TAŞIDIĞIM ŞEYLER

“Seçebilen bir insanın vatanı, en engin bulutların geldiği yerdir.”    

Andre Malraux – Altenburg’un Ceviz Ağaçları

İçimde dayanılmaz bir keder taşıyordum. Büyük bir hüzün eşlik ediyordu bana. Askere gitmeden en son Marguerite Duras’nın “Hoşgeldin Hüzün” adlı kitabını bulup almıştım bir sahaftan. Ne kadar da uyuyordu kitabın ismi hayatımın bu dönemlerine. Buruktu askere gidişim. Üniversiteden çıkışımı almıştım. Daha fazla zorlamanın alemi yoktu. Olmuyordu. Bitiremeyecektim okulu. Alttan bir sürü dersim bir gölge gibi takip ediyordu beni. Sınıf atlayamıyordum. 7 sene olmuştu üniversiteyi kazanalı. Elimde deneyecek pek kozum kalmamıştı. Doktor artık bu ele rapor vermezdi. 15 ay askere gidecektim. Okulla ilişiğimi kesip, askerden dönünce hayata atılmaktı artık istediğim. Dile kolaydı. Üniversitedeyken 1 hafta bile ailemin özlemine dayanamayıp her hafta Ankara’ya kaçmaya çalışan ben, 15 ay yemiştim okulu bitiremediğim için. Oh olsun diyordum kendime. Bu sana müstahak Barış diyordum. Her şeyi kendi elinle berbat ettin. Tek suçlu sensin. Çekeceksin cezanı. Tıpış tıpış gideceksin. Seve seve katlanacaksın buna. Çektim cezamı ben. Fazlasıyla. Stresten, sıkıntıdan saçlarım döküldü, müzmin bir mide hastası oldum. Özgür bir adamım artık. Kimse yargılayamaz beni. Üzdüm ailemi. Çok üzdüm. Cezasını çektim. 15 ay acı çektim. Hem bedenen, hem ruhen acıdı her yerim askerde. Kefaretimi verdim. Birçok şey taşıdım orada 15 ay boyunca. Ağır bir yüktü bu, hazindi, hayatımın en kötü, en hüzünlü, en buruk günleriydi belki. Anamın, babamın, ağabeyimin gözü yaşlıydı beni yolcularken. Babam sağdı o zamanlar. Hayatımda ilk kez onunda ağladığını gördüm beni uğurlarken. Göstermemeye çalıştı. Sakladı bunu. Güçlü gözükmeye çalıştı. Ama gördüm ben. Ağlamıştı. Bazen beraber film izlediğimizde ve ışıkları açtığımızda gördüğüm gibi olmuştu gözleri. Kıpkırmızıydı. Otogarda arkadaşlarımın moral olsun diye beni havalara atmasını, en büyük asker bizim asker diye bağırışlarını, toplanan o kalabalığı, komşularımızı, en çokta anamın, babamın, ağabeyimin bana sarılışlarını, beni bağırlarına basmalarını, kendine dikkat et demelerini, o ıslak, sıcak, kalpten gelen acı gözyaşlarını, anamın dualarını, bana verdiği muskayı unutamıyorum. O muskayı taşıdım askerliğim boyunca boynumda. Ailemin resimlerini taşıdım cüzdanımda. Her gece ranzamdayken çıkarıp baktım. El sallıyordum giderken herkese otobüsün camından. Bitti hayatın oğlum diyordum. Buraya kadarmış. Bir rüyada mıydım yoksa? Gerçek miydi bu yaşananlar? İnsanın hayatında belli dönemler, sanki hayatının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiği zamanlar vardır. Askere uğurlanmamda böyleydi. Sanki acı bir rüyaydı. Rüya olduğunu hissediyordun ama bir türlü uyanamıyordun. Hayatım boyunca unutamayacağım bir gündü. Gitmeden araştırmıştım acemiliğimi yapacağım yeri. Hatay’a Serinyol’a gidecektim. Serinyol’a düşeceğine kötü yola düş daha iyi diyorlardı. Doğu’ya, genelde Hakkari’ye tim olarak gidiyordu burada acemilik yapan çoğu asker. Orada kendini terörden koruman, başına gelecek herhangi bir çatışma durumunda hazırlıklı olman için tepeden tırnağa sıkı bir eğitimden geçiyordun. Arazide eğitim görüyordun. Gece görevleri vardı. İntikal derdik. Çok ağırlıktaydı bunlar. Çukurlara giriyordun. Geceyi dışarıda az bir kumanya ile geçiriyordun. İz sürüyordun. Görünmez olmayı öğretiyorlardı. Eğitim çok yorucuydu, ağırdı, sertti. Gece koğuşa gelip uyumayı dört gözle beklerdik. Yaşamda uyku dışında katlanılacak pek bir şey kalmamıştı elimizde. Sonuçta ölmemeyi öğrenecektin. İlk hafta botlar ayağımı patlatmıştı. Çıkarınca kan akıyordu. Günde 2 kere pansumana gidiyordum doktora. Yürüyemiyordum adamakıllı. Ama eğitim almaya devam ediyordun. Terlik istirahati vermişlerdi