“Kumarı kaybetmek için oynuyordu çünkü dramsız yaşayamıyordu.”
Emile Ajar – Yalan Roman

Küçükken alışmıştım yarışlara. Çok severdim atları. Çok severdim yarışları. Büyük heyecan duyardım. En sevdiğim atlar olan Johnny Guitar, Dragon, Vefasız Alem, Dünya Güzeli, Yavuzhan, Ribella ve Bold Pilot hayallerimiz için dört nala koşar, rüzgarla savrulurlardı. At sırtında yarışı kazanmaları için dualar ettiğim favori jokeylerim vardı sonra. Barış Kurdu, Halis Karataş, Fuat Çakar ve Engin Yalçın’ı çok severdim. “At koşar baht geçer” derlerdi. Bahttı son sözü söyleyen her zaman. Bedbahtlar her zaman daha çoktu tabi dünyada. Sayıca ezerdik bahtı açık olanları. Babamla Ankara Kızılay’daki Sakarya’ya giderdim daha henüz ufacıkken. Güneşli, umutlu, güzel, apaydınlık günlerdi. Çocukken ne hatırlıyorsam arka fonda hep ışıldayan bir güneş vardı sanki. Büyüdükçe bu güneş yavaş yavaş solmaya, ışıltısını kaybetmeye, batmaya başladı. Hava günlük güneşlik olsa bile içimde bir soğuk, bir ayaz, bir darlanma, bir karaltı, bir bunaltı, bir huzursuzluk oldu hep büyüdükçe. Çocukken güneş daha bir başka parlardı ya da gözümüze. İçimizi ısıtırdı. Her neyse, babamla giderdik ganyan bayine o güzel günlerde. Babam oyununu oynar daha sonrada alt kattaki kahveye inerdik. Babam birasını yudumlardı. Bana da kola alırdı. Meltem Kola diye bir marka vardı o zamanlar. Sonraları battı ve kapandı sanırım. O günlerde içtiğim Meltem Kolaların tadı halen damağımdadır. Yarışları izlerdik babamla. En dış kulvardan işte o gün koşan bir at koptu geliyor geliyor diye bağırırdı spiker canhıraş bir sesle. Hatırlıyorum da baya kalabalık olurdu yarışlar. Herkes bir umut dünyasında yaşıyordu oralarda. Şanslarını zorluyorlardı. Büyük paraları bir arada hayatları boyunca göremeyecekti bu insanlar. Yine de şeytanın bacağını kırmak istiyorlardı hepsi. Babam küçük küçük oyunlar yapardı. Çok kontrollüydü. Hiçbir zaman derdi bana, bu iş küçük bir zevk, bir eğlence, bir vakit geçirmenin ötesine geçmemeli, yoksa hayatın biter, ayvayı yersin. Kahvenin orada her tür insan olurdu. Büyüyünce öğrendiğim, “mezarlık kumarcıları” diye tabir edebileceğimiz kişiler vardı mesela. Bu adamlar kumara öyle bir bağımlıydılar ki yapabilseler mezardaki bir ölüden altın diş bile araklayıp bunu kumara basacak tipte adamlardı. Hayatları hep bir şansızlıktan, bir dramdan ibaretti bunların. Bir gün zengin olmanın hayaliyle, ya da borçlarını çıkartabilecekleri düşüncesiyle eşlerinin bileziklerini bile bozdurup kumara basarlardı. Kulağımıza gelirdi bunlar hep. Çocuklarının rızıklarıyla oyun oynarlardı. Ne ocaklar sönmüştü kumar yüzünden. Ne aileler dağılmış. Ne kadar insan kim bilir hapse girmiş, hatta intihar etmişti bu yolda. Kumar bir bağımlılıktı. Şeytanın bacağını kıracağız