BARIŞ HARİKALAR DİYARINDA

Sesleri ilk kez duyduğumda saat gece 3 sularıydı. Genelde bu saatlerde arada bir kedim Lingo’nun içine cin kaçmış gibi koşturması dışında hiç ses olmazdı evde. Lingo biraz ses yapıp ağlamaya başladığında genelde kapıma vurur, bende gecenin bir körü onu odama alır ve beraber mırıl mırıl en aşağı bir yarım saat kadar koyun koyuna uyurduk. Lingo harici top patlatsanız duymayacağım için dolaptan gelen tık tık seslerini duyunca ilk önce bir rüya mı görüyorum sandım.

Sonra bir baktım ki rüya değildi. Sesler artarak çoğaldı. Elbise dolabımdan tık tık sesler geliyordu. Birisi içeriden dolabı açmak ister gibi vuruyordu sanki. Yataktan kalktım, terliklerimi giyindim ve dolaba doğru yöneldim. Bu sırada yataktan doğrulduğumu duyan Lingo’nun her zaman yaptığı gibi uyandığımı anladığından diğer odadan miyavlaması geldi kulağıma. Bir an tüylerim ürperdi. Hani çok korkutucu bir şey olurda içiniz bir garip olur, bir ürperti sarar ya vücudunuzu. İşte aynen öyle hissettim. Lingo odamda değilse eğer dolabımdan gelen bu sesler neyin nesiydi? Tüm cesaretimi topladım ve dolaba yöneldim. Dolabın kapağını açmamla eski bir dostumu, ALF’i görmem bir oldu. Bir çocukluk arkadaşımdı ALF. Beraber ne güzel günlerimiz geçmişti. İlkokul çağlarımın vazgeçilmez dostuydu. Müşfik Kenter seslendirirdi ALF’i. Ne güzel bir jeneriği vardı. İnsanı hayata bağlardı. Yaşam çok daha güzeldi o jeneriği izleyip, o müziği duyunca. Melmac Gezegeninden gelmişti ALF. Dünyamıza çarçabuk uyum sağlamıştı. Biraz fazla uyum sağlamıştı hatta kerata. Keyfine çok düşkündü. Tembeldi, miskindi, haşarıydı, hazırcevaptı, kurnazdı, zekiydi, espriliydi. Çocuk halimizle görmek isteyip isteyebileceğimiz her şeyi bünyesinde toplamıştı. Çok keyifli bir arkadaştı. ALF’in ailesini, onu evine alan Tanner ailesini de çok sevmiştik. Evin küçüğü Brian’ı severdik en çok. ALF’in en iyi dostuydu. Bir kucaklaşmaları vardı ALF ile dünyalara bedeldi. Andrea Elson’ın oynadığı evin kızı Lynn Tanner’a abayı yakmıştım içten içe. Öyle güzel, öyle sıcak bir gülümsemesi vardı ki rüyalarımı süslerdi. Küçükken üşütüp hasta olduğumda, ateşim çıkıp sayıkladığımda, kış geceleri sıcacık evimizde kendimi daha iyi hissetmemi, çarçabuk düzelmemi sağlardı ALF dizisi. Lynn gelip başucuma oturur alnıma ıslak havlu koyardı. Dolabı açtığımda elimden tuttu ALF. Bana da Brian’a sarıldığı gibi sarıldı. Kucaklaştık doya doya. Hasret giderdik. Ne çok özlüyordum onu. Ne zaman görsem beni çocukluğuma, o güzel günlere döndürürdü. O yıllardan kalan bir emanet, güzel bir anıydı benim için. Yaşıtlarımdan onu bilmeyen, onu sevmeyen yoktu. Adım gibi eminim ki benim gibi herkes çok özlüyordu ALF’i ve ara ara onunla buluşuyordu. Bu gece benim sıramdı ama. Bu gece ALF bana gelmişti. “Sabah erken kalkıp işe gideceksin” dedi bana. “Yatsan iyi olur. Ben hep seninleyim. Hem üzülme, ara ara dolaba tıklatıp yine gelirim. Yine görüşeceğiz. Kendini hazırla.” dedi ve gitti. Dolabı kapattım ve uyumaya koyuldum. ALF, Lynn ve Brian ile kahvaltı masasında televizyon izliyorduk rüyamda.

