutlu olmam için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışırdı. İlk sinema tecrübelerimi onunla yaşadım. Sinemayı çok severdi. Evde film izlediğimizde arada bir duygulanır, gözleri yaşarır ama bunu bizden gizlemeye çalışırdı. İçmeyi, efkâr dağıtmayı severdi. “Öldük mü be öldük mü” derdi bazen. “Getirin rakımı.” Masaya oturur, kavununu, peynirini alır, içtikçe keyiflenir, yüzüne bir canlılık, bir renk gelir, bize şakalar yapar, mutlu olduğunu hissettirirdi. Sık sık türküler söyler, şiirler okurdu. “Karadutum, çatal karam, çingenem. Nar tanem, nur tanem, bir tanem” derdi anneme. Hayat güzeldi her şeye rağmen. Eminim ki o da öyle düşünürdü o keyifli gecelerde. Soluk alıp vermek güzeldi. Yarınlardan umutlu olmak güzeldi. Aile babası olmak güzeldi. Sevmek güzeldi. Kafayı bulmak güzeldi. İnsan arada bir iki tek atmasa çekilir miydi hiç bu dünyanın kahrı? Yaşadığını hissederdi o da hepimizin arada bir hissetmeye çalıştığı gibi…
Hayatımın en güzel günleri olan çocukluk yılbaşlarımızda da hep beraberdik ailecek. Her yıl aralık ayını, kartopu oynamayı, kardan adam yapmayı, Noel Baba’yı ve yılbaşının o muhteşem sihrini, o masalsı büyüsünü iple çekerdim. Hatıraları halen tazedir bunların bende. Büyüyünce, bu yaşıma gelince bile değişmedi o günlerin hatıraları. Yılbaşları bana nöbetçimden yadigârdır. Yılbaşından bir gün önce pazara gider meyvelerimizi, kuruyemişlerimizi, milli piyango biletlerimizi, tombalalarımızı alır, yılbaşına saatler kala içimizde büyük bir heyecanla yeni yılı beklemeye koyulurduk. Hediyelerimizi açardık. Ne güzel günlerdi onlar. Ne tatlı anılardı. Sıcacık bir yuvamız, ışıkları sürekli yanıp sönen bir çam ağacımız, hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken, simli kartpostal manzaralarına benzeyen bir yudum mutluluğumuz vardı o zamanlar. O günlere dönmek için neler vermezdim. Hayatım fedaydı ailemle tekrar birlikte olduğumuz çocukluğumun bir yılbaşı akşamına. Zamanın bize hiç bir şey yapamayacağını, bir ömür boyu birlikte olacağımızı, yılbaşlarındaki o ışıltılı mutluluğumuzu hayat boyu sürdüreceğimizi sanırdım. Küçüktüm…
Tarih öğretmeniydi nöbetçim. Bana tarih anlatırdı sanki yaşarmış gibi. Öyle içtendi, öyle heyecanlıydı ki öyküler anlatırken sanki olayları o anda yaşardı. Bende kendimi kaptırıp o günlere tekrar dönerdim onunla. Tarihin tozlu sayfaları arasında bir zaman yolculuğu yapardık beraber. Ama o günlerde bilmezdim tabi insanın da diğer her şey gibi günün birinde bir tarih olacağını…
Askerdeyken de yanımdaydı hep. Beraber tutardık nöbetleri. Her gün arayıp sesini duyardım. “Üzülme oğlum” derdi. “Başını dik tut.” “Bu günlerde geçecek.” Beni uğurlarken nasıl da üzülmüştü ama. Elinde miydi insanın? Otobüsün camından gördüğüm o manzara daha dün gibi aklımdaydı. Kimseye belli etmemeye çalışarak gözyaşı dökmüştü. Dile kolaydı. 15 ay olacaktı bu hazin ayrılık. Ama günler çabucak geçti. Hayat bitiyordu günün birinde. Sayılı gün mü bitmeyecekti? Tekrar kavuştuk…
