
Doğayı seviyordu ve onu savunmak için her zaman elinden geleni yapmıştı.
Ömrü boyunca yaşadığı en zorlu savaşım, mayıs böceklerinin savunusu olmuştu.
Bir gülümseme dolaştı dudaklarında, orada öylece kaldı. O savaşımı hala sürdürüyormuşçasına şaşırtıcı bir netlikle anımsadı, elbette aynı savaşımı hala sürdürüyordu. Fiziksel acılar içindeyken yada gücünün sınırlarına ulaştığı anlarda o olayı anımsardı, her seferinde kendisine dayanma gücü veren, sürdürme gücü veren bir anıydı o.
Yaşamının en zorlu savaşımıydı.
Mayısböcekleri olayı Mayıs ayında, toplama kampındaki ilk yılın bitiminde yaşanmıştı. Olayı başlatan ilk kişiydi Morel; böceklerin yardımına koşarak eylemi başlatan ilk kişi.
O sıralarda Baltık kıyısında, Euden’deki taşocağında çalışıyor, yeni firavunların gelecek bin yıl için kurulan dev yapılarına sırtlarında çimento taşıyorlardı. Taşıdıkları ağırlıkların altında dengelerini yitirmemek için tökezlememeye özen göstererek tek sıra halinde ağır ağır ilerliyorlardı.
Siyasi mahkumlarla birlikte adi suçlular da vardı aralarında ve tümüde yirminci yüzyılın geleneğine uygun olarak, çalışma kampında yeniden eğitimden geçiriliyorlardı. Bu arada SS’ler, yüzleri güneşin ilk ışınlarıyla yanmaya başlamış, dizlerinin arasında çiçekler, çayırda uzanıyorlardı.
Rotstein adında biri vardı, Polonyalı bir piyanist; sonra Revel, Fransız yayımcı, sakalı öyle hızlı büyürdü ki Revel’in, bedeni içi kılla dolu bir şilte gibiydi, helaları temizlerken keskin kokuları altetmek için Mallarme’den şiirler okurdu. Sonra Szwabek, bir başka Polonyalı hayvancılıkla ilgili bir yarışmada kendisine birincilik ödülü kazandıran domuzunun buruşuk bir fotoğrafını sürekli üstünde taşır ve bir zamanlar gerçekten birisi olduğunu kanıtlamak için yanındakilere gösterirdi. Prevost, Emile adıyla tanınırdı, bir Fransız demiryolcusuydu, bir kez tren düdüklerinin sesini duyup ağlamaya başlamıştı.
Sonra Julien vardı, rahipti Julien, kampta geçen iki yıl süresince hiç kilo vermemişti, bu yüzden kimse görmeden Tanrı tarafından beslenmekle suçlanırdı.
Sonra öbürleri vardı, niceleri, yarıyolda kalıp artık adları hiçbir anlam taşımayanlar. İşte böyle, gardiyanları çimenlere uzanmış, güneşin ilk okşayışlarına karşı önü açık pantolonlarıyla ilkbaharın ilk sıcaklığının tadını çıkarırken, yüklerinin altında iki büklüm yürüyorlardı.
Morel birden bir şeyin yanağına çarpıp yere düştüğünü duyumsadı. Dengesini korumaya çalışarak gözlerini usulca yere indirdi. Bir mayısböceğiydi.
Sırtüstü yere düşmüş doğrulmaya çabalayarak bacaklarını sallıyordu. Morel durdu, ayaklarının dibinde duran böceğe sabit gözlerle baktı. O sıralarda bir yıldır kamptaydı ve son üç haftadır boş mideyle günde sekiz saat çimento çuvalı taşıyordu.
Yürüyüp gidilmesi olanaksız bir olguydu bu. Çuvalları omuzlarında dengeleyerek dizüstü çöktü, işaret parmağının bir devinimiyle böceği ayakları üstüne çevirdi. O yürüyüş boyunca bu işi iki kez daha yaptı. Olup biteni anlayan ilk kişi yayımcı Revel’di. Onaylarcasına homurdanmış ve ayaklarının dibine düşen ilk mayısböceğine hemen yardım etmişti. Sonra sıra piyanist Rotstein’e geldi; Rotstein öyle zayıftı ki, bedeni parmaklarının inceliğine yetişmeye çalışıyordu sanki.
O andan sonra adi suçlular küfrederek geçip giderken, hemen hemen tüm siyasi mahkumlar böceklere yardım etmeye başladılar. Yirmi dakikalık mola sırasında hiçbir siyasi suçluda yorgunluk belirtisi görünmüyordu, oysa o dakikalarda kendilerini yere atıp düdük çalınıncaya kadar kıpırdamadan yatarlardı. Ama bu kez yepyeni bir güç kazanmış gibiydiler. Gözleri yere dikili, yardım edecek böcek arayarak dolaşıp durdular.
Elbette bu durum uzun sürmedi.
Çavuş Grüber ortalıktaydı. Sıradan hayvanın biri değildi Çavuş; eğitim görmüştü. Savaştan önce Schleswig-Holstein’da öğretmenlik yapmıştı. Olayı hemen kavradı. Düşmanı tanımıştı. Rezilce bir kışkırtmayla karşı karşıya olduğunu anladı, sarsılmaz bir inancın anlatımıydı bu, kişiliği sıfıra indirgenen insanlarda hiçbir biçimde kabul edilemeyecek bir onur gösterisiydi. Evet, bir anda durumu değerlendirmiş ve yeni dünyanın kurucularına yönelik bu meydan okumanın önemini kavramıştı.
Kargaşanın içine daldı.
İlk iş olarak, olup biteni pek anlamayan, ancak birilerini sövmek sözkonusu olduğunda her zaman hazır bekleyen desteğiyle mahkumların üstlerine atıldı. Sağa sola tekme ve dipçik darbeleri savurmaya başladılar.
Ama Çavuş Grüber, göstericilerin en duyarlı noktasına dokunmak için gerekenin dayak olmadığını çabucak anladı.
Böylece, hedefine ulaşmak için tiksindirici, ancak güçsüzlüğü ölçüsünde acınası bir yol denedi: Gözleri yere dikili koşmaya başlamıştı, gördüğü her mayısböceğini ayağıyla eziyordu. Dönerek, zıplayarak, ayaklarını yerden kesip topuklarıyla yere vurarak ve yine zıplayarak, gülünç bir Kazak dansı yapar gibi yararsız ve dokunaklı bir biçimde tüm alanda koşup durdu. Mahkumları yere yıkabilir, tüm mayısböceklerini ezerek öldürebilirdi, ama hedefi menzil dışındaydı; onu öldürmek olanaksızdı.
Sonunda anladı.
Hiçbir ordunun, hiçbir polis gücünün, hiçbir milisin, hiçbir partinin yada kuruluşun başaramayacağı bir girişimde bulunmuştu. Başarmak için yeryüzündeki tüm insanlığı son kişisine kadar öldürmek gerekecekti, ama o zaman bile, evet o zaman bile o yok edilemeyen ruh, yeryüzünde ilahi bir gülümseyiş gibi kalabilirdi.
Romain Gary – Cennetin Kökleri
Yorum bırakın