Bir sonraki gece yine yorgun argın dönmüştüm işten. Geceleyin bir şeyler yapmak istiyor, hayat sanki elimin, avcumun içinden kayıp gitmesin diye kendimi filmlere, kitaplara vuruyordum. Ama çoğunlukla yemekten sonra üzerime bir ağırlık çöküyor ve bazen saat 10 bile olmadan yatağımda tatlı bir uykuya dalıyordum. O gece yine erkenden uykuya dalmışım. Gece uyandığımda saat yine 3 sularıydı. Beni uyandıran bu seferde yine aynı şekilde dolaptan gelen tıkırtı sesleri oldu. Kalktım ve ışığı yaktım. ALF’le görüşeli daha 1 gün olmuştu ve hasretime dayanamayıp tekrar mı geldi acaba yanıma dedim ve baya heyecanlandım. Gittim ve dolabı açtım. Birde karşımda kimleri göreyim. Charlie Brown ve Snoopy vardı dolabımda. Peanuts çetesini de getirmişlerdi beraberlerinde. Lucy vardı, Snoopy’nin pır pır uçan kuşu Woodstock vardı, battaniyesi olmadan yapamayan romantik çocuk Linus van Pelt bile gelmişti dolabıma. Ne çok severdim Snoopy’nin muzurlıklarını, Peanuts çetesinin çizgi filmlerini, çizgi filmlerde çalan müzikleri, çetenin filozofvari düşüncelerini, hayata bakış açılarını, hep bir arada olmalarını, özel günleri kutlamalarını; Cadılar Bayramı’nı, Yeni Yıl’ı, Paskalya’yı, oyunlarını, okul maceralarını ve özellikle Charlie Brown’un saflığını, yalnızlığını, hüznünü, aşk için elinden geleni yapmaya çalışmasını fakat sonuçta hep kaybetmesini. Çocukluğumda en sevdiğim karakterlerden biriydi Charlie Brown. Halende taparım ona. Yıllar dostluğumuzdan hiçbir şey alıp götüremedi. Yılbaşı için bir köpek istiyorum diye bir hikayesi vardı mesela. Bende yıllarca hep ümit etmiştim Snoopy gibi bir köpeğim olmasını. Ama bu isteğim hep hayalde kalmış, yıllar sonra, büyüyünce, hem kedim, hem köpeğim, hem evladım gibi olan Lingo’ya sahip olmuştum. “Bir gün o kızı bulacaksın Charlie Brown” adında bir çizgi film bölümü vardı çocukken izlediğim. Şimdi bile favori Peanuts bölümümdür o. Televizyonda bir gün Linus ile Charlie Brown bir maç izliyorlardı bu bölümde. O sırada kamera birkaç saniyeliğine seyircileri göstermişti ve Charlie Brown seyircilerin arasında bir kız görmüştü yaşıtı olan. Anında yüzü kızarmış, çarpılmış, vurulmuştu bu kıza. Feleğini şaşırmıştı. Televizyonda saniyeler içinde gördüğü seyirci bir kıza aşık olan bir çocuğun hikayesiydi bu. Kalbinin sesini dinliyor ve o kızın peşinden gidiyordu Charlie Brown. Maçın oynandığı stada gidiyor, kızın yerini tespit ediyor, aldığı bilet numarasını buluyor ve sonunda kapı kapı dolaşıp onu buluyordu bir şekilde. Ama hayat bu ya, o kız, Charlie’nin en yakın arkadaşı Linus’a aşık oluyordu sonunda. Charlie bir kez daha sükut-u hayale uğruyordu. “Bende bulamadım henüz o kızı” dedim Charlie Brown’a ve teselli ettim onu. Sırtını sıvazladım. Ne kadar güzeldi, saftı, çocuksuydu Snoopy ve arkadaşlarının hikayeleri. Umudu, aşkı, yardımlaşmayı öğreniyordu insan çocukken onları izlediğinde. Bir şeylerin peşinden koşmanın gerektiğini, dostluğu, değeri, kıymeti, insanın hayatta kaybetse bile aslında bir şeyler kazandığını. Dolapta Snoopy ve Charlie’yi gördüğüm gece inanılmaz mutlu uyudum. Rüyamda benimde Snoopy gibi bir köpeğim vardı bembeyaz. Canım kedim Lingo ile çok iyi dost olmuşlardı. O çok sevdiğimiz simli kartpostallardaki gibi içinde şöminesi yanan sıcacık, mutlu ve huzurlu bir evimiz vardı ve kapısında 2 metrelik, bir yanıp bir sönen ışıklarının geceyi aydınlattığı, çevresinde dumanlı bir treni bile bulunan çam ağacımızın çevresinde oyunlar oynuyorduk hep birlikte. Yüzümü bir yandan Lingo, diğer yandan Snoopy adını verdiğim yeni köpeğim yalıyordu. Okullar tatildi. Charlie ve arkadaşlarıyla kartopu oynadık. Yılbaşına sayılı günler vardı ve bahçedeki kardan adamımızı tamamlamak üzereydik. Gökte faytonuyla havada süzülen Noel Babayı gördüm. Bize el salladı. Geyiklerin çan sesleri geliyordu kulağıma. Sonra birden çan seslerinin saatimin alarmı olduğunu anladım ve uyandım. Tekrar gelecekti ama dolabıma Peanuts çetesi. Buna kalıbımı basardım.