diye battıkça batardı insanlar. Kazananlar parmakla gösterilirdi ya da sırra kadem basarlardı. Milyonda bir çıkardı voliyi vurup kurtulan. Kaybedenin önde gideniydi çoğu oyuncu. Kaybetmek için oynuyorlardı sanki. Kazanmanın yolu yoktu. Kaybetmek için doğmuştuk. Kaybetmek alın yazımızdı. Kaybetmek için dünyaya geliyorduk. En önemlisi canımızı kaybedecektik günün birinde. Hayatını kaybetti demiyor muydu televizyondaki spiker? Her gün böyle haberler duymuyor muyduk? Sevdiklerimizi, bizim için en değerli şeyleri, ruhumuzu, hislerimizi, içimizde halen bir yerlerde gizlenen o çocuğu, hala çabalayıp şarkılar, türküler söylemeye, şiirler okumaya çalışan, bir şeyler yapmaya çalışan, sevmeye çalışan o ilk gençlik günlerimizdeki delikanlıyı kaybedecektik. Umutlarımızı kaybedecektik, şansızlık yakamızı bırakmayacaktı. Pierre Charras, İyi Geceler Tatlı Prens adlı o hüzünlü, insanın içine dokunan, yüreğine işleyen o güzelim, kısacık kitabında diyordu: “Umutlara güvenilmez. Her zaman boşa çıkarlar. Şansızlık insanın tabanlarına yapışır. Çıkarmak çok zordur.” Ama iş tekrar kumara gelince, kumar, insanı direk cehenneme postalayabilecek denli kötü bir alışkanlık, bir hastalık, bir uğursuzluktu. Hayatınla zar atıp tutmak, ya da rus ruleti oynamak gibi bir şeydi. Bazen şansın döner sanırdın. Ama her zaman kasa kazanırdı. Başka yolu yoktu. Ufak tefek kazandığın şeyler bir aldatmaca, bir göz boyamasıydı. Peki ya verdiklerin, kaybettiklerin? Kazandığının binlerce katı olurdu her zaman. Ama madalyonun öteki tarafını düşününce de kumar oynamazsan da asla kazanamazdın bu hayatta. Hayat çelişkilerle doluydu. Yazdıklarımda çelişkiliydi benim. Kim çelişkisizdi ki hayatta? Kim yüzde yüz emin olabilirdi her şeyden? Yarına çıkacağımızın garantisini kim verebilirdi? Düz mantıktı aslında. Bilet almazsan milli piyango sana çıkmazdı. Sayısal, şans topu, süper loto, bahis, at yarışı, kazı kazan oynamazsan zengin olamazdın. Olanla yetinirdin. Meteliğe kurşun atardın hayat boyu. Risk almalıydın. Risk hayatta hep vardı. Ama nerede duracağını, frene basacağını bilmeliydin. Adım adım yanı başımızdaydı tehlike. İçki gibi kumarda kötülüklerin en büyük anasıydı. Ama kötülük aslında yalnız insana özgüydü. Suçu hep başka şeylere atardı insanlar. İçkiye, kumara, şeytana. Kendini frenlemek, şeytana uymamak insanın elindeydi. Her şey insanın iradesine bakıyordu, hepsi nefsine söz geçirmesiyle ilgiliydi. Şöyle bir düşününce asıl şeytan insandı aslında. Zihni karanlıktı insanın. Kalbi. Niyeti. Arzuları. Hırsı. Aramızdaydı bütün şeytanlar. Şeytan bizdik. Şeytana pabucunu ters giydirirdi insanoğlu. Şeytanlık insanın doğasında vardı. Baudelaire’in dediği gibi “şeytanın en büyük başarısı, herkesi kendisinin bu dünyada var olmadığına inandırmaktı.”

