UMUTSUZLUĞA DÜŞMEK YOK!

“Her Zaman Umut Vardır.”

Banksy

Yorucu bir günün ardından işten eve dönmüştüm. Yemeğimi yedim ve biraz akşam yürüyüşü için bahçeye çıktım. Biraz dolaşmak, günün stresinden arınmak, gün batımında her zaman bulunan o melankolik hissi, o akşam hüznünü doya doya içime çekmek istiyordum. Artık günler kısalıyor, hava erken kararıyordu. Koca bir yazı daha yemiştik. Ne çabuk geçiyordu günler. Kelebek misaliydi ömrümüz. Eylül ayı yine kapıdaydı. Okullar açılacak, benimde içim, çoktan unumu eleyip, eleğimi asmış olsam bile, okulların açılmasıyla aklıma gelen, çocukluğumdan kalan o garip heyecanla, ürpermeyle, tedirginlikle dolacaktı. Her mevsim geçişinde olduğu gibi havalar soğumaya başlayacaktı yine. Yazlıklarımı kaldıracak, tekrar kışlıklarımı çıkaracak ve ortama adapte olmaya çalışacaktım. Bahçeye indiğimde çevrede çocukları gördüm. Bisiklete biniyorlar, gülüp eğleniyorlar, oyunlar oynuyorlardı. Tatillerinin son günlerini yaşıyorlardı. Önlerinde daha nice tatil, nice güzel yaz, koskoca bir yaşam vardı. Parkta köpeklerini gezdiren bir çift vardı. İki tane köpek besliyorlardı bir apartman dairesinde. Kardeş olan bu iki köpeği daha yavrularken kıyamayıp birbirlerinden ayırmadan ikisini de evlat edinmişlerdi. Bahçede o çocukların ve güzeller güzeli o iki köpeğin birbirleriyle oyunlar oynamasını görünce içimde bir iyimserlik, bir sevecenlik, bir mutluluk hissettim. Oysa ki üzgündüm. Hayat geçiyordu. Yine haberleri izleyip yürüyüşe çıkmıştım. İnsanın içini karartıyordu haber bültenleri. Kaza, cinayet, facia ve ölüm dışında başka bir şey yoktu. Bizi biraz sevindirecek, biraz umut verecek, cesaretlendirecek, tebessüm etmemizi sağlayacak, moral dünyamıza katkı sağlayacak hiç mi olay olmazdı ülkemizde? Çocukların topun peşinde koşarken attığı çığlıkları ve yavaş yavaş yuvalarına çekilen kuşların cıvıltılarını duyunca ne güzel dedim. En azından onlar haber izlemiyorlar. Dünyadan haberleri yok.

Tam hava kararıp, çocuklar evlerine dönerken, bahçede bir adam gördüm. Etrafa, binalara, evlerinin yolunu tutan çocuklara bakıyordu. Yüzünü seçemedim uzaktan. Sigarasının ucundaki ateşi görüyordum yalnızca. Birden adımlarını hızlandırdı ve yanıma yaklaştı. Hafifçe elini kaldırıp kibarca bir selam verdi. “İyi akşamlar, nasılsınız” dedi kısık bir sesle. O anı anlatmak, kelimelere dökmek benim için imkansızdı. Neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Karşımda kendim vardım. Yanıma yaklaşan adam ikizim gibi bana benziyordu. Daha doğrusu bir ikizden fazlasıydı. Birebir aynımdı. İnsanlar çift yaratılırmış derlerdi küçükken ama inanmazdım. Doppelganger’im ile karşılaşmıştım. Tıpatıp bana benzeyen bir yansımam, aynadaki görüntümdü adeta. Kekeleyerek “iyiyim” diyebildim yavaşça. Şokun etkisinden henüz çıkamamıştım ki birden konuşmaya başladı. “Okullar açılıyor yakında.” “Şu eve dönen çocuklar var ya” dedi. “Acıyorum onlara. Bir gün hepsi büyüyecek, hayat acıtmaya, neşesini, sihrini kaybetmeye başlayacak. Hepsi mutsuz birer yetişkin olacak. Hayattan bıkacaklar, hiç zevk almayacaklar. Şu an hiçbir şeyin farkında değiller. Ama görecekler. Öğrenecekler.”

