“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”
Mustafa Kemal Atatürk

Kavaklıdere İlköğretim Okulunu bitirmiştim. Kocatepe Mimar Kemal Lisesi’nin Ortaokulu’na başlayacaktım. 90’ların başında çocuk olmaktı kısmetimiz. Futbol, atari oyunları, çizgi filmler, sinema ve oyuncaklar hayatımın olmazsa olmazlarıydı. Başımda kavak yelleri esiyordu. İlkokulun son yaz tatilinden sonra ortaokul gelip çatmıştı. Artık biraz daha büyüyordum. Mutluydum. İçim kıpır kıpırdı. Günler upuzun, gelecek sonsuz gibiydi. Hayat öğle uykuları kadar tatlıydı. Kaygısız, neşeli ve eğlenceli geçiyordu günlerim. Dünya arkadaşlarla, platonik aşklarla, yeni keşiflerle, maceralarla, oyunlarla, heyecanlarla, kahkahalarla dopdoluydu. Orta 1. sınıftaydım artık. İlk dönemin başında Fen Bilgisi öğretmenimiz 1. yazılıdan en yüksek not alan 5 kişiyi Maden Tetkik Arama Müzesi’ne götürme sözü vermişti. Çok iyi hatırlıyorum yazılıdan 85 puan almıştım. İlk 5’teydim. Şaşkındım adım okununca. İçimde büyük bir sevinç vardı. Sınıfın en iyi 5 çocuğundan biri mi olmuştum? Geleceğim parlak mıydı acaba? Fen Bilgisi çocuk oyuncağı gibi mi olacaktı benim için? Başaracaktım. Çalışmayı bırakmayacak, kendimi bilime adayacaktım. Bir gün filmlerdeki gibi aya, uzaya, bilinmeyen galaksilere, düşlerimin ötesine seyahat edecek, hayallere yolculuk yapacaktım. Uzaya giden ilk Türk olacaktım. İngilizlerden Sir ünvanı, Fransızlardan Legion D’honneur nişanı alacaktım. Gazetelerin manşetlerinde olacak, ülkemi ve ailemi gururlandıracak, kızları peşimden koşturacaktım. Benimle röportajlar yapmak için dünya basını sıraya girecekti. Hiç birini geri çevirmeyecek, başarımın bütün sırrını onlarla paylaşacaktım. “Ne kadar mütevazi, ne kadar bizden biri şu Barış Bey” diyecekti basın mensupları. “Bizleri kırmadı, bu kadar yoğunluğuna rağmen hepimizle sohbet ediyor, bizlere başarısının sırlarını anlatıyor.” “Bu kadar galaksi dolaşmış olmasına rağmen tam bir halk adamı.” Her gün haberlerdeydim. Bilim dergilerinde uzay kostümümle çekilmiş resimlerim vardı. Time dergisi beni dünyanın en önemli 10 şahsiyeti arasında göstermişti. Dünya ve uzay arası mekik dokuyacak, yeni galaksiler keşfedecek, yeni türlerle, canlılarla, kolonilerle, uzaylılarla sürekli iletişim halinde bulunacak, onlardan yeni şeyler öğrenecek ve bunları ülkemin, dünyanın, insanlığın hizmetine sunacaktım. Planlarım büyüktü. Uzay seyahatlerimde öğrendiğim bilgileri bilim adamlarıyla paylaşacak ve bunlar sayesinde dünyada açlık, hastalık, acı, keder, gözyaşı hatta ölüm bile kalmayacaktı. Ölümü yenecekti yakında insanoğlu. Başarmama az kalmıştı. Dünyada uzun yıllar, mutlu bir şekilde yaşayabilecekti herkes. Atom bombaları icat etmeden, tozu dumana katmadan, toplu kıyımlara imza atmadan, hayvanlar üzerinde deneyler yapmadan, insanları öldürmeden, zehirlemeden, onları hasta etmeden, sularına mikroplar karıştırmadan, nükleer santralsiz, küresel ısınmasız, yeşilliklerle sarmalanan, sağlıklı, organik, her insanın, her hayvanın, her bitkinin gönlünce, mutlu, mesut yaşadığı, cennet vari, bol oksijenli bir dünyaydı, bir ütopyaydı kafamda yaratmak istediğim. Kimse et yemeyecekti artık. Hiçbir hayvan zalimce katledilip sofralarımıza gelmeyecekti. Et yerine geçen, protein açısından zengin haplar üretecektik. Bir hapla doyacaktı insanlar. İnsanlık hapları da olacaktı tabi. Kendini kaybedenlere, zalimlere, alçaklara, açgözlülere, katiline, tecavüzcüsüne, teröristine, yalancısına, hırsızına, dolandırıcısına, insan adını taşımaya layık olmayan herkese zorla da olsa yutturulacaktı