Bir gün yine ben küçükken babamla ganyan bayine gitmiştik. Bir adam görmüştüm orada. Hala dün gibi aklımdadır. Yolda karşınıza çıksa yönünüzü değiştireceğiniz tipte biriydi. Yüzü kıpkırmızıydı, alkollüydü, saçları beyazlamış, berduş kılıklı, dişleri dökülmüş, saçı, sakalı upuzun, üstü başı yırtık, yanına yaklaştığınızda içki ve kötü kokusundan burnunuzun direğini kıracak cinsten bir adamdı. Eline kuru bir ekmek almış yiyor arada bir televizyondan yarışlara bağırıyor, tezahürat ediyor, ana avrat küfürler savuruyor, milletle kavgalar ediyor, ortada önüne gelenden para dileniyordu. İnsanlardan üç kuruş para alabilirse bulabildiği tüm parayı yine yarışlara yatırıyor ve bu gün boyu tekrarlanıp duruyordu. Babam anlatmıştı o dönem bu adamı. Herkesin tanıdığı bir adammış. Zamanında bir dükkanı varmış Kızılay’da. Evlenmiş, mutluymuş, iyide para kazanıyormuş. Bir gün trafik kazasında karısını ve çocuğunu kaybedince dükkanını satmış, kendini içkiye ve kumara vurmuş. Zamanında çokta para kazanmış at yarışlarından. Eli yüzü düzgün, giyimi kuşamı yerinde, hoş sohbet, iyi biriymiş. Bayide herkes tanıyormuş. Sürekli gelirmiş. Ama yavaş yavaş batmış. Ailesini kaybettikten sonra kendi canını alacak cesareti bulamamış belki de. Yaşayan bir ölüye dönüşmüş. Bu hallere gelmiş. Şansının canına okumuş, onu harcamış, tüketmiş, bitirmiş. Artık her şey için çok geçmiş. Kızılay’da sokaklarda yaşıyormuş, banklarda yatıyormuş. Sürekli ucuz şarap içiyor, lokantalardan yemek dileniyor, bulamazsa da çöpleri karıştırıyormuş. Babam bu yüzden derdi bu işin bir eğlenceden öteye gitmemesi gerektiğini, çok kontrollü olmak gerektiğini, ipin ucunu kaçırmanın an meselesi olduğunu. İbret olması için sürekli bu adamı gösterirdi bana. O yıllardan beri hep aklımda kalmıştı bu adam. Bana Charles Bukowski’yi, hayatının çoğunluğuna içki, edebiyat, şiir, at yarışları, kumar, kaybetmek ve kadınların damgasını vurduğu, o çok sevdiğimiz ayyaşı, pis moruğu, ve onun çok sevdiğim o Mahvolmuş Hayatlar şiirini hatırlatırdı bu adam bana:
mahvolmuş hayatlar
olağandır
bilgeler için de
ahmaklar için de.
ancak
o mahvolmuş hayat
bizimki olduğunda,
işte o zaman
farkına varırız
intiharların, ayyaşların, hapishane
kuşlarının, uyuşturucu müptelaları
ve benzerlerinin.
Büyüyünce yine bir müddet takip ettim yarışları. Babam yaşlanmıştı. Emekliydi artık. Gözlerinde sorun vardı. Katarakt ameliyatı olmuştu. Bir gün yanlışlıkla 5 numarayı, yani günün en büyük favori atını işaretleyeceğine, kaydırma yapmış, 6 numaralı atı işaretlemiş kuponunda. O günde 5 numara çok normal, sür direk, herkesin yüzde yüz kazanır dediği bir at. Birde baktık 6 numara gelmiş yarışta. Babamın yanlışlıkla işaretlediği at. Çok büyük bir sürpriz. Hatta at yarışı camiasında eşek deniyor kötü atlara. Eşeğin daniskası bu kazanan at. Yüksek bir oranla birinci gelmişti o at o gün. Güzel, dişe dokunur bir para almıştı babam. Nasıl da mutlu olmuştu yanlış işaretleme yaptığına. Hayatta tek küçük zevki, eğlencesi maçlar ve yarışlar olmuştu babamın. Arkadaşlarıyla ganyan bayilerine, arada bir hipodromlara gidiyor küçükte olsa şansını deniyordu. Ne zaman ufak ikramiyeler kazansa eve moralli gelir, yüzünde bir canlılık, bir neşeyle, dünyalar onun olur, ne kazandıysa bizlere bölüştürürdü. Bizi mutlu etmek için oynardı daha çok. Mutlu olmamız onun için dünyadaki her şeye bedeldi. Bazen de son anda, son ayakta, belki foto finişe