3. gün yine saat 3 sularında sesler daha da artmaya başladı. Kapının tıklatılmasının yanı sıra içeriden ayrıyeten Teenage Mutant Ninja Turtles şarkısı da gelmişti kulağıma o gece. Bu garip bir biçimde tanıdık müzik çocukluğumun kahramanları Ninja Kaplumbağalar’ın çizgi filminin açılış şarkısıydı. Artık geceleri geçmişten gelen dostlarıma alışmıştı uykulu bünyem. Suratımda büyük bir gülümseme ile açtım dolabımı hemen. Leonardo, Donatello, Michelangelo, Raphael ve ustaları Splinter’dan oluşan çocukluk arkadaşlarım karşımdaydı. Hayatımın en güzel çizgi serilerinden biriydi. Okuldan eve dönünce hemen Tombi cipsimi, Karmen çikolatamı, Kokoşale bisküvimi ve diğer atıştırmalıklarımı alır televizyonun başına kurulurdum. O sıralarda, 90’larda benim yaşımda olanlar için vazgeçilmez bir zevkti Ninja Kaplumbağalar. Oyuncakları vardı, kartları, peluşları, cipsleri, sakızları, arabaları. Her yerdeydiler. Dünyanın en meşhur kaplumbağalarıydılar bir dönem. Cowabunga diye bağırırdık Michelangelo ile birlikte bizde. Küçükken bana ve tüm yaşıtlarıma pizzayı sevdirmişlerdi. Sırf onlar yiyor diye tadı bir acayip gelse bile ançüezli pizza bile yer olmuştum. Kötüleri hep haklarlardı her bölümde. Adaleti sağlarlardı. Sanırım kılıcı var diye en çok sevdiğim karakter Leonardo idi çizgi filmde. Michelangelo’da çok matrak gelirdi. Daha sonra sinema filmleri de oynadı. Raphael sinema filminde Yoshi diye bir çocuğa öğretmenlik yapıyor, hayatın gerçeklerinden bahsediyor, onu bir nevi büyümeye hazırlıyordu. Çok hüzünlü gelmişti küçükken bana o sahneler. Bundan sonra en sevdiğim kaplumbağa Raphael oldu hep nedense. Çocukken Yeni Karamürsel’den ağabeyime Ninja Kaplumbağalar’ın ezeli düşmanı Shredder’ın bir oyuncağını aldırmıştım. Ama eve gelince kötü, zalim, şeytan, sürekli Kaplumbağalar’a sorun çıkaran birinin figürü yerine neden iyilerin figürünü almadım diye sormuştum kendi kendime. İçime sinmemişti. Gidip değiştirmiştik sonra o oyuncağı bir Kaplumbağa ile. O gün bugündür iyiden, doğrudan ve adaletten şaşmadım Kaplumbağalar sayesinde. Çok özlemiştim onları. Ara ara açar izlerdim çizgi filmin eski bölümlerini. Geçmişi yad ederdim. Onlarla da kucaklaştım. Sarıldık birbirimize. Onlarda yaşlanmışlardı benim gibi. Ama büyümemişlerdi. Bende aynı çocuktum onların kalplerinde. Dolabı kapattım ve uykuya daldım. Rüyamda 5. Kaplumbağa ben olmuştum. Splinter usta beni de eğitmişti. Kendimi savunmamı, ruhumu, beynimi, kalbimi dış dünyaya karşı korumamı öğütlemişti. Çılgın kalabalıkların ardından gitmememi, kendi sesimi dinlememi, cesur ve iyi olmamı, elimden geleni yapmamı tembihliyordu bana. Günlük güneşlik, mutlu bir güne uyandım o gecenin sabahı. Hayat daha aydınlık, daha güzel, daha renkliydi o gün.

