“Savaşın ortasında komutansız kalmaktır babasız kalmak.”
Necip Fazıl Kısakürek

Soğuk, puslu, ayaza çalan bir gündü. Yağmur dinmek bilmiyordu. Hava kapkaranlıktı. Artık güneş bile dünyaya küsmüştü. Beş sene olmuştu savaş başlayalı. Gündüzle gecenin pek farkı kalmamıştı artık. Gündüzü geceden ayıran tek şey savaşta ölenlerin cesetlerini gece yakmamızdı. Geceleri gökyüzünden bir alev bulutu yükseliyordu. Cehennemin tam ortasındaydım. Artık takatimin sonuna gelmiştim. Lanet okudum havaya. Sövdüm, saydım. İki gündür uyumuyordum. Tabanlarım patlamıştı. Ölsem rahatlayacaktım bir nebze. Birazcık uyku için her şeyi yapabilirdim. Ama bir türlü uyuyamıyordum. Gözlerimi kapattığımda bir iki dakika içinde dalıyor ama hemencecik korkuyla tekrar uyanıyordum. Bir fısıltı duydum kulağımın dibinde. “Bitti” diyordu. Kasılmalarım başladı tekrar, ellerim titriyordu. Kan ter içinde kalmıştım. Yüzüm sapsarıydı. Dişlerim dökülüyordu. Kusacak gibi oluyordum. İçimde dayanılmaz bir bunaltı, bir keder, bir burukluk vardı. Bir pişmanlık, bir vicdan azabı, bir ızdırap duyuyordum. Rüyamda vurulduğumu, kalbimden bıçaklandığımı, bir gaz bombasıyla zehirlendiğimi, boğulduğumu, vücudumun bir bomba tarafından parçalara ayrıldığını, cesedimi kurtların yediğini görüyordum. Gözlerim oyulmuş, yuvalarından fırlamış, kafatasımın içinde solucanlar ve fareler geziyordu. Bunlardan birinin başıma gelmesi an meselesiydi gerçi. Beş senedir savaşın içindeydik. Evime dönemiyordum. Kapana kısılmıştım. Bensiz yapamayacak bir kedim, canımdan çok sevdiğim bir ailem, özlediğim dostlarım vardı. Hiç birine ulaşamıyor, akıbetlerini, ne halde olduklarını bilmiyordum. Bütün dünya bu şekildeydi. Yollar kapanmıştı, sokaklar ceset doluydu, ceset yığınları üst üste dizilmişti, kimse ölülerini gömemiyordu artık, insanlar alışmıştı artık ölüme. Sabahleyin ayakkabınızı giyip, bağcıklarını bağlamak kadar normal bir şeydi ölüm böyle bir kaosun içinde. Kanıksamıştı artık herkes bunu. Dünya bir harabeye dönmüştü. Şehirler terkedilmişti. Okul yoktu, sağlık kuruluşları yoktu, fabrikalar kapanmış, gıda üretimi durmuştu. Bazı insanlar, özellikle imkanı olanlar, pastada her zaman büyük pay sahibi olan zenginler yine paçalarını kurtarmalarını sağlayacak imkanlara erişiyordu tabi. Sağ kalanlar, yer altı sığınaklarına, mahzenlere, tünellere kapanmış, yerlerinden kıpırdayamıyordu. Evi kalmamıştı kimsenin. Gidecek yerleri yoktu. Dünya ölüyordu. Enkazdan, pislikten ve cesetten geçilmiyordu. Hayvan türleri yok olmuş, insan nüfusunun yüzde doksanı ölmüştü bu savaşta. İletişim kesilmişti, o sözde çok gelişen teknoloji, savaş patlak verince anında çökmüştü. Telefon diye bir şey yoktu artık. İnsanlar deliye dönmüştü. Çıldırmıştı herkes. Yiyecek bulamayanlar birbirlerini yemeye başlamıştı. Medeniyet çökmüştü. Kıyamet günü bu olsa gerekti. “Bitti” diye bir çığlık işittim yeniden.