Nöbet tutmaktan hiç vazgeçmedi o. Ailesinin üzerine titredi. Her şeyini bizimle paylaştı. Ama yıllar acımasız bir şekilde tüketti onu. Birden yaşlandı nöbetçim. Saçlarına ak düştü. Sağlık sorunları başladı. Günün birinde göçüp gitti melekler diyarına. Bir nisan günüydü. Hayatımın en acı günüydü. En çok sevdiği aya, 1968 yılını bir genç olarak karşıladığı, umudun ayı mayıs’a yalnızca birkaç gün vardı…
Hayatım altüst oldu o gidince. Her şey birden değişti. Hayat anlamını yitirdi. Kırılmadık, dökülmedik bir şey kalmadı. O gün bu gündür hiç bir şey yolunda gitmedi. Her şeyde bir hüzün, bir şansızlık, bir uğursuzluk vardı. “Can garip, can suskun, can paramparça” diye geçiriyordum içimden. Günler perişandı. En acısından bir alacakaranlık çökmüştü yüreğime…
5 sene geçti üzerinden…
Bazen düşünüyordum kendi kendime. Beni izliyor muydu acaba? Yoksa nöbeti bitmiş miydi? Yanımda mıydı? Yaptığım yanlışları görüyor muydu? Yaptığım doğrulardan gurur duyuyor muydu? Hayatını size adamış, sizi korumaya yemin etmiş biri bu diyardan göçüp gidince yine de yanımızda olur muydu? Bizi korumaya devam eder miydi? Neler yaptığımızı, başımıza neler geldiğini bilir miydi? Bizim yaşlanmamızı da görür müydü? Bu onu üzer miydi? Malum oluyor muydu ona bazı şeyler? Oluyordu eminim. Ve üzülüyordu da. Karşıma iyi birilerinin çıkmasını isterdi yaşarken. Uykusuz gecelerimde bazen yanıma geliyordu. Talihsizlikler bir gün son bulacak merak etme diye kulağıma fısıldıyordu. Değmeyecek insanlarla, sizin sürekli değer verip, karşılığında sizi sürekli değersiz hissettiren insanlarla vakit kaybettiğimi görüyordu elbet. Hatalarımdan ders almamı istiyordu. Her şey düzelecek merak etme diye teselli ediyordu beni. Yaşarken görememişti belki torunlarını. Ama görecekti günün birinde. Mutluluğumu ondan fazla kimse istemezdi. Onun gönül gözü hep üzerimdeydi. Bu dünyada artık olmasa bile yine de beni kolluyordu. Bütün tehlikelerden koruyordu. Her zaman iyiliğimi diliyordu. Yaptığım hatalar onu da kahrediyor, bunları atlatmam için elinden geleni yapıyordu. Temiz bir sayfa açmamı, düşünce tekrar ayağa kalkmamı, yeniden başlamamı, iç sesimi dinlememi, dürüst olmamı, aklımı ve ruhumu kötülüklerden korumamı, kalbimdeki doğrulardan vazgeçmememi, haksızlıklara başkaldırmamı, hep okumamı, kendimi geliştirmemi istiyordu. Doğru zamanda doğru yerdeysem eğer hep onun sayesindeydi. Şansımdı o benim. Uğurumdu. Nöbetçimdi. Koruyucumdu. Geceleri yatmadan eğilip alnımdan öpüyordu. Sevinçlerime ortak oluyordu. İş yerimde 5. yıl ödülümü aldığımda yan koltuğumdaydı. Benimle birlikte oturuyordu. Duygulanmıştı. Gurur duyuyordu. Belki büyük işler başaramıyordum, bir gram yükselemiyordum hiçbir şeyde ama iyi bir insan olmak istiyor, her şeyin başı bu diyor, ona layık olmaya çalışıyordum…
Ruhum daralıyordu bazen. Büyümek, içinde bulunduğumuz yalan dünya ve onun gitmesi çok dokunuyordu bana. Onun annemle tanışmadan önce duyduğu yalnızlığa benzer bir şey vardı birde içimde. Ama hayırlı birisi olmayacaksa hiç olmasın daha iyi diyordum bir yandan da. Tamda hayat kahredici derecede monoton, tekdüze, mutsuz, hep böyle talihsizliklerle, keder dolu, acı bir şekilde gelip geçecek ve sonunda hiç yaşamadan yaşlanacakmışım gibi hissederken, çoğu şeyden ümidimi kesmişken, başımıza acaba bu ülkede ne zaman bir felaket gelecek diye düşünürken birden ilginç bir şeyler oldu hayatımda…