yalnızca. Yağmurda, çamurda terlikle geziyordum. Daha acemiliğinin ilk haftasında silahını alıyordun eline. Sana zimmetleniyordu. Şaşırıyordum bazen. Ölüm fermanıma imza falan atmamıştım ben. Mecbur alacaktın o tüfeği. Reddedemezdin. Buraya kapısından girmiştin bir kere. İnsan hakları falan kimin umurundaydı. Tüfeğinle bir başına yapayalnız kalıyordun. En iyi dostun oluyordu tüfeğin zamanla. Nereye gitsen yanında olacaktı artık. Kar, yağmur, çamur demeden yanında taşıyacaktın. Omuzuna asacaktın. Söküp takmayı ve bunu seri ve hızlı bir şekilde yapmayı öğrenecektin. Bakımını yapacaktın. Okşayarak silecektin, yağlayacaktın. Çocuğun gibi göz kulak olacaktın ona. Oyuncak değildi bu tüfek. Emniyetini hep açık tutacaktın. Kazara bir hata, bir aksilik başına gelmeyecekti asla. Silahımı taşırdım yanımda. Sabahları giderdim silahlıktan alırdım. Merhabalaşırdık. Günaydın derdim ona. Haydi işimiz rast gelsin. Allaha emanet olalım. Elimizde tüfeklerimiz sıraya girerdik 200 kişilik bölük. Sırada en ufak bir eğrilik, bir bozulma, bir yamukluk olmaması gerekirdi. Çocuk parkı değildi orası. Hayatı öğretiyordu. Bir tehlike anında her zaman hazır olmayı öğretiyordu. İnsanlar sertti. Komutanlar sinirliydi. Disiplinliydi. Hoşgörüleri, tahammülleri, sevecenlikleri yoktu. Hataya, mucizeye yer yoktu burada. Bir şeyi yanlış yaparsan bakın oğlum ölürsünüz diyorlardı. Kendi iyiliğiniz için öğrenin şunu. Ölüm düşüncesini taşırdım içimde. Herhangi bir sebepten öldüğümü hayal ederdim. Ölüme alışman gerekiyordu burada. Hayatın sanki pamuk ipliğine bağlı gibi olacaktı askerliğin boyunca. Bugün mü, yarın mı, usta birliğine gidince mi gidecekti ailene kötü haber? Kurşun mu yiyecektin, kalp krizi mi geçirecektin ya da bir kazada mı ölecektin acaba? “Ben ölümü sol cebimde taşırım. Bazen cebimden çıkarıp onunla konuşurum: “Selam yavrum, nasılsın? Ne zaman geleceksin beni almaya? Hazırım.” Bende hazırdım Charles Bukowski’nin dediği gibi ölüme. Bugün hayatın bitse gocunmayacaktın. Vatan sağ olsun diyeceklerdi. Kendi ölümüme üzülmezdim ama. Bunu kafamda yenmiştim. Alışmıştım bu düşünceye. Alıştırman gerekiyordu kendini buna. Dünyevi zevkleri, o çok sevdiğim filmleri bir daha izleyemeyecek olmayı, kitapları bir daha okuyamayacak olmamı, eve dönüp belki seveceğim, sevileceğim günleri, hayatımın insanını bulmanın hayallerini falan çıkarmıştım aklımdan. Hayata biraz tutunmamı sağlayacak her şey silinip gitmişti kafamdan sanki. Hayat bugün bitse tamam buraya kadarmış diyebilecek, üzülmeyecektin. Özgürlüğüm gitmişti en önemlisi. Seçemiyordun çünkü. “Seçebilen bir insanın vatanı, en engin bulutların geldiği yerdir” diyordu Malraux. Engin bulut falan yoktu hayatımızda. Yoktu öyle bir dünya. Her şey sınırlıydı. Beyinler köleydi. Mantık aramak boşunaydı. Düşünmek gereksizdi. Düşünenler sevilmezdi. Suçlu sayılırlardı ezelden beri. Bu yüzden düşünce suçu denmiyor muydu? Kafanı öne eğip kabullenecektin bazı şeyleri. Ya bu deveyi güdecektin, ya da bu diyardan gidecektin. Akla ve mantığa aykırı bile gelse önünde yaşamak, atlatmak zorunda olduğun bir dönem vardı yalnızca. Sabredecektin. Buda gelip geçecek derdi babam. Sık dişini oğlum. Bizi merak etme. Hiçbir şeyin seni üzmesine izin verme. Güçlü ol. Emir demiri kesecekti burada. İki kelime çıkacaktı ağızından belki günde 100 kere. “Emredersiniz komutanım.” Zorunluydu bir müddet özgürlüğünden feragat etmen. Her an her şey başına gelebilirdi burada. Hiçbir şey önemli değildi. En çok geride kalanlara üzülecektim ama. Arkamdan annem, babam ve ağabeyim perişan olurdu. Neler yaşarlardı bana bir şey olsa. Neler yaşamıştı ezelden beri evlatlarını kaybeden aileler? Nasıl sabretmişlerdi, bununla nasıl başa çıkmışlardı, hayat nasıl devam etmişti onlar için, güneş ertesi gün nasıl doğmuştu? En çokta