HÜZÜN BATAKLIĞI

Son bir kez saklambaç oynar, bir tur daha atlıkarıncaya binerim diye düşünüyordum.

Olmadı.

Uykudan uyanıyordum. Ne çabuk bitti çocukluğum diyordum kendi kendime. Aklım almıyordu. Gerçek suratıma tokat gibi çarpıyordu. İnanamıyordum. Kabullenemiyordum.

Babam biraz daha yaşar, yaşlılığında daha nice güzel günleri olurdu diye umuyordum.

Olmadı.

Uykudan uyanıyordum. Babam nasıl ölür diyordum kendi kendime. Aklım almıyordu. Gerçek suratıma tokat gibi çarpıyordu. İnanamıyordum. Kabullenemiyordum.

Üniversiteyi bitirir, adamakıllı bir şeyler yaparım diye umuyordum. Büyük hayallerim vardı. Yurtdışına gitmek, dünyayı görmek, hayallerin ötesine yolculuk yapmaktı niyetim.

Olmadı.

Uykudan uyanıyordum. Nasıl bitiremedim okulu, hayat nasıl böyle tekdüze oldu diyordum kendi kendime. Aklım almıyordu. Gerçek suratıma tokat gibi çarpıyordu. İnanamıyordum. Kabullenemiyordum.

Para biriktirir, yatırım yapar, kimseye muhtaç olmazdım diye umuyordum. Har vurup harman savurdum, elimde ne varsa harcadım. Tutamadım.

Olmadı.

Uykudan uyanıyordum. Tüm paramı nasıl savurdum diyordum kendi kendime. Aklım almıyordu. Gerçek suratıma tokat gibi çarpıyordu. İnanamıyordum. Kabullenemiyordum.

Birini sevmiştim yıllar sonra. Uğrunda her şeyi yapardım. Hayaller kuruyor, birbirimizi ölümüne sever, çocuklarımız olur, birlikte yaşlanırız diye umuyordum. Nasıl da aldanmışım.

Olmadı.

Uykudan uyanıyordum. Neden diye soruyordum, nasıl beni sevemedi diyordum kendi kendime. Aklım almıyordu. Gerçek suratıma tokat gibi çarpıyordu. İnanamıyordum. Kabullenemiyordum.

Ölmüştüm. Ama hayatımı hatırlıyordum. Daha görecek güzel günlerim, yazlarım, baharlarım, yılbaşlarım, umudum, yaşama sevincim vardı.

Olmadı.

Sonsuz uykumdan uyanıyordum. Nasıl öldüm diyordum kendi kendime. Aklım almıyordu. Gerçek suratıma tokat gibi çarpıyordu. İnanamıyordum. Kabullenemiyordum.

Boşu boşuna mıydı hayatım?

İnsan hayatta başına gelen bazı şeylere inanamıyor, kabullenmek istemiyordu. Ama iş işten çoktan geçiyordu günün birinde. Bitiyordu. Elinizden bir şey gelmiyor, boşa giden bir ömürle baş başa kalıyordunuz. Sevdiklerimizi kaybediyor, uğruna değecek insanlarla tanışamıyor, mutlu olamıyor, hayallerimiz hep karşılıksız kalıyordu. Ondan sonrada sizi alıp başka diyarlara götürecek trenin acı çığlıklarını bekliyordunuz yalnızca. Ne kadar inanmak istemesem de, kabullenmesem de hayatın gerçekleri, insanın kaderi buydu. Yaz bitiyor, kış başlıyor, bir insan ölüyor, ölmek için bir diğeri doğuyordu. Günü gelince sonumuz hep aynı olacaktı. Biraz üzülüyor, biraz neşeleniyorduk. Biraz orada, biraz burada takılıyorduk. Günlerimizi nasıl da hunharca tüketiyorduk.

Bir hüzün bataklığına saplanmıştım. Kıpırdayamıyordum. Nefes alamıyordum. Elimde bir meşale vardı. Önümü zar zor görüyordum. Ve seçebildiğim kadarıyla ufukta, hüzünle, kederle, nostalji ve melankoliyle dolu Alacakaranlık Kuşağı harici bir şey gözükmüyordu…

Barış Beldek

12.11.2021

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