“Sana sadece bunların hayatının harika zamanları olduğunu söylemek istemiştim. Hiçbir anının tadını çıkarmadan uçup gitmesine izin verme. Artık atlıkarınca yok. Pamuk helva yok. Orkestra konserleri yok. Sana sadece bunların hayatının harika zamanları olduğunu söylemek istemiştim. Şu an, burası.”

Artık hiç bir şeyin ne eski o yazları, ne o eski bayramları, ne o eski anıları, ne o eski arkadaşları, ne o eski tatları geri getiremeyeceği, yitip giden, solan, biten, tükenen o çocukluk günlerimize bir ağıt, kaybettiklerimize bir saygı duruşu, yürekten, hüzünlü, dramatik, nostaljik, melankolik ve biraz da karamsar olan, yaz aylarında her zaman daha da bir anlam kazanan, orjinal, siyah beyaz, 1960’ların Alacakaranlık Kuşağı dizisinin en içten, en samimi, en güzel, en özel, beni en çok etkileyen, yaralayan, hüzünlendiren bölümü, kişisel bloğumun adını Alacakaranlık Kuşağı olarak belirlememin de en büyük nedeni olan bölüm, sizlere toplamda 156 bölümden oluşan Alacakaranlık Kuşağı’nın sadece bir bölümünü önerebilseydim bu bölüm olurdu diyeceğim, Bernard Herrmann’nın her duyduğumda yüreğimi dağlayan o efsane müziğiyle birleşen, Gig Young’ı en sevdiğim oyuncular arasında anmamı sağlayan, yıllardır her yaz hatırladığım, sığındığım, aklıma her geldiğinde hep duygulandığım, rüyalarıma giren bir zaman yolculuğu ve televizyon tarihindeki belki de en güzel şey. İşte karşınızda: Yürüme Mesafesi, baylar ve bayanlar.
Martin Sloan adında bir adam var hikayemizde. Beyaz yakalı diye tabir ettiğimiz, sabah akşam yoğun bir tempoda çalışan, didinen, uğraşan, kendine bir türlü zaman ayıramayan, sistemin kölesi olmuş, orta yaşlarında, üzüntülerle, kederle, bunalımlarla dolu, hepimiz gibi bir insan evladı. Günlük hayatın stresinden, koşturmacasından, yorgunluğundan, gelişen teknolojiden, yalan, dolan ilişkilerden, blöften, aldatmacadan, bencilliklerden, nankör, kıymet bilmez insanlardan, kayıtsızlıklarından, samimiyetsizliklerinden, bazı erdemleri umursamazlıklarından, artık çoğu şeyi kanıksamalarından, bir zamanki manevi değerlerin çöküşünden, yozlaşmasından, basitlikten, maddiyattan, hırstan, paradan, puldan, hep daha fazla kazanma kaygılarından, gittikçe ölen insanlıktan öyle bıkmış, usanmış ki bir mola vermek, biraz uzaklaşmak, bir nefes almak istiyor artık. Kayıp gençliğin, geçmiş günlerin ve kaçırılmış fırsatların o üzücü, geceleri bastıran, uyutmayan, kendini boğan hissinden bir an olsun sıyrılıp eski mahallesine, çocukluğuna, insanların bambaşka olduğu, her şeyin daha bir başka, rengarenk, daha bir iyi, daha bir candan, içten, samimi, kalpten, daha bir sevgi dolu olduğu günlere geri dönüyordu bu bölümde. Büyük bir özlem vardı içinde. Kim özlemez ki çocukluğunu? Geçmiş günleri. Gerçek arkadaşlarını. Oyunları. Pamuk şekeri. Atlıkarıncaları. Hayatın size daha sillesini vurmadığı, gerçek yüzünü göstermediği, o masum, tatlı, tertemiz, çocukluk hayalleriyle sarmalanan günlerinizi? Kim yeniden çocuk olmak istemez ki? O mutlu zamanları yeniden yaşamak ve artık aramızda olmayanları görmek için. Şöyle bir düşününce, Martin gibi oraya kısa bir ziyaret için neredeyse her şeyi verirdim. Bir zaman yolculuğu yapıyordu böylece Martin. Bir yürüme mesafesi kadar yakındı uzun yıllardır uğramadığı eski mahallesi. Ne çok özlemişti çocukken yediği o dondurmayı mesela. Yıllar yılı hiçbir şeyde bulamamıştı o zamanlar yediği o dondurmanın tadını. Güzel bir yaz vardı eski mahallesinde. Yazlar hiç unutulur muydu? Kaç yaz yaşamıştık acaba? Hepi topu kaç yazımız kalmıştı ki? Ama oda ne? Geçmişe dönünce birden kendi çocukluğuyla karşılaşıyordu Martin. Geçmiş olduğu gibi, aynı haliyle karşısındaydı. Önünde harikulade bir yaz olan, dostlar, oyunlar, pamuk şekerler, atlıkarıncalar, konserler