Aç gözlüydü insanoğlu. Doymak bilmiyordu. Elindekilerle yetinemiyordu. Toprakları kendine yeterken gidip başka topraklara göz dikiyordu. Gözünü toprak doyuracaktı insanın. Hırs, aç gözlülük, sömürge, vahşet ve kan dökmek insanın doğasında vardı. Üçüncü Dünya Savaşı da bu yüzden başlamıştı zaten. Kimse işin bu boyutlara ulaşacağını tahmin etmemiş, yeniden bütün dünyanın savaşa gireceğine ihtimal vermemişti. Ama karanlıkla aydınlığın savaşı ezelden beridir vardı. Bende savaşa bu yüzden katılmıştım zaten. Dünyayı ele geçirmeye çalışan alçakların, zorbaların, faşistlerin ilerlemesini önlemek, onların kafalarına bir darbe indirmek, çorbada benimde tuzumun olması için hiç düşünmeden cepheye gelmiştim. Düşmana karşı birkaç sağduyulu devlet birleşmişti. Ama yeniliyorduk. Her gün binlerce insan yok oluyordu. Olan masumlara, çocuklara, gencecik askerlere, gariplere, geride kalan gözü yaşlı analara babalara oluyordu. Savaşın ceremesini onlar çekiyordu. Rahat koltuklarında sözde ülkeyi yönetenlerin, idarecilerin tuzu kuruydu. Şatolarından, köşklerinden, saraylarından ülkeyi idare ediyor, bugün bu kadar düşman hakladık, bugün zafere çok yakınız diye yalanlar söyleyip, kalan bir avuç insanı savaşın kazanıldığına inandırıyorlardı. Kazanılacak bir savaş yoktu ortada. Savaşın kazananı olmazdı. Kahramanlık olmazdı savaşta. Umut olmazdı. Savaşın asil bir yanı, soylu bir tarafı yoktu. Savaş yalnızca ölüm, yıkım, acı, keder ve pişmanlık getirirdi. Hepimizin gözü kördü savaşta, gözlerimiz bağlanmıştı, ne yaptığımızı bilmeden, türümüzle birlikte doğanın, hayvanların ve bütün dünyanın canına okuyorduk. Yakında dünya bir tarih olacaktı. “Bitti” diye inledi yine aynı ses.
Eve dönmek için neler vermezdim. Ailemi bir kez daha görebilmek, kedimi bir kez daha kucağıma alıp okşamak için. Son bir yaz görebilmek, biraz daha yaşamak için. Savaşın bitmesi, insanların tekrar dostça yaşaması, kalan insanlarla yeni bir dünya kurulması, dünyanın bu savaştan ders alması tek temennimdi. Hem savaş bitince, belki, evet belki, savaştan önce içime attığım o yoğun duygularımı, sakladığım hislerimi, söyleyemediğim şeyleri, eğer halen yaşıyorsa hoşlandığım o kıza içimi dökmek, belki de onunla bir gelecek kurmak için artık gün yüzüne çıkartabilirdim. Bunun düşüncesi bile bana biraz olsun bir umut veriyor, bir müddet daha ayakta durmamı sağlıyordu. Tekrar duydum o acı haykırışı; “Bitti.”
Havada yanık kokusu vardı. Ceset kokuyordu her yer, pislik kokuyordu, ölüm kokuyordu. Gözlerim yaşardı. Bir sigara yaktım. Uzun uzun içime çektim. Başım dönüyordu yine. Biraz kendime gelecek gibi olmuştum ki yeniden o sesi duydum. “Bitti” diye çığlık attı bu sefer. Çevreme bakındım. Kimse yoktu ortalıkta. Uzun zamandır duyuyordum bu çığlığı. Bir ağlama, bir haykırış işitiyordum uzaklardan gelen. Geceleri kulağıma fısıldıyordu bu ses. Üstelik rüyamda da olmuyordu bu. Gece nöbetlerinde, mevzilerde, siperlerde, tetiğe her bastığımda, birkaç dakika kestirirken, hatta gündüz gözüyle bile sürekli o sesi duyuyordum. “Bitti.” Kulaklarımda acı acı çınlıyordu. Yoksa gaipten sesler mi duymaya başlamıştım? Kafayı mı yiyordum? Ama hayır, olamazdı. Tüyler ürpertecek derecede gerçekçi, korkunçtu bu ses. Acı acı ağlıyordu sesin sahibi, inliyordu, haykırıyordu, yürek parçalıyordu. Bir çocuk sesiydi bu. Sonra midemde bir şeyler altüst oldu, gözlerimden yaşlar geldi. Ve birden farkına vardım. Sonunda anlamıştım. Savaş falan yoktu ortada. Allah ülkemizi, devletimizi ve bütün dünyayı böyle bir acının üçüncü kez daha yaşanmasından korusundu. Bu savaş benim içimdeydi. Her adam kendi savaşını kendi verirdi. Babamı beş sene önce kaybetmiştim. Onu kaybetmek benim için böyle parçalanmış bir dünyadan, olası bir Üçüncü Dünya Savaşı’ndan bile kat kat