kalan bir yarışta, bir atın burun ucu ikinci kalmasıyla kaçırırdı paraları. Ama bu işlerden öyle büyük paralar kazanmak, hayatının değişmesi, doğru düzgün yatırım yapabileceğin bir şeyler tutturmak olanaksızdı, büyük bir hayaldi. Çok büyük şansının olması lazımdı. Keyfekeder bir şekilde oynardı babam hep. Bazen moralsiz, canı sıkkın bir şekilde eve gelirdi. Uzun süre, belki bir haftadır, bir aydır işler yolunda gitmez, ufacıkta olsa paralar yakalayamaz, bize sürpriz yapamazdı. Mutsuz olurdu o zamanda. Bize müjde veremezdi. Şu şeytanın bacağını bir türlü kıramadık derdi. Şeytanın bacağını kırmak öyle kolay değildi. Out Of The Past (Maziden Gelen) filminde geçiyordu hayatım boyunca o çok sevdiğim, hep hatırladığım replik: “Şans da aşk gibidir. Onu bulmak için sonuna kadar mücadele etmelisin.” Şans diye bir şey varsa dünyada eğer, her şey önceden planlanmadıysa, şansı insan, doğru zamanda, doğru yerde olarak bulabilirdi belki. En büyük şans ailelerimizdi, bizi seven insanlardı, dostluktu, en başta sağlıktı elbette. Doğumundan ölümüne kadar çok şansız olabiliyordu bazı insanlar. Şans bazıları için daha doğmadan yanı başlarındaydı. Varlıklı, zengin bir aileye mensup, hatta kraliyet soyundan bile gelebiliyordun. Ya da Afrika’nın bir köşesinde açlıktan ölüyordun. Şans bile insanlara eşit dağıtılmıyordu en başta. Dünya dönmeye başladığından bu yana adaletsiz, huysuz, aksi bir ihtiyardı sanki. Mendeburun biriydi. Şansını kendin döndürebilirdin ama. Mendebur ihtiyarın kıçına tekmeyi basabilirdin her zaman. Şeytanın bacağını kırabilirdin cidden. Kendini kurtarabilirdin. Okuyabilir, ufkunu genişletebilir, kendini geliştirebilirdin. En büyük şans okumaktı da aynı zamanda hayatta. Kitaplardı. Bilimdi. Sanattı. Küçük bir kasabada, ya da köyde, yobaz, örümcek beyinli, yargılayan, cahil bir kesimle, öyle bir çevreyle yetişmiş, büyümüş olabilirdin. Herkes şehirlerde büyümüyordu. İmkanlar kısıtlıydı. “Hiçbir şey kader değildir” diyordu Genco Erkal, Ferit Edgü’nün o sarsıcı kitabının film uyarlaması olan, Hakkari’de Bir Mevsim’de. Ama talihini kırmak, kendini keşfetmek, diller öğrenmek, bir zanaatının olması, dünyaya yelken açmak, anlayışlı bir yüreğe, özgür bir beyine sahip olmak, ne kadar zor gözükse de, ne kadar engelle karşılaşsan da senin yalnız senin elindeydi. William Ernst Henley ne de güzel demişti. “Kaderimin efendisi benim, ruhumun kaptanı ben.” Geç gelen bir şans vardı bazen. Her şeyi tüketince, belki yaşlanınca, artık dünyada yapacağın bir şey kalmayınca, bir emelin, bir amacın kalmayınca bile gelebiliyordu, son anlarında seni bulabiliyordu. Buna ikinci bahar diyenlerde vardı belki. Bu yaştan sonra gelen şansın içine edeyim diyordun gerçi belki o zamanda. Şansın henüz zamanın varken seni bulması gerekiyordu. Vakit çok geç olmadan. Henüz gençken. Aşkta bu böyleydi mesela. Ya da maddi konularda. Bu saatten sonra gelen paranın içine hep beraber edelim diye lüks bir tuvalet yaptırıyordu Kemal Sunal Korkusuz Korkak filminde örneğin. Zamanın geçmesi, onun içinde mahsur kalmak, yaşlanmak, şansın seni bir türlü bulamaması ve elinden bir şey gelmemesi insanın talihsizliği, hayatın gerçeği ve acısıydı. “İnsan kendi talihsizliklerinin toplamıdır” diyordu William Faulkner o muhteşem başyapıtı Ses Ve Öfke’de. Ve ekliyordu. “Bir gün gelir, talihsizlik de yorulur sanırsın ama zaten senin talihsizliğin zamanın kendisi olur o zamanda.”