Ziyaretleri eski dostlarımın sıklaşmaya başladı. 4. ve 5 gün Tom ve Jerry geldi elbise dolabıma. Ama ayrı ayrı gelmişlerdi. Bir arada olmaya dayanamıyorlardı. Biraz geçimsiz iki arkadaştı bunlar ve ikisi beraberken sürekli hırgür çıkıyordu. Onlarsız bir çocukluk hayal bile edilemezdi. Tom’u ayrı, Jerry’i ayrı severdim. Sarıldık ilk önce Tom ile. Saftı biraz Tom. Kalbi temizdi. Sürekli tuzağa düşüyordu. Jerry’i bu kadar yıl geçmesine rağmen halen yakalayamamıştı. “Elimde değil” diyordu. “O küçük hınzırı görünce kendimi tutamıyorum. Bir şey yapacağımdan değil aslında. Yalnızca senaryom böyle yazılmış. Aslında çok seviyorum onu. Başka kimim var ki?” Sonraki gece gelen Jerry’de çok matraktı. Omuzuma çıktı. Ufak olduğundan sesini çok duyamadım ama kulağıma bir şeyler fısıldadı. Sanırım çizgi filmde Tom ile dost oldukları birkaç bölümden bahsetti bana. Her bölümde ortalığı yıkıp geçiren bu kedi ve fare kovalamacası birkaç bölüm için son bulmuştu çocukluğumda. Çok iyi hatırımda kalmıştı o bölümler. Dost olmuşlardı. İşbirliği yapmışlardı. Birbirlerine yardım etmişlerdi. “Dünyanın bütün insanları da böyle yapsalar keşke” dedi sanırım Jerry kulağıma o gece. Öptü beni. Çok özlemişti. Omzumdan aşağı indi ve selamladı beni. Dolabın kapısını kapattım. Rüyama o gece dünyanın her yerinden farklı farklı insanlar girdi. Herkes barışmıştı. Dünyada savaş yoktu. Kimse kimseye kin gütmüyordu artık. Yemyeşildi her yer. Doğa, insanlar ve hayvanlar, her şey huzurlu ve müthiş bir ahenk içindeydiler. Ben, Tom ve Jerry kırlara uzanmış gökyüzünü seyrediyorduk. Çok iyi dosttuk. Gülüp eğlendik gün boyunca. Sonra yine uyandım. Yüzümde bir tebessüm vardı.