sanırım beni de bunun düşüncesi korkutuyordu askerde herkes gibi. Geride kalanlar. Birde eve dönünce beni bekleyen bir sevdiceğim olmadığına üzülürdüm. Bir sevgilim bile yoktu. Bu dönemde bana güç verecek, ayakta kalmamı sağlayacak, zor zamanlarımda sığınacağım, kalbimde devamlı taşıyacağım biri bile yoktu hayatımda. Bomboştum. Askere giderken sarılıp veda ettiğim, alnından öptüğüm biri yoktu. Bekle beni dediğim biri yoktu. Hediyeler aldığım biri yoktu. Bir amacım yoktu. Sonunda kavuşacağız, sana geri döneceğim dediğim biri yoktu. Askerde boş zamanlarımda mektuplar yazabileceğim, bunları gönderebileceğim, cevabını deli gibi bekleyeceğim birisi yoktu. Vardı böyle arkadaşlarım, kardeşlerim, yoldaşlarım. Fırsat buldukça sevdiklerinden bahsederlerdi. Telefonla saatlerce konuşurlardı. Kimi gidince nişanlanacaktı, kimi evlenecekti, hepsinin planları vardı. Çok seviyorlardı. Burunlarında tütüyordu biricik aşkları, sevgileri. Dünya sevgiyle dönüyordu onlar için askerde. Özlemle. Hasretle. Onları görünce, onların o heyecanını, özlemini, acılarını kendiminmiş gibi yaşardım. Bir sevgimin bile olmaması üzerdi beni ama. Gerçi olsaydı böyle biri belki de kafayı tırlatırdım askerde onun özleminden. Belki de iyi oldu hayatımda düşündüğüm biri olmadan, yanımda taşıdığım biri olmadan askere gittiğim. Bilemiyorum. Bunun yerine şarkıları taşıdım yanımda, en çokta kalbimde. Ayna’nın Umutsuzluk şarkısını mırıldanırdım arada bir. “Umutsuzluk en büyük günah. Bunu bil böyle bak hayata. Her şeye rağmen gökyüzüne bakıp güzel bir şeyler hissetmek ne güzel.” Böyle zamanlarda. umuttu insanı yaşatan, ona devam etme gücü veren. Bir çocuk vardı askerde. Bölüğün en arkasına geçer şarkılar söyler, türküler tuttururdu sürekli. Herkeste onu dinler duygulanırdı. Bir gün, iki gün derken baktık bu bir rutine dönüştü. Hepimiz ona katılmaya, onunla birlikte söylemeye başladık bir müddet sonra, dilimize dolanmaya başladı şarkılar. Eğitim bitip yatakhaneye geçince bile söylüyorduk hep bir ağızdan. “Unutmak kolay demiştin. Alışırdın demiştin. Gözlerimde yaş. Kalbimde sızı. Unutmadım seni. Unutamadım. Unutamadım. Ne olur anla beni.” Barış Manço’yu taşıyorduk kalbimizde. Cem Karaca’yı. Neşet Ertaş’ı. Zeki Müren’i. Erkin Koray’ı. Ahmet Kaya’yı. Daha nicelerini. Nereye gidersek gidelim yanımızdaydı hepsi. Destek oluyorlardı bize. Güç veriyorlardı. Yanımda bir günlük taşıyordum askerde. Küçük bir cep defteriydi. Sürekli parkamın cebindeydi. Hep bir kalem bulunduruyordum yanımda. Unutmamak, hatırlamak istediğim her şeyi yazdım o deftere. Şiirleri taşıyordum yanımda. William Ernest Henley’nin Invictus – Yenilmez adlı o özel şiiri hep kalbimdeydi askerde. Ne muazzam bir şiirdi. Büyük bir güç, bir umut verirdi bana. Bambaşka duyardım kendimi. Az bir şey miydi? Koskoca Nelson Mandela’ya, namı diğer Madiba’ya bile güç vermişti sürgün yıllarında. Hapishanedeyken onunda en büyük tesellisi olmuştu bu şiir. Clint Eastwood bunu filme bile çekmişti sonraları. “Kapı ne kadar dar olsa da, cezam ne kadar ağır olsa da, kaderimin efendisi benim, ruhumun kaptanı ben.” İnsan kendi kaderinin efendisiydi. Cezamı çekiyordum. Ama bitecekti günün birinde. İnanıyordum. Şafak karanlıktı ama “güneş hep doğar” diye bir kitabı vardı Ernest Hemingway’in. Kendi kendimi teselli ediyordum bende bununla. Güneşli günlerde gelecekti yine. Bir gün, terhis zamanım gelince, güneşli bir Nisan ayı, nizamiyeden çıkınca, özgürlüğüme kavuşunca, eğilip yeri öpmek istiyordum. Aklımdaki plan buydu daha aylarım varken orada. Burada bütün hapishanedekileri, kader mahkumlarını anlıyordun. İdrak ediyordun bazı şeyleri. Aklın başına geliyordu. Günler geçmiyordu. Bir gün bir ay gibi geliyordu bazen. Güçlü olmalıydım. Güçlü gözükmeliydim en azından. Burada, askerde, zayıflara yer yoktu.