Çocukları savunmak istedim ve “yine de” dedim, itiraz edermişçesine; “daha vakitleri var.” “İlk aşkları, gençlikleri, okul serüvenleri, gezip, tozacak mutlu günleri, dünyayı keşfedecek, aşık olacak, ölümüne sevecek bolca zamanları var önlerinde. Kocaman, maceralarla dolu bir ömür onları bekliyor. Hayatlarına sihirli bir dokunuş yapmak onların ellerinde. Her şey onların ellerinde. Mutluluğu, huzuru yakalamayı başaracaklar. Güzel üniversiteler bitirip, kendilerini geliştirecek, dünyaya faydalı olacaklar, karşılarına iyi insanlar çıkacak, şahane birer hayatları olacak. Hem hiç bir şey olamasalar bile iyi birer insan olacaklar. Aileleri ve öğretmenleri onlara en doğrusunu öğretecekler. Buna gönülden inanıyorum. İsterlerse dünyayı bile fethedebilirler.”

Verdiğim cevaptan pek memnun olmadığı yüzüne yansımıştı. Omuz silkti. “Bu kokuşmuş dünyada” dedi, mutlu olmak mümkün mü? Mutluluk maddiyat olmuş. Eski mutluluklarımızı, güzelliklerimizi, erdemlerimizi ve manevi değerlerimizi mumla arıyoruz. Hepsi çürümüş, ölmüş, bitmiş. Artık aşklar, ilişkiler, evlilikler, birliktelikler bile, bu hayat pahalılığında hep maddiyata bakıyor. Kimse mutlu değil. Çoğu evlilik çocuklar yüzünden devam ediyor. Günde kaç kişi boşanıyor biliyor musun? Birbirini çok sevdiğini zannedenlerin bile evlendikten sonra maskeleri düşüyor. Birbirlerine zor dayanıyorlar. Safi sevgi artık karın doyurmuyor. Hepsi yalan. Filmler ve kitaplar tarafından uydurulan büyük bir balon bence aşk. Aşıksan eğer yandın. Felaketlerden felaket beğen bence.”

“Birlikte yaşlananlar da var ama” dedim. “Ruh ikizini bulanlar. Çocuklarını evlendirenler. Torunlarını kucağına alanlar. Ya bir ömür boyu süren mutluluklara ne demeli? Gerçek sevgiden bahsediyorum. Nedensiz sevgiden. Maddiyatsız. Çıkarsız. El ele, omuz omuza vererek. Kenetlenerek. Birine sayfalarca mektup yazmak mesela. İçmeden sarhoş olmak gibi. Birini kendinden ayırt etmemekten. Güneşin onunla doğup, onunla batmasından. Birlikte bir su gibi akmaktan. Hayatı o tek kişinin daha çekilebilir kılmasından, sana dayanma, devam etme gücü vermesinden, sana umut vermesinden bahsediyorum. Onun için nefes almaktan. Böyle sevgilerde vardır illa ki dünyada. Yok mu sence?”

Bıyık altından güldü. “Bu romantik palavraları dinleyecek hiç vaktim yok” dedi alay ederek. “Aşk bencilliktir. Sürekli ben, ben, ben demektir. Hayatının sonunda hep yalnız kalacaksın. Hele bana ruh ikizi saçmalığından hiç bahsetme. Öyle bir dünya yok. Kimsen olmayacak şu hayatta. Belki katlandığın biri olacak o kadar. Ne ruh ikizini bulacaksın. Ne senin değer verdiğin kadar sana değer verecek birini. Nasıl doğarken yalnızsak, ölürken de yalnız olacağız. Kendinle bir başına kalacaksın. Şans yüzüne gülmeyecek. İnsanın kaderi bu. Boşuna umutlanma. İnsanlardansa hiçbir şey bekleme. İnsanlara güvenilmez. Seni kandırırlar. Temiz hislerinle oynarlar. Yüzüne güler, arkandan konuşurlar. Dedikodu yaparlar. Hiç eski arkadaşlarınla görüşüyor musun? Dostluklar sahici değildir dünyada. Günün birinde tuz buz olurlar. Her şey biter. Ne aşk kalır, ne sevgi, ne dostluk. Herkes yoluna gider. Alçaktır insan. Nankördür. Kötüdür. İnsandan söz etmek midemi bulandırıyor.”