Nihayet, günün birinde hayallerimdeki kız çıktı karşıma. Nöbetçim sayesinde tanışmıştık. Şeytanın bacağını artık onun sayesinde kırmıştım. Bundan adım gibi emindim. Bu ortamı o hazırlamıştı benim için. Evden 10 dakika geç çıkmasam, o tesadüf zinciri oluşmasa belki de otobüs durağında göremeyecektim hayallerimin insanını. Bavullarını taşımasına yardım edemeyecektim. Aramızda bir konuşma geçmeyecekti hiçbir zaman. Dünyada öyle bir insanın yaşadığından haberim bile olmayacaktı. Anlayışlıydı. Kibardı. Aynı kitapları okumuştuk. Aynı filmlere tapıyorduk. Paraya, pula önem vermiyordu. Biz birlik olursak dünyanın bütün engellerini aşarız diyordu bana. Kimse aramıza giremez diyordu. Güven veriyordu. Hayat karşısında tesellim oluyordu. Dünyada, bu çağda böyle insanlar kaldı mı dedirtiyordu insana. Böyle şeyler ancak rüyalarda olur diyordum. Birbirimize saygımız, sevgimiz, güvenimiz sonsuzdu. Çok sevmiştik birbirimizi. Değer veriyorduk birbirimize. Nöbetçimden bahsederdim ona. Keşke tanışabilseydik derdi. “Merak etme” dedim. “O zaten seni çok iyi tanıyor.” “Her gece ona senden bahsediyorum.” Bir gün evlendik hayatımın aşkıyla. Prensesimdi o benim. Bir kuğu gibi güzeldi. Minnacık elleri, yağmur gibi güzel saçları, okyanuslardan daha derin mavi gözleri vardı. Ama insanlardan daha insan bir insandı her şeyin başında. İnsanlardan ümidi kesmemek lazımdı. Dünyada böyle insanlarda olabiliyordu. Karşılaşabiliyordunuz biraz şansınız varsa. Bir kır düğünü yaptık. Çiçekler bile daha mutlu göründüler gözüme o gün. Kuşlar bizim için şarkı söylediler düğünümüzde. Peri masalları kadar tatlıydı her şey. Düğünümde yanımda olmasa da karşımda benimle oynuyordu nöbetçim. Eşime ve bana sarıldı, gözleri yaşardı. Bir ömür boyu mutlu olun emi dedi. Hep yanımdaydı her zaman olduğu gibi. Nöbetini asla terk etmezdi. Nereye gidersem gideyim yanımda olacaktı. İki tek attık masamızda. Bu günü hiç kaçırır mıydı? Bana eşlik etti düğünüm boyunca. Hayatımızın en mutlu günlerinden biriydi…
Bir oğlum oldu benim. Dünyanın en tatlı yumurcağıydı. Doğmadan hazırlamıştım onun seveceği filmleri. Hayat boyu filmler bir avuntu olmuştu benim için. Zor zamanların dostlarıydılar. Kitaplarda öyleydi. Baş köşemde bekletiyordum oğlumun filmlerini. Kayıp Balık Nemo’da bir baba ve oğul olmanın kıymetini anlayacaktı biraz büyüyünce. Oyuncak Hikayesi’nde arkadaşlığın gücünü ve değerini görecekti. Vall-E’de ise yalnızlığını ve makûs talihini değiştiren o robotu görüp, aşkın yeryüzündeki önemini hissedecekti ilk kez. Dedesiyle, nöbetçimle hiç tanışamadı oğlum. Ama hep anlattım onu oğluma. Dedesi hep bizimleydi gerçi. Ne yaparsak yapalım izledi bizi. Nöbetçimin beni küçükken sinemaya götürüp o büyülü dünyayla tanıştırdığı gibi bende oğlumla tanıştırdım hayatımın bazı özel filmlerini. Chaplin’den Büyük Diktatör, Capra’dan Şahane Hayat, Benigni’den Hayat Güzeldir’i izlerken yanımızda dedesi de vardı. Nereye gidersek gidelim hep yanımızdaydı o. Benim biricik nöbetçimdi. Bende artık bir nöbetçi olmuştum. Oğlum hayatın bana bahşettiği en büyük armağandı. Dünyadaki en büyük sevgilerden biriydi o benim için. Sonsuza dek onun yanında olmaya yemin etmiştim…