O çok sevdiğim 1990 yapımı King Of New York (New York’un Kralı) filminde hayatının çoğunu hapiste geçirmiş ve burada sürekli okumuş, kendini geliştirmiş suçlu bir adam vardı. Bir gün tahliye oluyordu. Biraz yaşlanmış bir biçimde ama aynı hataları bir daha yapmamak üzere yemin etmiş olarak, daha bir olgunlaşmış, her şeyden ders çıkarmış, bambaşka bir insan olarak çıkıyordu hapisten. Bomboş bir hayat geçirdiğine mi üzülseydi, hiç elle tutulur bir şey yapamadığına mı, kayıp zamana mı? Yoksa hiçbir şey için henüz geç değil miydi? Nereden başlarsa başlasın yine de lehine miydi acaba insan için? Yalnızca yeni bir şans istiyordu. Şeytanın bacağını bir seferliğine kırmak. Bir çocuk hastanesi açmak, hasta çocuklara yardım etmek, iyi bir şey yapmaktı artık hayattaki tek büyük gayesi. “Çok zaman kaybettim. Geçti. Şimdiden sonra, daha fazla kaybedemem. Eğer bir ya da iki yılım olursa, iyi bir şey yapacağım. Bir şey yapacağım. İyi bir şey. Sadece bir yıl. Hepsi bu.” Ama her güzel şey gibi fazla yaşayamıyordu bu adamında hayalleri, sonu hüsranla bitiyordu.

Birkaç yıl önce bir diziye başlamıştım bu arada. Bu yazının isim babası da o diziydi işte. “Şeytanın bacağını kırmak.” Kafamda o dizinin 1. sezonunun finalinde duyduğum bu replikle şekillenmişti şu anda yazdığım bu yazı. At yarışlarından, kumara, babamdan, berduş adama, oradan da buralara kadar bu dizi sayesinde gelmiştik anlayacağınız. This Is Us’tı bu dizinin ismi. Bir aileyi anlatıyordu. Dizi değil de gerçek hayattan alınma karakterlerdi sanki. Birbirini öyle çok seven bir aileydi ki dizideki inanamazdınız. Ölümüne severlerdi. Ama sonunda dağılan, parçalanan, acılara boğulan bir aileydi. Bir dizide görüp görebileceğiniz en muhteşem, en fedakar, en düşünceli, en iyi kalpli, yani enlerin eni olan, size kendi babanızı hatırlatan bir baba vardı. Olağanüstü bir anne vardı. Çocuklar, onların büyüme sancıları, yalnızlıkları, yıllarca gerçek babasını arayan üvey kardeşleri, geçmişe gidip dönmeler, aşk, sevgi, fedakarlıklar, tesadüfler, acılar, pişmanlıklar, kırgınlıklar yani kısacası hayatla ilgili her şey vardı dizide. Bir süredir yeni bölümlerini takip edemedim ama şu an halen oynuyor sanıyorum. Her bölümünde ağlamaklı olurdum bu dizinin. İnanılmaz bir diziydi. Taş kalpli bir insanı bile yumuşatacak derecede kuvvetliydi. Hayatımda izlediğim en güzel, en içten, en acı, en insancıl dizi diyebilirim. Öyle bir diziydi ki sanki insanları değişmeye, kalplerini yumuşatmaya, dünyaya farklı gözle bakmalarını sağlamaya yetecek bir gücü vardı gibime gelirdi. Sevdiğim herkesin, tüm dünyanın bu diziyle tanışmasını, bu diziyi görmesini istiyordum. Neredeyse sokakta görünce insanları çevirip bu diziyi tavsiye etmeye başlayacaktım bir dönem. Bir bölümünde anne ve babanın gençliklerine dönüyordu. Nasıl tanıştıklarına. Doğru zaman ve doğru yere. Varlıklı, zengin, borsacı bir adamla buluşmaya gidecekti o gece genç kız. Esas oğlan fakirdi ama. Üç beş kuruş biriktirmişti, ama biraz daha çok kazanayım birikim yapayım derken bunu da kumarda kaybetmiş, daha doğrusu kazandığı halde bir çete tarafından zor kullanılarak elinden alınmıştı tüm parası. Herkese karşı saygılı olmuş, efendi, düzgün bir insandı oğlan. Vatanına milletine hayırlı olabilmek için elinden geleni yapmış, hatta Vietnam Savaşı’na bile katılmıştı. Benim