“Hiç mi iyi insan, gerçek dost kalmadı dünyada” dedim. Nasıl bu kadar kötümser olabiliyordu bu herif. Üstelik bana bu kadar benzeyen biri. “İnsandan söz etmek” dedim sesimi yükselterek, “aynı zamanda iyilikten de söz etmektir. Soyluluktan, asaletten, merhametten, fedakarlıktan, cesaretten ve maneviyattan. Her kötüye karşı birde iyi vardır dünyada bunu unutma. Buna canı gönülden inanıyorum. İnsanlar birer cevher bence. Hepimiz kalbimizde iyilikle doğuyoruz. Bunu kaybetmemeliyiz. Sürekli savunmalıyız. Dünyada o kadar çok altın kalpli insan var ki. Fakirlere, sokak hayvanlarına yardım edenler, doğayı koruyanlar, Atatürkçü, doğru, düzgün, namuslu, adaletli, devrimci kişiler var. Dünyanın daha iyi bir yer olması için ellerinden gelen her şeyi yapan sanatçılar var. Vatanını savunan askerler, hastaları iyileştiren doktorlar, suçsuzları savunan avukatlar, öğrencileri yaşama hazırlayan öğretmenler var. İnsanları bence sen çok yanlış tanımışsın. Hiç mi iyi insanla karşılaşmadın? Karşına ölene kadar hep kötü insan çıkacak değil ya.”

“Ölüm” deyice durdu. Yüzüne ciddi bir hava ve bir keder geldi ikizimin. “Ölüm” dedi, “bu dünyanın tek gerçeğidir.” Neden yaşıyor ki insan? Biraz orada, biraz burada vakit harcıyoruz. Ölmek için dünyaya geliyoruz. Yaşamın bir amacı mı var? Her şey karanlık. Bak babanı kaybetmişsin. Eninde sonunda herkes öbür tarafı boylayacak. Hepimiz. Az önce bahçeye indiğinde güneş batıyor, gün ölüyordu. Şimdiyse her yer karanlık. Bizimde başımıza bunlar gelecek. Dünyaya çivi çakmayacağız hiç birimiz. Bunu bildiği halde herkes ölümsüzmüş gibi yaşıyor. Bu beni hasta ediyor.”

“Ama hayatta var” dedim. Yaşadığımız zamanı değerlendirmeliyiz. Yaşamaya çabalamalıyız. Hayattan zevk almalıyız. Kaybettiklerimizin anıları hep kalbimizde olmalı ama ölüm var diye enseyi karartmaya ne gerek var? Aşık olmalı, çok sevmeli, doğayı, hayvanları korumalı, iyi bir insan olmalı, hayatımız ne kadar kısa bile olsa, dünya üzerinde kendi çapımızda bir iz bırakmalıyız. Gerekirse yaşamak için canımızı feda etmeliyiz. Yaşam büyük bir armağan, en büyük varlığımız, onun değerini bilmeliyiz.”

Aniden dehşet verici bir biçimde sırıtmaya başladı. “İşte böyle ol koçum” dedi. Afalladım. Sırtıma vurdu. “Bu akşam yürüyüşe çıktığında o çocuklara ve köpeklere çok daldığını gördüm. Baya umutsuz ve kederliydin gibime geldi. Aklında sanki hep sorular vardı. Bir sıkıntın, bir iç hesaplaşmanın olduğunu anladım ve yanına geldim. Kendini savunmanı, içindeki iyilikleri gün yüzüne çıkarmanı istedim. Çok dolmuştun sanırım. Seni biraz rahatlatmak, daha iyi hissetmeni sağlamak için yaptım seninle bu konuşmayı.”

Sonra birden ne demek istediğini çözdüm. Artık bu adamın kim olduğunu anlamıştım. Yanıma gelen, bana tıpatıp benzeyen bu kişi aslında benim içimdeki karamsar yanımdı. İçimizdeki her kötümser kişiye karşı birde iyimser vardı. Hayatımız boyunca nereye gidersek gidelim götürürdük her ikisini de. İnsanın iyimser yanı kolaylıkla kötümser yanını alt edebilirdi. Biraz çaba yeterliydi. Dünyada her ölüme karşılık birde yaşam vardı. Her kötü insana karşı, birde iyi insan vardı. Ağlamaya karşılık, gülmek; kedere karşı, neşe vardı. Kışa karşılık, yaz vardı. Umutsuzluğa karşılık, umut vardı. İyi şeyler düşünmekten ve bu karanlık tarafımızı yenmekten hayat boyu vazgeçmemeliydik. Şans döner, yeniden de sevilebilir, borçlar tükenir, acılar diner, üzüntüler hafifler, yaşam güzelleşebilirdi her zaman. Dünyada yalnız ölüme çare yoktu.

Son sözleri karamsar ikizimin “Umutsuzluğa düşmek yok!” oldu ve döndü arkasını gitti. Arkasından bakıyordum. Kalakalmıştım. Yenmiştim onu. Kendimi moralli, çok daha iyi, çok daha umutlu, bambaşka duyuyordum. Bir sigara yakıp yavaş yavaş uzaklaştı yanımdan ve bir gölge olup Alacakaranlık Kuşağı’na karıştı.

Barış Beldek

28.08.2021

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