6. gün Çakmaktaş ailesi vardı dolabımda. Fred ve Barney vardı. Eşleri, çocukları; Bambam, Çakıl ve hatta köpekleri Dino’da gelmişti. Fred yabba dabba do diye üstüme atıldı. Dino yüzümü yaladı. Çok heyecanlıydı. Onları gördüğümde dünyanın en mutlu kişisi olmuştum. Çocukluğuma damgalarını vurmuşlardı. Çocukluğunda Çakmaktaşları izlemeyen bir çocuk mutlu bir çocuk değildi. Eksikti onlarsız geçen günler. Yarımdı çocukluğunuz. Çok severdim onları. Bir gün yılbaşı günü kar yağmıştı. Diz boyu kar vardı Ankara’da. O gün sabah televizyonda oynuyordu yine Çakmaktaşlar. Yılbaşı özel bölümüydü. Charles Dickens’ın A Christmas Carol adlı öyküsünün Çakmaktaş versiyonuydu. Fred’in gözünü hırs bürümüştü bölümde. Çok zengindi ama varyemezdi. Yardım etmezdi kimseye. Hiç dostu yoktu. Yılbaşı günü hayaletler tarafından ziyaret ediliyordu. Korkuyordu onlardan. Yaptıklarından pişmanlık duyuyordu. Dünyanın en sevecen, en yardımsever kişisine dönüşüyordu. Ne anılarımız oldu sizlerle Fred ve Barney. Dünyada birbiriniz dışında pekte kimseniz yoktu şöyle bir düşününce. Ama siz size yeterdiniz hep. Gerçek dostluklarda böyleydi. Çevrenizde insanlar olurdu ama gerçek dost çok azdı. Gerçek olan birini bulunca sıkı sıkıya yapışmalıydınız. Onları da uğurlayıp dolabı kapattım bir kez daha.

7. gece Susam Sokağı sakinlerinden, Edi ile Büdü, Minik Kuş, Kırpık ve Kurabiye Canavarı geldi. Sırf o jeneriği için bile çocukluğumun en güzel programıydı Susam Sokağı. Ne güzel bir şarkısı vardı: “Gün güneşli. İnsanlar neşeli. Sende gel oyna Susam Sokağı’nda. Dostluk ve sevgi sarıyor her yeri. Gel katıl bize. El el ele. Sev dünyayı, açılır her kapı. İşte Susam Sokağı.” Neler neler öğretmişti bize Susam Sokağı. Çocukluğumuzun efsanesiydi. Ertesi gün okulda konuşulan tek konuydu. Hayatımızın en güzel günlerinin dostlarıydı hepsi. O günler unutulur muydu hiç? Hepsini bağrıma bastım o gece. Zor ayrıldım onlardan.

Bir hafta olmuştu dolabımdan gelen sesleri duyalı. Çocukluk arkadaşlarım her gece birer birer dolabımı tıklatıyor, gece beni uykudan uyandırıyor ve benimle iki çift laf edip gidiyorlardı. Hepsi giderken “sakın üzülme, tekrar buluşacağız, kendini hazırla” deyip ayrılıyorlardı. Bu gidip gelmeler haftalar ve aylar boyu devam etti. Onlar sayesinde her günüm daha bir güzel, daha bir neşeli, daha bir anlamlı geçiyordu. Kimler gelmedi ki geceleri bana yoldaş olmak ve yılların hasretini gidermek için? Jetgiller, Louie, Afacan Dennis, Richie Rich, E.T, Süper Mario kardeşler, Dinozor Denver, Red Kit, Düldül, Rintintin, Dalton kardeşler, Sylvester, Tweety, Pembe Panter, Temel Reis, Batman, Örümcek Adam, Müfettiş Gadget, Şirinler, Hayalet Avcıları, He-Man, Voltran, Garfield, Heatcliff, Muttey, Laff-A-Lympics yarışmacıları, Scooby Doo, Kont Duckula, Ayı Yogi, Mickey Mouse, Winnie The Pooh, Donald Duck, Bugs Bunny, Coyote, Road Runner, Hugo, Tolga Ağabey, Heidi, Tsubasa, Benjamin ve şu an aklıma gelmeyen daha nicesiyle buluştum dolabımda uzunca bir süre. Harikalar diyarındaydım onlarla. Kalplerimiz bir atıyordu. En iyi dostlarımdılar.