Yıllar su gibi akıp geçti. İyice yaşlanıyordum artık günden güne. Saçlarıma ak düşmüştü. Geceleri iyi uyuyamıyor, dışarıda yağan yağmurun hüznünü, yaşamın ağırlığını, artık gitmek gerektiğini yorgun bedenimde hissediyordum. Artık demir almak günü gelmişti zamandan. Yakında nöbetçimin yaşına gelecektim. Oğlum evlenmişti. Onun büyüdüğünü, yaşlandığını görmüştüm. Ben gidince daha da yaşlanacaktı. Diz boyu torunlar vermişti bana. Ne kadar mutluydum. Bedenim yorgun ama kalbim ferahtı. Dünyada tatmak istediğim en büyük mutlulukları tatmıştım. Yaşamıştım ben. Sevmiş. Sevilmiştim. Yanımda sevdiklerim, arkadaş diye bağrıma basabileceğim insanlar olmuştu her zaman. Yaşamama yardım etmişlerdi hepsi. Bir amaç uğruna yaşlanmıştım. Bir şeyler yapmayı başarmıştım hayatta. Yolculuklar yapmış, deniz kıyılarında tatillere gitmiş, dünyayı görmüş, yılbaşlarında, en güzel günlerde ailemle birlikte olup yaşama sevinci doldurmuştum içime. Hayata boşuna gelmemiştim. Nöbetçimi gururlandırmıştım. Ölsem de gam yemezdim bundan sonra. Vakit gelmişti artık…
Gitmeden önce son bir kez görmek istedim yılbaşı gecesini. Son bir yılbaşı görmeden gitmek olmazdı. Bu dileğimde gerçekleşti çok şükür. Çocukluğumdan bu yana her yılbaşı yanımdaydı nöbetçim. Bu son yılbaşımda da masaya fazladan bir servis açtım onun için. Ardından bitmeyen bir uykuya daldım. Elimi tuttu. Aldı beni götürdü. Buluşmuştuk nihayet. Hayatımda hiç kimseyi böyle özlememiştim. Yaşlanana kadar her gün burnumda tütmüştü. Ama artık beraberdik. Bir daha hiç ayrılmayacaktık. Bulutların üzerinde süzülüyorduk. Kollarımızı açmıştık. Nöbetçim hiç yaşlanmayacaktı. Ben hiç büyümeyecektim. Hayat hep yılbaşlarındaki kadar tatlı olacaktı artık. Mutluyduk. Hüznün, dertlerin, hayal kırıklığının, kederin olmadığı, kalp sızısının hiç yaşanmadığı yeni bir diyara doğru yol alıyorduk…
Babamın himayesinde, onun kanatları altında ölüm yoktu bana. Ölsem bile gam yemezdim ben böyle bir babaya sahip olduğum için. Korku nedir bilmezdim. Nereye gidersem gideyim, bu dünyada ya da başkasında hep yanımda olacak, beni koruyacak, kollayacaktı. Bende aynı şekilde kendi çocuklarımın nöbetçisi olacaktım. Çocuklarımda kendi çocuklarının nöbetçisi olacaktı. Bu yüzyıllar boyu böyle sürüp gidecekti…
Bir gardiyandı o, muhafızdı, mutluluk bekçisiydi, koruyucu melekti, nöbetçiydi…
Babalar hayatlarımızın nöbetçileriydi. Yanımızda olsun ya da olmasınlar, karanlık, dalgalı denizlerde bin bir hengameyi atlatmamızı, bin bir badireden kurtulmamızı sağlayıp, bizi nihayet karaya, huzur dolu, güvenli, sıcak bir limana ulaştırmayı bekleyen bir nöbetçi gibi ışık tutar, yön verirlerdi hayatımıza. Kılavuzumuz olurlardı. Aydınlığımız. Bütün babalar, bu dünyadan göçüp gitseler bile, bu sonsuz nöbetten asla vazgeçmeyecek, hep çocuklarını izleyecek, acı ve tatlı günlerinde hep onların yanlarında olacaktı. Günün birinde de, elbette, mutlu sonlara yaraşır bir biçimde herkes babasıyla yeniden buluşacaktı. Alacakaranlık Kuşağı’nın sonsuzluğa uzanan o hasret dolu bekleme lobisinde…

BARIŞ BELDEK
09.12.2021
Yorum bırakın