beterdi. Hayat bazen savaş alanından farksızdı. Ruhunuzu kemiriyordu. İçimdeki bir parça da savaşta ölmüşçesine babamla birlikte ölmüştü. Çoğu insan ölümü atlatır, yaşama devam ederdi ama babamı kaybetmek beni hep kederli, hep üzüntülü, hep melankolik bir ruh haline sokuyordu. “Savaşın ortasında komutansız kalmaktır babasız kalmak” diyordu Necip Fazıl Kısakürek. Ne de haklıymış meğer. Komutansızdı hayatım. Başıboştum. Avareydim. Renksiz, solgun, neşesiz, alacakaranlıktı hayatım. Sürekli duyduğum “Bitti” sesinin sahibi ise kalbime gömdüğüm o çocuktu. Gözlerim bir kederle doldu. Söylediği doğruydu. Bitmişti. O çocuk ölmüştü. Arada bir suni teneffüs yapardım ona. Diriltmeye çabalardım. Ama cenazesini çoktan kaldırmıştık. Ara ara kulağıma fısıldayıp, geçmişe gitmemi sağlıyor, o masum, temiz yüzünü gösteriyordu bana. Her şey bitmişti. “Artık tamamen bitti, sonsuza kadar bitti çocukluğun” diyordu o ses. O güzel günler bitti, eski dostluklar bitti, yaz günleri yediğin dondurmalar, İnegöl’de yediğin köfteler, Kuğulu Park’ta geçirdiğin zamanlar, lunaparklar, atari salonları, okey partileri, oyuncakların, bindiğin atlıkarıncalar, pamuk şekerler, her gece Batıkent’te arkadaşlarınla yaptığın maçlar, oynadığın oyunlar, içtiğin kolalar, yediğin çekirdekler bitti. Küçükesat günlerin, o çok sevdiğin köpekler Toni ve Gardiyan, gittiğin parklar, hayvanat bahçesi, geceleri komşularla mum ışığında bahçelerde oturduğunuz o güzel günler, sohbetler, sevdiğin, eskinin kıymetli insanları, ilk aşkların, okul arkadaşların, futbol sevdan, takip ettiğin maçlar, her hafta gittiğin sinemalar, aralıksız okuduğun kitaplar, dinlediğin müzikler, gittiğin konserler, bayram telaşı, eski heyecanlar, o günler giymeye kıyamadığın ayakkabıların, büyük keyif aldığın çizgi filmlerin; Snoopy, Ninja Kaplumbağalar, Taş Devri, Jetgiller, Tsubasa, Benjamin, Denver, Kont Duckula, Afacan Louie, Hayalet Avcıları, Heathcliff, sevdiğin diziler; Alf, A Takımı, Kara Şimşek, Bizimkiler, Atlı Karınca, Süper Baba; doyamadığın programlar; Adam Olacak Çocuk, Hugo, Susam Sokağı, o güzelim filmleri ilk kez gördüğün bir pazar gecesi klasiği Parliament Sinema Kulübü ve 90’ların daha nice güzel cevheri. Hepsi bitmişti. Ve her şeyden önemlisi. Dünyada en çok sevdiğin, en çok değer verdiğin insanlardan biri olan babanın senin yanında olduğu o güzel günler bitmişti.
Büyüyünce, hayat monotonlaşınca, yaşam hayatta kalmak için bir savaştan farksız olunca, her şeyde bir maddiyat, bir sıradanlık, bir bayağılık, bir acelecilik, bir telaş olunca; eve yorgun argın dönüp içinde bazen hiç bir şey için istek duymayınca, aynaya baktığında, yaşlanmakta olduğunu fark edince, ruh ikizini, kafanın uyuşacağı bir insanı bulamayacağını anlamaya başlayınca, umutların ve hayallerin çamurda sürünmeye başladığında, eski heveslerini, eski çılgınlıklarını, hayattan beklentilerini artık bulamayınca anlıyordun bazı şeylerin bittiğini ve içindeki o çocuğun öldüğünü. Karşına eskisi gibi, ilk aşkların gibi temiz sevdalar çıkmayınca. Yaptığın iyiliklere, sarf ettiğin çabalara değecek insanlarla tanışacak kadar şanslı olmayınca anlıyordun artık geçmişi, her şeyi kaybettiğini, artık çocukluğa geri dönüşün olmadığını, aradığın geçmişi, o güzel günleri ne yaparsan yap bulamayacağını, yılların her şeyi bir hırsız gibi alıp götürdüğünü ve artık her şey için çok geç olduğunu.
Bir yaz mevsiminin daha sonuna gelmiştik. Belki de en güzel zamanlarımızı yaşamıştık ve her şey bitmişti. Hayatta eninde sonunda bir gün bitecekti. Her şey bir savaşın yakıp yıktığı, önüne çıkan her şeyi yok ettiği bir dünya misali tarihin tozlu sayfalarına karışacaktı günün birinde. Alacakaranlık Kuşağı’nın bu en melül, en yeis ve en meyus yazılarından birinde…
Barış Beldek
25.08.2021
Yorum bırakın