Filmleri taşıyordum yanımda. Tom Hanks’in Er Ryan’ı Kurtarmak filminde herkese güçlü gözüktüğü, timinin başında, askerlerinden sorumlu, aklı başında bir yüzbaşı olarak her şeyi disiplinli bir şekilde yürüttüğü, ama bazen herkesten gizli saklı duygulandığı, elinin titrediği, arada bir ağladığı ve bunu herkesten kaçarak yaptığı o sahneler geliyordu gözümün önüne. Nasılda güzel bir filmdi. Yüzbaşı Miller yani Tom Hanks bir an önce savaşın son bulmasını, eve dönmeyi istiyordu diğer herkes gibi. Bir öğretmendi sonuçta sivil hayatta. Bunu daha sonra öğreniyorduk. Ralph Waldo Emerson’u bilecek, ondan alıntı yapacak kadar iyi eğitim görmüş, kendini geliştirmiş, kitaplarla arası çok iyi, okumuş yazmış biriydi. “Savaş duyuları eğitir, iradeyi harekete geçirir, bünyeyi kusursuz bir şekle dönüştürür ve insanı ölçen kritik anlarda onun hızlı hareket etmesini sağlar” diyordu Emerson. Bu gerçekten de böyleydi. Askerlikte her an istim üzerindeydiniz. Kelle koltuktu hayatınız. Dikkatli ve hızlı olmanız gerekiyordu. Her an her şey olabilirdi. Filmde bir öğretmenin, bu kadar duygusal, hassas, kırılgan, eğitimli bir insanın bu savaşta, bu dehşet ortamında, bu cehennemde ne işi var diyordunuz. Kader insanı her yere sürükleyebilirdi. Ne oldum dememeli ne olacağım demeliydi. “Öldürdüğüm her kişi beni evimden, karımdan, çocuklarımdan uzaklaştırıyor” diyordu yüzbaşı. Er Ryan’ı Kurtarmak savaş dekorunda geçse de hayatın içinden, vicdanlı, duygusal, acı, dürüst, onurlu, öyle insancıl bir filmdi. Analara, babalara ve onların savaşta kaybettikleri evlatlarına bir saygı duruşuydu adeta. Film boyunca mesela bir mektup dolaşıyordu ortada. Yüzbaşı Miller’in timinde ilk vurulan Caparzo adlı askerin babasına yazdığı mektuptu bu. Sağ çıkarsa eğer bu cehennemden babacığına göndermek istiyordu o mektubu. O vurulunca başka biri alıyordu mektubu. Mektup kan olduğu için temize çekilmesi, baştan yazılması gerekiyordu. Mektup film boyunca elden ele dolaşıyordu. Her vurulanın ve ölenin cebinden bir diğer arkadaşı alıyor ve temize çekip, günün birinde göndermek üzere cebine koyuyordu. Filmde bulunan çok hüzünlü bir anekdottu bu. Wade diye bir er vardı sonra filmde. Takımın sıhhiyecisiydi. Savaş alanında yaralılarla ilgileniyordu. Filmin bir sahnesinde çok dramatik bir öykü anlatıyordu. Wade daha henüz küçükken annesi gece vardiyasında hemşirelik yapmak için evden çıkıyordu. Annesi giderken Wade’in odasına gelip ona sarılmak, onu öpmek, onunla vedalaşmak istediğinde Wade nedense, neden yaptığını bir türlü anlamasa da, aklı bunu almasa da uyuyor taklidi yapıyor, bunu gören annesi de onun odasına girmekten, onu uyandırmaktan, onu öpmekten vazgeçip direk işe gidiyordu. Yıllar sonra bu küçücük pişmanlık, bu minnacık vicdan azabı annesinden bu kadar uzaktayken, onun özlemiyle yanıp tutuşurken Wade’i savaş alanında buluyor ve Wade gözyaşlarını tutamıyordu. Çok dokunaklı, çok üzücü bir hikayeydi. 