bu haplar. Her şey birden değişecek, ilginçleşecekti o zaman. Dünyada suç kalmayacaktı. Herkes iyi olacaktı. Kötü’yü sözlükten silecektik. Kardeşçe yaşayacaktı bütün insanlar. Zaman yolculuğunu keşfedecektim daha sonra. Bir zaman makinesi yapacaktım. Bundan aşağısı kurtarmazdı. Güzel bir makine tasarlayacaktım. Hem geçmişe, hem geleceğe gitmek mümkün olacaktı. Tarihe geçen bütün sevdiklerimle tanışıp, kucaklaşacaktım. Onlara güzel bir gelecekten bahsedecek ve sizler olmasa dünya böyle iyi bir yer olamazdı diyebilecektim. Atatürk’ün ayaklarına kapanıp şükredecektim ona. Öpmeye doyamayacaktım. Stephen Hawking ile onun gençliğinde tanışacak ve hastalığı ilerlemeden onu kurtarabilecektim. Che ile karşılıklı puro içecek ve devrimden konuşacaktım. Mandela ve Gandhi’ye yürüyüşlerinde tam destek verecektim. Martin Luther King ve Abraham Lincoln ile ırkçılığa ve faşistlere başkaldıracaktım. Hayatımın yazarı Romain Gary ile tanışabilecek, onunla dertleşecek ve bir ihtimal onu intiharından vazgeçirebilecektim. İnsanoğlu hiç hata yapmayacaktı artık. Hatalarımızdan ders almayı öğrenebilecektik. Hata yapsa bile geçmişe dönüp bunları düzeltebilecektim. Haksızlıklara, zulümlere, liderlik vasıflarına uymayan kişilere tahammülüm yoktu. Bunların hepsinin önüne geçebilecektim. Geleceğe gidip önceden gördüğüm ölümleri, felaketleri, savaşları önleyecektim. İnsanları geçmişlerine döndürebilecek, burunlarında tüten ölenleriyle, sevdikleriyle buluşturabilecek, hatta kimsenin ölmemesini sağlayabilecektim belki de. Alın yazısı diye bir şey olmayacaktı artık insan hayatında. Kader son sözü söylemeyecekti. Her şeyi bilim yönetecekti. Dünya bilimin ışığında dönecek, bilime hizmet edecekti. Hiç sönmeyecekti bilimin ışığı. Kimse karanlıkta yalnız kalmayacaktı, kimse halkı kandıramayacaktı artık. Halkı afyondan kurtaracaktım. Cahilliği, yobazlığı, önyargıları, yalanları, karanlık zihinleri engelleyecektim. Hayata, çevreye, dünyaya, hayvanlara, birbirlerine saygılı, doğayı ölümüne koruyacak inançlı bireyler yetişecekti gelecekte. İnançta olacaktı pek tabi. Yaradan inancı da, bilim inancı da. Büyük bir ahenk halinde olacaktı tüm insanlar. Saygı. Sevgi. Dayanışma. İyilik. Özveri. İnsanlar el ele verecek ve herkes gün yüzü görecekti gelecekte. İlerleyecektik. Atamızın bize öğrettiği gibi olacaktı her şey: “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir.” Gereken buydu. Öğrenecektik. Üstesinden gelecektik. Dünyaya ve yaşama saygıyı öğrenecektik. Döngüyü kıracaktık, kaderi, alın yazısını, ölümü yenecektik bilim sayesinde bir gün. “Başarımın sırrı diyordum basın mensuplarına, başta ailemdir tabi ama onlardan sonra da o özel kişiyle orta 1. sınıftayken bir gün Maden Tetkik Arama müzesine gitmemdi. O gün hayatımın sonsuza dek değişeceğini, bilimle ilgili bir şeyler yapmam gerektiğini o özel kişi yanımdayken anladım. Ve bakın burada karşınızdayım. Nereden nereye.” Yaptığım zaman makinesiyle ara ara dönerdim o güne. Fen Bilgisi öğretmenim ve yazılıdan en yüksek notu alan diğer 4 arkadaşımla bir cumartesi günü müzeye gitmek üzere sözleşmiştik ve okulda buluştuk. Önce bizi bir hamburgerciye götürmüştü öğretmen. Halen unutamam o hamburgerin ve yanında içtiğim kolanın tadını. Daha sonra da müzeye gittik. Afallamıştım. Devasa bir dünyanın içindeydim. Aklımı başımdan almıştı buradaki şeyler. Neler yoktu ki müzede? Uzay maketleri, astronot kıyafetleri, fosiller, makineler, robotlar, dinozorlar, teleskoplar, mikroskoplar, deneyler ve belki de bilim adına aklınıza gelebilecek her türlü şey. Aklımı