Büyümüştüm. Kalbimdeydi anıları. Ama sımsıkı tutmuştum onların ellerini. Bırakmıyordum. Ne kadar büyüsem dahi bırakamıyordum. Anlamıştım ki tüm çocukluk arkadaşlarımız bizi ziyarete gelirdi ara sıra. Ziyaretleri ben büyüdükçe daha da sıklaşmıştı. Korumak istiyorlardı belki de beni. Çocukluğumu. Ruhumu. Hislerimi. İçimde o yıllardan kalan şeyleri. Halen çizgi filmler izliyor, onların oyuncaklarını görünce dayanamayıp alıyordum. Mutlu oluyordum çocuklar gibi. Hayatla baş etme biçimi herkes için farklıydı. Hayatla başa çıkmama yardım ediyorlardı halen. “40 yaşına geldin halen neler yapıyorsun” diyordu bazıları. Bende böyle diyenleri gördükçe iyi yolda olduğumu anlıyordum. Çocukluğum halen bir yerlerde saklıydı. Tümüyle onu yitirmemiştim. Ölmemişti henüz o günlerden kalan erdemlerim. Ruhumu kaybetmemiştim. Ne mutlu diyordum içindeki çocuğu yaşatan yaşıtlarıma, ya da yaşları her ne olursa olsun herkese. Yaşamın, büyümenin, hayal kırıklıklarının, adaletsizliğin ve belki de o ölümsüz çocukluk arkadaşlarınızla ölümün bile yüzüne okkalı bir tokat indiriyorlardı hepsi. Harikalar diyarına bir kez girdiniz mi, o büyüye bir kez kendinizi kaptırdınız mı artık geri dönüşünüz yoktu. Ne kadar yaşlansanız da hep çocuk kalacaktı bir yanınız. Unutmayacaktınız çocukluğunuzu. Anılarınızı. Arkadaşlarınızı. Bu hiç kolay olmayacaktı. 90’lı yılların o sihrini kimse alamayacaktı sizden.

Dolaptan birkaç tıkırtı daha geldiğini hatırlıyorum o son gece. Kalktım ve mutlulukla dolabı açtım bir kez daha. Bu sefer hepsi gelmişti. Beni bekliyorlardı. Aralarına katılmamı istiyorlardı. Artık vakit gelmişti. Hazırdım. Kalbim o güzel günlerde kalmıştı benim. Bugünün dünyası pekte adil değildi. Çıkarcıydı. Zalimdi. Karşılıksızdı. Yalandı. Sihrini yitirmişti. Çabucak büyüyordu herkes. Masallara yer yoktu. Mucizeler gerçekleşmiyordu. Geçmişin kıymeti pek bilinmiyordu. Dostlarıma layık değildi bu çağ. Dolabın içine girdim. Kapağı kapatmadan önce son bir kez dünyayı dinledim. Hiçbir ses yoktu. İnsanlar uyuyordu. Gözlerimi yumdum. Ellerinden tuttum arkadaşlarımın. Ve bir daha açmayasıya dolabın kapağını kapattım. Bütün dünya uyurken. Barış Harikalar Diyarındaydı artık. Alacakaranlık Kuşağı’nda…

BARIŞ BELDEK

18.09.2021

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