1998 yılında daha askere gitmeden uzun zaman önce görmüştüm Er Ryan’ı Kurtarmak filmini. Bir gün askerde karşıma bu derece beni etkileyen bir halde çıkacağını o zamanlar ilk izlediğimde hiç düşünmemiştim. Kestirememiştim. Filmlerinde zamanı vardı demek ki insanlar gibi. Yıllar sonra her şeye farklı açılardan bakabiliyordunuz. Zamanında öylesine gördüğünüz bir film ya da öylesine okuduğunuz bir kitap yıllar sonra sizi hayaletler gibi tekrar ziyarete gelebiliyor, içinize dert olabiliyordu. Savaştı sonuçta askerliğin temeli. Gerekirse öldürmeliydiniz de. Yaşamak için öldürmek öğretiliyordu. Kulağınızın yanından geçen mermi sesleriyle kendinize geliyordunuz. Bazen atış yaparken silah geri tepiyor ve günlerce gözünüz mosmor geziyordunuz. Bu işin bir şaka olmadığını anlıyordunuz. Askerde filmleri bolca taşıdım yanımda. Hep aklımda, hep kalbimdeydiler. Tom Cruise’un o güzel, hüzünlü filmi Son Samuray (The Last Samurai) gelirdi aklıma. Kendi ülkesinin kıyıcılığından, yalanlarından, kokuşmuşluğundan kaçıp bir samuray kasabasına sığınmıştı filmdeki adam. Firar etmişti. Orada eşini savaşta kaybeden dul bir kadına aşık oluyordu. Samuraylara, onların kültürlerine, birbirlerine olan saygılarına, örf ve adetlerine, kısacası o halka o kadar çok bağlanıyordu ki sonunda karşısına kendi ülkesini alıyordu. Saf değiştiriyordu. Adaletten, ezilenden, zulme ve kötülüğe uğrayanlardan yanaydı artık. Bir zamanlar olduğu hayattan bezmiş, alkolik, kötümser, o hep kederli adam ölmüştü artık. Yeniden doğmuştu. Huzuru bulmuştu yeni tanıdığı bu insanlarla. Haksızlığın sonuna kadar karşısındaydı artık. Hans Zimmer’ın filmdeki o acı ezgilerini, gerek Taken’ı, gerekse A Small Measure Of Peace’i unutamıyordum askerde. Ne zaman kederlensem bu film ve müzikleri geliyordu aklıma. Bir film vardı askere gitmeden önce izlediğim. Adı Beni Deli Etmeydi (Stir Crazy). Gene Wilder ve Richard Pryor’a, o iki unutulmaz komedyene 2. kez hayranlık duymamı, aklımı başımdan almalarını sağlamıştı bu film. İlk izlediğim filmleri Bana Göz Kulak Ol’da (See No Evil Hear No Evil) çok iyi bir filmdi. Komedi klasiklerinden biriydi. Ama askerde aklıma sürekli gelen, Beni Deli Etme filminde banka soygunundan 125’er yıl hapis cezası yiyen iki kafadarın yer yer komik, yer yer hüzünlü hikayesini izliyorduk. Hapishaneye girince bu iki ortak oradakilere sırf güçlü gözükmek için kendilerini azılı suçlular, kabadayılar, gözü pek, cesur, korkusuz bireyler olarak gösteriyorlardı. Tam bir şamataydı. Trajikomikti. İnsaniydi. İkisi de aslında çok korkak, çok duygusal, kırılgan insanlardı. Yanlarında kimsenin olmadığı zamanlarda ise ne yapacağız diye korkuyorlar, ağlıyorlardı. Askerlikte aynen böyleydi bazı zamanlarda. Güçlü görünürdün. Sanki her şey yolundaydı ama içten içe bir çocuktun, zayıftın, masumdun, gözyaşlarını yüreğine akıtmayı da öğreniyordun orada. Kimse kimsenin içinde ne fırtınalar kopuyor bilemiyordu. 