şansım ne zaman dönecek, şeytanın bacağını nasıl kıracağım diye üzülüp duruyordu tüm birikimi de çalınınca. O gece genç kızın o varlıklı, zengin adamla görüşmesi hüsranla sonuçlanınca, kız hayatta en çok sevdiği şeyi yapmaya karar veriyor, bir barda sahne alıp, şarkı söylemeye başlıyordu. O sırada hayattan pek ümidi kalmayan, hep kaybeden biri olduğunu düşünen oğlanda aynı bara geliyor ve kızı görüp ondan büyüleniyor ve her şey onunla tanışınca başlıyordu. Belki hayatında ilk defa işler yolunda gitmeye başlıyor, çok seviyor, aynı derecede seviliyor ve şeytanın bacağını kırıyordu bir şekilde. İlerde eşine şöyle bir şey söylecekti: “Sen benim sadece en büyük aşk hikayem değilsin. Sen benim şeytanın bacağını kırışımsın.” Paraydı, puldu, günlük kaygılarınızdı, hayatın sorunlarıydı, bunlar hayatınızın insanı ile tanışınca hiçte sorun teşkil etmiyordu. Hayatınızda o tek kişi, o biricik insan, sizi sizin onu sevdiğiniz kadar seven, aynı şekilde değer veren, el ele verdiğiniz, hayatı sizle paylaşmaya hazır böyle bir insanı bulmakta şansların en büyüklerinden biriydi. Çok şanslıydı böyle insanlar. Bazen onlara bakıp imrenirdim. Ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mıydı? Bazılarımızın bunu yıllardır aradığını ve bulamadığını? Bulanların bazılarının bir hayat boyu sürdüremediğini, yanıldıklarını, her şeyin bir aldanma, bir yalan olduğunu anladıklarını? Ömür boyu sevgiler, birliktelikler, böyle kuvvetli kenetlenmeler, aranıza hiçbir şeyin girememesi olsa olsa çok büyük bir şanstı. Şeytanın bacağını kırmaktı bir yerde. Böyle bir insanı bulunca kaybetmemeliydiniz. Kendinizi dünyanın en şanslı insanı varsaymalıydınız. Rabbinize böyle bir insanla sizi karşılaştırdığı için her gün şükretmeliydiniz. Aşk ölümün tersidir derlerdi. Ölseniz de gam yemezdiniz artık o insan hayatınızda olunca. Koymazdı ölüm bile. Gerçek mutluluk bu olsa gerekti. Dünya kadar borcunuz olsa da vız gelir tırıs giderdi. Kıt kanaatte olsa, azıcık aşım dertsiz başım deseniz de karşılıklı bir sevginiz varsa eğer geçinip giderdiniz. Annemle babamın sevgileri de böyleydi. This Is Us dizisindeki sevgide aynı şekilde. Böyle sevgiler kalmadı artık sanırım. Üzücü olansa böyle sevgilerin diziler, filmler ve kitaplar harici pek bulunacağına inanmıyorum günümüzde. Çok seviyorum ama bazen de kızıyorum This Is Us dizisine. Bu kadar güzellik, bu kadar iyilik, bu kadar sevgi modern hayatın nankör insanları için biraz fazla değil mi? İnsanın böyle sevgileri bulacağına, başına geleceğine inanasım gelmiyor. Kimsenin de gerçek hayatta başına adamakıllı sevgiler gelmiyor zaten. Düşüncesi bile rüya gibi geliyor. Turgut Uyar’ın dediği gibi acıyor belki büyüyünce sevgiler: “Sevgim acıyor. Kimi sevsem. Kim beni sevse.”
Şeytanın bacağını ne zaman kıracağız acaba Turgut ağabey? İster bireysel olsun. İster ülkece ve milletçe. Hayatın her alanında. Sağlıkta, sanatta, sporda, bilimde. İnsanlıkta belki de en önemlisi. Hayvan haklarında. Paylaşımda, doğrulukta, dürüstlükte, adalette. Doğru zaman ve doğru yerde. Acımadan ve acıtmadan. Belki bir gün kim bilir. Belki bir şiirin bir dizesinde. Belki bir romanın bir cümlesinde. Belki bir filmin bir sahnesinde. Belki de sonsuzluğun ötesinde. Kıracağız bir şekilde. Bu gece ya da herhangi bir gece. Alacakaranlık Kuşağı’nda.
Yorum bırakın