olan çocuk haliyle karşılaşıyordu. Bir zamanlar bu yaz kendisine aitti. Sırasını çoktan savmıştı ama. Geldiği yerde, çocukluğunda, her şey iyiydi, güzeldi ama bu yaz artık ona ait değil, onun çocuk haline aitti. Tekrardan bunları yaşaması olanaksızdı. Bunu istemeye hakkı yoktu. Çoktan göçüp gitmiş olan babasıyla buluşuyordu mesela. Sonlara doğru Martin’in babasının bu güzel yaz aylarının, yaşlı Martin’e değil de genç Martin’e ait olduğu için orada kalamayacağını, eve dönmesini, hep geçmişe bakmamasını, artık geleceğe de bir şans vermesi gerektiğini söylediği kısım her seferinde beni öyle etkilerdi ki. Martin’in babasının ona, bulunduğu yerin, geleceğin gerçekten bu kadar kötü olup olmadığıyla ilgili sorduğu sorusu mesela. Günümüzün, geçmişe oranla ne kadar berbat olduğunun bir göstergesiydi adeta. Kaçış yerimiz hep çocukluğumuzdu. Her şey orada daha güzel gibiydi. İnsanlar daha iyiydi. Aşklar bile karşılıklıydı. Neler olurdu acaba bizde çocukluğumuza dönebilsek bir kerecik diye düşünüyordu insan. Beraber büyüdüğümüz ama artık görüşemediğimiz arkadaşlarımızla kucaklaşsak. Kaybettiğimiz insanlarla tekrar bir araya gelsek. Babamla. Sevdiklerimle. İlk aşkımız ile tekrar bir fırsatımız olsa ve bu sefer ilk seferinde yaptığımız hataları yapmasak ve onunla bir ömür boyu mutlu olsak. Büyüdükçe dünya ile ilgili artan hayal kırıklığımız son bulsaydı keşke bir nebze. Modern dünyanın hızına artık hiç birimiz yetişemez olduk. Yirmili yaşlarımın ortalarına kadar zaman çok yavaş akıyordu, sanki dünyadaki tüm zamana sahipmişim gibiydi. Ama artık günler ışık hızında geçiyordu nedense. Yaşlanıyoruz. Hep kaybediyoruz. Kim verecek bize kaybolan çocukluğumuzu? Hayallerimizi? Ne kadar istesek de çocukluğumuza dönmek imkansız ve bu yüzden geleceğimizi kucaklamak, onunla barışmak zorundayız sanırım. Başka bir çaremiz yok. Martin’de böyle yapıyordu. Böyle bir bölümdü işte Yürüme Mesafesi. Küçük Martin’e gitmeden son bir nasihat veriyordu büyümüş hali. “Hiçbir anının tadını çıkarmadan uçup gitmesine izin verme.”
Bütün güzellikler çocukluğumuzda mı kaldı acaba? Uçup gitti mi hepsi? Hep mi bir hüzünle, bir nostaljiyle yaşamak zorunda bırakıldık yaşlandıkça? Eskinin o iyi niyetli, dürüst, güvenilir, güzel insanları artık mazinin tozlu sayfalarında unutuldular mı? Karşımıza hiç mi iyi insan çıkmayacak? Hiç mi karşılıklı aşklar olmayacak? Maddiyat her şeyin önüne geçmeye devam mı edecek? İyi niyetli insanlar her zaman mı kaybedecek? Hiç mi iyiye, doğruya, dürüstlüğe, güzele doğru gidemeyeceğiz? Dünya hiç mi değişmeyecek? Hep mi akıntıya karşı kürek çekeceğiz? Geleceğe hep mi bir korkuyla, bir endişe ile, bir umutsuzluk ile bakacağız? Aklınızda böyle sorular varsa şayet Yürüme Mesafesi’ni izleyin. Çocukluğunuza, o günlere ait değerlerinize, o günlerde ne kadarda farklı biri olduğunuza ve dünyanın, nelerin, nasıl değiştiğine bir ağıt yakın. Nostalji iyidir, hoştur, bazı şeyleri büyüyünce mumla ararsınız ama hayatınızı şimdide yaşamaktan ve geleceğe bakmaktan alıkoymayın diyende bir bölümdür aynı zamanda Yürüme Mesafesi. Şu anda neredeyseniz, anı yaşamak, bunu şimdi, şu an yaşamak ve geçmişi sevgiyle hatırlamak ama sonsuza kadar geçmişte yaşamamak konusunda büyük bir derstir herkese. En iyi çözüm, hayattan, bazı şeylerden, filmlerden, kitaplardan ve böyle dizilerden ders alıp devam etmek, pes etmemek sanırım. Geleceğe umutla bakarak. İnsanlığa güvenerek. Ümidini kaybetmeyerek. Hep geçmişte yaşamayarak. Geçmişteki iyi insanların benzerlerinin, gelecekte de karşınıza çıkabileceğini unutmadan. Yürüme Mesafesi. Hayatta en sevdiğim dizinin, en sevdiğim bölümü. Uzun bir aradan sonra bu Kurban Bayramı. Alacakaranlık Kuşağı’nda. Herkese iyi bayramlar.
Yorum bırakın