Kitapları taşıdım hep yanımda. Dino Buzzati’yi taşırdım yanımda sürekli. Tatar Çölü’nde demişti Buzzati: “Sık sık yalnız kalmıştı. İşte şimdi gerçek yalnızlığın ne demek olduğunu anlıyordu.” Anlıyordunuz harbiden yalnızlığı askerde. Romain Gary vardı cüzdanımda. Ölümüne severdim onu. Onun o hüznü, yoksulluğu, asilliği, cesareti, hayat içinde duruşu, kelime oyunları, muzipliği bana yaşama hevesi veriyordu. Bütün muadillerini yaya bırakıyordu onun insanlığı, kalemi, niyeti, yüreği, düşünceleri. İyi ki vardı. İyi ki okumuş, iyi ki tanımıştım onu. En sevdiğim kitabı Cennetin Kökleriydi. Morel diye bir adamı anlatıyordu. Toplama kamplarından kurtuluyordu günün birinde Morel. Orada hayatta kalmasını filler sağlamıştı. Hep filleri hayal ediyordu hücrede. “Dikenli tel örgülere her bakışımızda ya da hücre hapsinde klostrofobiden ve kederden neredeyse ölmek üzereyken, Afrika’nın açık alanlarında karşı konmaz yürüyüşleriyle filleri düşünmeye çalışırdık. Kendimizi daha iyi hissederdik böylece. Aç, bitkin birer canlı olarak dişlerimizi sıkar, büyük, özgür sürülerimizi gözlerimizle izlerdik.” Çıkınca Afrika’daki fil avcılarına karşı büyük bir savaş başlatıyordu Morel. Eşitlik, adalet, özgürlük hakkında, insan ve hayvan hakları hakkında, yalnızlık hakkında, çevre hakkında yazılmış gelmiş geçmiş en büyük kitaplardan biriydi. İnsana katacağı değer tarifsizdi. Bütün okullarda zorunlu ders olarak okutulması gerekirdi bence. Kitabın en sevdiğim yerlerinin çıktısını almıştım askere gitmeden önce. Hem cüzdanımda duruyordu, hem de ranzama asmıştım sayfaları. Geceleri eğitimden yorgun argın döndüğümde, umutsuz kaldığımda, devam edemeyecek gibi olduğumda okuyordum her gün. Bana kuvvet veriyordu. Ayağa kalkmamı, ertesi güne hazır olmamı, direnmemi, baş etmemi sağlıyordu. Primo Levi okuyordum sonra. Bunlarda Mı İnsan diye bir kitabı vardı. Toplama kamplarını, insanın insana yaptığını anlatıyordu. Bizde bir nevi o kitaptaki gibi mahkumduk askerde. 15 ay yemiştik. Çalışıyorduk, nöbet tutuyor, çöp topluyorduk, temizlik yapıyor, bulaşık yıkıyorduk, ağır bir eğitimden geçiyorduk, yaşama uğraşı, ayakta durma savaşı veriyorduk. “Her adam kendi savaşını kendi verir” diyordu hayatımı değiştiren o büyük filmlerden biri olan İnce Kırmızı Hat’ta mesela. Bir savaştı bizimkisi de. Çevremizleydi, kendimizleydi, içimizdeydi. Bombalar infilak ediyordu kalplerimizde. Şafak kaç diye soranlara 400’den düşüyoruz atarsa diyorduk. Günü az kalanlar eğleniyorlardı bizimle. Kalp krizi geçiriyormuş taklidi yapıyorlardı. Torun tombalak diyorlardı. Hele 1 haftası ya da birkaç günü kalanlara gıpta ediyordum. Eve gitmeleri yakındı. Ailelerine, sevdiklerine kavuşacaklardı yakında. Gün sayıyorlardı. Acaba bende onlar gibi gün sayacak duruma gelebilecek miydim? Günler nasıl geçecekti? Sayılı zaman çabuk geçer diyorlardı. Doğruydu. Geçti de. Nasıl geçti anlamadım. Bazen dönüyorum o günlere yeniden. Biraz peygamber sabrın olmalıydı zamanın geçmesi için. Zaman geçiremeyenler vardı. Sapıtanlar. Psikiyatriye gidenler. İlaç kullananlar. Kendilerine zarar verenler. Acı günlerdi. Derin günler. Hüzün dolu günler. Garipti her şey. Kaç çocuğun yanına refakatçi verdiler beni onları Ankara’ya Gata Psikiyatriye getirmem, onlara eşlik etmem için. Ailemi gördüm hiç ummadığım zamanlarda. Güzel günlerimde oldu tabi askerde. İyi çocuklardı çoğu. Çok sevdim onları. Hep yanımda taşıdım. Yardım ettim. Okuma yazma bilmeyeni de vardı, elektronik mühendisi de. Bir komutanımız derdi. Bu ortamı ararsınız oğlum yıllar geçince. Özgürlük gibisi yoktu anladım askerde. Pierre Schoendoerffer’i taşıdım hep yanımda. Başyapıtı