başımdan alan başka bir şey daha vardı birde o gün yanımda. O özel insan dediğim kişi Seda vardı yanımda. İlk 5 kişinin içinde oda bulunuyordu. Bu günün bu kadar anlamlı olmasına katkı yapan dünya güzeli Seda. Orta 1’de aynı sınıfa düşmüştük onunla. Uzaktan uzağa severdim onu. Ama bir türlü açılamazdım. Öyle tatlı, öyle iyi niyetliydi ki. Sınıf başkanıydı. Öğretmenlerin derse girmesini beklediğimiz zamanlarda konuşan, şımaran, gürültü yapan öğrencilerin adları tahtalara yazılırdı o zamanlar okulda. Seda kıyamaz çoğu kişinin adını yazmazdı doğru düzgün. Hatta beni de birkaç kez konuşurken görmüş ama gülümsemekle yetinmiş, yazamamıştı. Uzaktan uzağa bakışlar fırlatırdı bana. Her gün gözlerim okula gelince onu arardı. Kalbim küt küt atardı onu görünce. Onunla bir hamburgercide karşılıklı yemek yemek, daha sonrada öğretmenimiz ve diğer arkadaşlarla müzeye gitmek ve bir gün boyunca beraber olmak benim için rüya gibi bir şeydi. Onun o güzelliğini, müzeye gittiğimiz gün bana olan sıcaklığını, yanımda olmasını, samimiyetini, o gülen gözlerini yıllar boyu unutamadım.
Bilimle ilgili ilk ve son güzel günümdü belki o gün. Sonradan, o yılın 2. dönemi ve hayatımın geri kalanında sayısal notlarım hep düştü, nedense kendimi kitaplara, edebiyata, sözel konulara, sinemaya daha çok vermeye başladım. Seda ile orta 2. sınıfta yani 1 yıl sonra yollarımız ayrıldı. Notlarım sene sonuna doğru biraz düştüğü için daha zayıf başka bir sınıfa, başka bir ortama, yepyeni arkadaşların arasına düştüm orta 2’de ben. Bu durum üzdü beni. Belki de hayat boyu yapacağım gibi her yenilgide, her üzüntüde, her efkar ve kederlenmede olduğu gibi yine kitaplara ve edebiyata sığınmam Seda ile sınıflarımızın ayrılmasıyla başladı. Seda ise artık seyrek bir şekilde uzaktan gördüğüm, içimdeki fırtınalardan habersiz, utanarak sıkılarak selam bile veremediğim, benden, bilim adamı olmakla ilgili hayallerimden bile daha da uzaklaşan, o güzelim çocukluk günlerimden platonik bir aşk olarak kaldı geçmişimde. Seda benden istese, onun için roket olur aya bile fırlatırdım kendi kendimi. Yeter ki istesindi. Uzaya giden ilk Türk olabilirdim. Ana haber bültenlerinde gözükürdüm her gece. İngiltere Kraliçesi sarayına, 5 çayına davet ederdi beni. Canımı dişime takar ölümüne bilimle ilgili bir şeyler yapmaya çalışırdım. Yeter ki istesindi. Çünkü o buna değerdi. Sevgi dünyadaki her şeyin üstündeydi. Dünya sevgiyle dönüyordu. Sevgi, amaçlarımıza ulaşmak için bizi kamçılayan, bize güç veren, bizi hayata bağlayan en büyük faktördü. Çocukluk günlerimizdeki o temiz sevgiler için, o zamanın insanları için ve o günlere dönebilmek için yapamayacağım şey yoktu. Ama hayat yolu kaçırılmış fırsatlarla döşenmişti. Ferit Edgü’nün o çok sevdiğim Çığlık adlı öyküsünde bir cümle okumuştum bir keresinde. “İnsan yalnız yaptıklarıyla değil yapmadıklarıyla da insandır.” Yine de, her şeye rağmen arada bir o dönemlerde gecemi gündüzüme katarak herkesten gizli bir şekilde yaptığım el emeği göz nuru zaman makinemin üzerindeki örtüyü kaldırıp, şöyle bir tozunu alıyor ve zorla da olsa çalıştırıyorum. O güne, Maden Tetkik Arama Müzesi’ndeki o güzel ve mutlu günüme, Seda’nın yanına bir zaman yolculuğu yapıyorum. Belki bu sefer bir şeyleri değiştirmek, insanın alın yazısındaki bu talihsiz döngüyü kırmak ve her şeyin daha farklı olması umuduyla çeviriyorum kontağı. Yaradan’a sığınarak tuşluyorum düğmeleri ve başlatıyorum 90’lı yıllardan kalan o umutlu güne gitmemi sağlayacak yolculuğu. Alacakaranlık Kuşağı’nın en ücra köşelerinde.
Yorum bırakın