Krala Veda kitabında ne diyordu esaretten kurtulan ve Asya’daki Borneo adasında yerlilerle yaşamaya başlayan o adam? “Bir çocuk gibi yaşamaya başladım. Yürümeyi öğrendim. Konuşmayı öğrendim. Tutuklanmak istemiyordum. Özgürlüğümü istiyordum. Hiç hapishaneye girdiniz mi? Özgürlük bir sözcüktür. Ben ne olduğunu biliyorum.” Bende öğrenmiştim askerde Özgürlük sözcüğünün ne anlama geldiğini. Düşe kalka öğrendim. Özgürlüğünüze şükredin. Sağlıkla birlikte insanın elindeki en büyük hazine özgürlüktü aynı zamanda. Zülfü’nün Ey Özgürlük şarkısı kulaklarımda çınlardı askerde. En geç saat 5’te bölükte olmanız gerekirdi pazarları çarşı iznine çıktığınızda. Ağlamaklı olurdunuz. Dönmek istemezdiniz kapalı kapılar ardına. Ayaklarınız gitmezdi. İçiniz bir hoş olur, bomboş hissederdiniz. İçinize böyle bir yumru, bir ümitsizlik otururdu. O duyguyu bilir misiniz? Çarşıya çıkarken sizden mutlusu olmazdı ama. Sabahın 6’sında kalkar, tıraşınızı olur, en güzel çarşı kıyafetlerinizi giyerdiniz. Tembellik, üşengeçlik diye bir şey yoktu askerde. Kilo almak yoktu. Çakı gibi olurdunuz. Çakı gibi yaparlardı sizi. Gerçek hayatta, dışarıda olsanız pazar günü sabahın 6’sında uyanmazdınız bile. Ama orada çarşıya gitmenin hevesiyle, heyecanıyla dikilirdiniz ayağa daha gün doğmadan. İçiniz kıpır kıpır olurdu. Dışarıda, dış dünyada güneş vardı, çiçekler vardı, neşeli insanlar vardı, gezmek, tozmak vardı, sinemalar, tiyatrolar, konserler vardı, güzel yemekler, tanışabileceğin güzel kızlar, iyi insanlar vardı. Ölüydük belki asker olmadığımız gerçek hayatta. Döndüğümüz hayatta yürüyen ölülerdik. Tembeldik. Üşengeçtik. Hoşgörülü değildik. Şimdi düşünüyorum da her şeyiyle canlıydınız sanki askerde. Nefes alıyordunuz. Yaşıyordunuz. Üzülüyor, ağlıyor, gülüyor, seviniyor, dört mevsim misali hislere bürünüyordunuz. Disiplini öğreniyordunuz. Daha iyi bir insan olmayı. İnsanın dünya üzerindeki durumunun hikayesiydi askerlik. Hayata korkunç susamışlığın öyküsüydü. Sabahın 6’sında dışarı çıkmaya can atacak derecede bir susamışlığın. Kuşları taşıdım yanımda. Yemekhane’ye gelirdi serçeler. Askerler ekmek atarlardı. Cıvıl cıvıl öterlerdi. Neşeliydiler. Bizimse içimiz kan ağlıyordu hasretten. Ne güzel, kuşlar özgürler diye düşünürdüm. İstedikleri zaman, istedikleri yere uçup gidebilirler. Bir köpek vardı alayda. Sabahki yoklamadan önce bir şeyler atıştırmak için gittiğim dışarıdaki kantinin orada görmüştüm onu ilk kez. Yemek dileniyordu askerlerden. Karnı o kadar açtı ki verdiğiniz poaçayı bile yiyordu. Birkaç gün boyunca gördüm o köpeği. Her sabah geldi kantine. Ellerimle besledim onu. Başını okşadım. Konuştum onunla. Dertleştik. Oda yalnızdı benim gibi diye düşündüm. Ağlamaklı oldum. Bir gün baktım ki yok. Gitmişti. Ama hep taşıdım o köpeği içimde. Hayatım boyunca da taşıyacağım. Anamı taşırdım yanımda. En büyük sırdaşımı. Meleğimi. Canımı. Benim için ne çileler çekmişti küçükken. Hep iyiliğimi istemişti. Üzerime titrerdi askerdeyken. Ankesörlü telefondan her gün sesini duymadan edemezdim. Hastalanmıştı ben askerdeyken. Annem hasta diye yemin törenime gelememişlerdi. Bana telefonda fizik tedavi alıyorum diye yalan söylemişti. Üzülmemi istemiyordu. Daha vahim bir hastalığı vardı halbuki. Yemin töreninde yapayalnızdım. Bir sürü aile gelmişti çocukları için. Hayatımın en kederli günlerinden biriydi o gün. Askerdim ama güçlü olmam gerekti. Yine de benden küçükler olsun, yaşıtlarım olsun, komutanlarım olsun. Hepimiz ana kuzusuyduk. Gittim bir köşeye hüngür hüngür ağladım törenden sonra. Günlerce kendime gelemedim. Babamı taşıdım yanımda. Sohbetler eder, beraber yarışlara gider, maçları izlerdik babamla. Nasıl özlemiştim onu da. Sağlığı yerindeydi o zamanlar. İlerdeki daha büyük acıları kim kestirebilirdi o zamanlarda? Ağabeyimi taşıdım. En iyi dostumdu. Birazda onun sayesinde hayattaydım. Anam ve babamın yaşları biraz geçkince olmasına rağmen ağabeyim yine de bir kardeş istemiş ve ben doğmuştum. Ananızın, babanızın, ailenizin kıymetini bilin oğlum derdi komutanlar. Dağıtımda, yani usta birliğine gitmeden önceki izninizde, gidin sarılın onlara, yaslayın dizlerine kafanızı, gerekirse ayaklarına kapanın ve hatalarınız varsa af dileyin demişlerdi. Gidip de dönmemek, gelip de görmemek vardı hayatta sonuçta. Bunu hayatım boyunca unutamam. Çok şey taşıdım askerde. Ailemi taşıdım, akrabalarımı, arkadaşlarımı, özlemi taşıdım, gözyaşlarını, acıyı, pişmanlığı, saygıyı, sevgiyi, disiplini, korkuyu, umudu, vicdan azabını, dostluğu, paylaşmayı, gururu, heyecanı, hayalleri, sevinci, öfkeyi, dürüstlüğü, iyi bir insan olmaya çalışmayı, yaşama sevincini, filmleri, müziği, kitapları taşıdım. İçimdeki o çocuğu taşıdım. Dayan dedim ona. Bırak aksın gözlerinden yaşlar. Bunda utanacak bir şey yok dedim ona. Geri dönünce tanışabileceğim, benim için o özel insanla tanışma ümidini taşıdım. Gerçek bir sevgiyi bulma ümidini taşıdım. Bütün bu çekilenleri o özel insana anlatayım ve her şey bir anlam kazansın istedim. Hiçbir şey boşuna olmasın istedim. O insanla, belki benim ruh eşim olacak kişiyle tanıştığımda tüm çektiklerime değsin istedim. İleride bunları çocuklarıma anlatma isteğini taşıdım. Ama yıllar boyu öyle bir insan çıkmadı karşıma maalesef. Döndüm ben askerden çok şükür. Güneşli bir Nisan günüydü. 3 arkadaşımı kaybettim askerlik boyunca. Bende olabilirdim onlardan biri. Kader ağlarını onlar için örmüştü ama. Onları da taşıdım hayat boyu yanımda. Ebediyen de taşıyacağım. Daha gençliklerinin baharındaydılar. Hayat doluydular. Özlemleri, hayalleri, onları bekleyen aileleri, nişanlıları, yaz tatilleri, yılbaşları, doğum günleri, bayramları, yaşanacak koskoca bir hayatları vardı bilmem anlatabiliyor muyum? Bir tanesi dönünce evlenecekti. Askerlik aradan çıksın diye gelmişti aceleyle. 20’sinde bile değildi henüz. Birisinin terhis olmasına 15 günü vardı. 15 gün sonra evine, İzmir’e dönecekti. Yan yanaydık hep. Yan ranzamda yatıyordu mesela bir diğeri. Beraber kahvaltı yapar, akşam kantinde televizyona bakar, futboldan, filmlerden bahseder, bir gün sivil hayata dönünce maçlara ve sinemaya gitme planları yapardık beraber. Çavuşluk yaptığım dönemlerde bana destek olur, her sabah koğuşu kaldırmama yardım eder, kalkın çabuk Barış Ağabey’i üzmeyin derdi. Dünya bitti o çocuklar için ben askerdeyken. Hayat orada, o gün, o an son buldu onlar için. Herkes hayatına devam etti. Rüyalarında görse inanmazlardı belki şehit olacaklarına. Ey ölüm yok gibi yaşayan insanoğlu, “ölüm var” demek isterlerdi size bir fırsatları olsa eminim. Hayat çok kısa ve bir anda bitiveriyor. Lütfen biraz daha iyi olun demek isterlerdi. İyi bir insan olun. Sevin ve sevilin. Yoksa hayatın anlamı ne ki demek isterlerdi. Dünyada yaşamınızı anlamlı kılacak bir şeyler yapın. Biz elimizden geldiğince yaptık, canımızı verdik demek isterlerdi. Sonsuzlukta mutludurlar umarım hepsi şimdi. Kalbim hep sizlerle. Yıllar geçti her şeyin üzerinden. Halen taşıyorum askerlik günlerimi ve o çocukları kalbimde. Taşıdığım şeyler ağır geliyor bazen. Yazınca, içimi dökünce hafifliyor sanki yüküm. Kuş gibi rahatlıyorum. Gözyaşlarım süzülüyor yanaklarımdan. Boşaltıyorum taşıdığım şeyleri. Alacakaranlık Kuşağı’nın tam orta yerine.

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