SEVDA DEĞİL

Eğil salkım söğüt eğil

Bu benimki sevda değil

Eğil yağmur rüzgar eğil

Bu benimki sevda değil


Zülfü’nün yıllardır söyleyip gönül telimizi titrettiği gibiydi her şey. Sevda değildi bizimkisi de. Sevda’dan çok öteydi. Öyle çocuksu bağlanırdık, öyle hayaller kurar, öyle saf, öyle temiz sever, öyle değer verirdik ki karşımızdakine, karşımızdaki insan bile neye uğradığını şaşırırdı. Ama yoktu aynı şekilde sevilmeyi, değer görmeyi, mutlu edilmeyi bize de gösterecek, bunları bize bağışlayacak, bize tattıracak böyle bir insan. Ya da çıkmamıştı karşımıza daha. Kader miydi, kısmet miydi bilinmezdi. Sorun bizde miydi? Yoksa karşımıza hep sorunlu insanlar mı çıkıyordu? Bazı şeyler sizin isteğinizle değil, hayatın isteğiyle olurdu. Havada takla atsanız, ağzınızla kuş tutsanız dahi olmuyordu kimi şeyler. Belki de hiç çıkmayacaktı o doğru insan karşımıza. Yoktu öyle birisi hayatta. Vardır diye kendimizi avutuyorduk ve günler geçiyordu. “Çevresine bakındı, yoktu. Oturma odasını da aradı, orada da yoktu. Bunca lüzumsuz eşya vardı da neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama yalnız bir teki yoktu.” Yusuf Atılgan böyle diyordu Aylak Adam’da. Yoktu evet. Ya da vardı da biz karşılaşamıyorduk bir türlü. Yine de aşık olduk mu dünyalar bizim olurdu. Güzel sever, karşımızdakine sevildiğini, ona ne kadar değer verdiğimizi hissettirirdik sonuna kadar. Burçlara ve ruh eşlerine inanacak kadar saftık ayrıca. Hayatımız boyunca kendi burcumuz gibi bir yengeç veya yıldızlarımızın uyuşacağından kesin kez emin olduğumuz su grubundan bir balık veya bir akrep çıkacak karşımıza ve aşkı gerçekten deneyimleyeceğiz diye beklemiştik. 2005 yılının o güzel, ele avuca sığmaz, delidolu filmi Tutunamayanlar’daki gibi bir hastalıktı belki bizimkisi de. “En eski hastalık” diye geçiyordu filmde. Adı da aşktı. Kral Salomon’un Bunalımı kitabında “dünyada bulup bulabileceğin en güzel şeydi aşk” derdi hayat boyu kahramanımız olan Romain Gary ve belki de bizi yıllar yılı böyle kandırmıştı. Aşkın varlığına inandırmıştı. Gary’nin öbür dünyadan selamını çakıp bana bıyık altından pis pis sırıttığı gözümün önüne gelirdi bazen. “Onu çok seviyordum. Bu insanın başına bir daha gelmez” diyordu sevdiği kızı kaybeden bir genç Gizemli Nehir (Mystic River) adlı filmde. “Kimi insanın başına bir kerecik bile gelmez” diye yanıtlıyordu filmde genç kızın ölümünü soruşturan dedektif. “Hayatımız boyunca bir çölde adına “aşk” dediğimiz bir vahayı arıyoruz” diyordu hayatımda okuduğum en anlamlı, en güzel, en hüzünlü çizgi romanlardan biri olan Gün Gezgini’nde. Ama ne yaparsak yapalım bulamazdık bu vahayı. Gördüğümüz, yaşadığımız, hissettiğimiz bir seraptan başka bir şey değildi. 1956 yılının klasik filmi Çay ve Sempati’de (Tea And Sympathy) “her zaman yanlış insanlara aşık oluyorum” diyordu başroldeki adam. “Hangimiz olmuyor ki” diye onu yanıtlıyordu esas kızımız. Yanlış insanlar çıkıyordu karşımıza belki, kendi kendimize yalan söylüyorduk, sonunda üzülen, kırılan, incinen biz oluyorduk yine de her zaman. Birine bağlandık mı unutamazdık onu. Dünya dönmeyi bıraksa ve yeryüzünde tek bir kişi kalsa bile bu insan sanki oymuş gibi uğraşır dururduk. Kafamıza takardık. Hayal gücümüz genişti. Belki de yalnızca kendi zihnimizde yarattığımız, görmek istediğimiz, bir kalıba koyduğumuz kişiydi o. Hayalini kurduğumuz, olmasını istediğimiz, rüyalarımızın prensesi, o şahane, romantik, hisli, kalbi temiz kişi profiline nasılda uyuyordu. Her şeyden önce insan gibi insandı. Aklımızdaki senaryonun, olabileceğimiz o muhteşem çift imajının birebir aynısıydı. Kendi yaratıcılığımızdı bu kesinlikle. Bir yanılsamaydı. Bir aldanış. Bir yalan. Laf geçirtemiyordu insan kafasındaki değişmez, dediğim dedik doğrulara. Ve hatta, her şeyden önce kalbinin inandığı şeye laf geçiremiyordu insan. Gerçeklerle yüzleşince, onun o “tek” kişi olmadığını anlayınca, bu kadar büyük yanılınca da üzülüyordun, dağılıyordun, toparlanman çok uzun sürüyordu ve bir daha hislerinle kalbine hiç güvenesin gelmiyordu. Yine de bir umut insan sevmeye devam ediyordu. Gerçek olmadığını bile bile, onu hayalindeki haliyle sevmeye devam ediyordun. Buda acı veriyordu sana. Yüzme bilmeden denize atlamak gibi bir şeydi bu. Tek Başına Bir Adam (A Single Man) filmindeki bir sahnede eski, acı, üzüntülü bir aşkı atlatmaya çalışan bir adama şöyle bir tavsiyede bulunuyorlardı: “Annem sevgililerin otobüsler gibi olduğunu söyler. Yeni bir tanesinin gelmesi için biraz beklemen yeterli.” Ama biz yeni sevgileri yeni bir otobüs olarak görmezdik. Biri olunca, o tek olmalıydı bizim için, yıllar boyu sürmeliydi, onuna yaşlanmalıydın. Belki de hayatta kaybeden biri olmamız, bir türlü dikiş tutturamamamız, hep bundan kaynaklanıyordu. Kafamızdan atamazdık o kişiyi yıllar boyu, kendimize gelemezdik, bir bağlanır pir bağlanırdık, unutamazdık. Erdal Öz’ün Sular Ne Güzelse öyküsündeki gibiydi bizim sevgimiz. “Denizleri hep sevdim ben, suları hep sevdim; seni denizler, sular gibi sevdim; sular ne güzelse seni öyle sevdim.” Çok severdik, gerekirse canımızı verirdik sevgisinden emin olduğumuz bir insana. Keşke öyle biri olsaydı da dünyada, can vermek hiç koymazdı o zaman. “Kimse seni benim sevdiğim gibi sevmeyecek” diyordu sonra Robert De Niro Bir Zamanlar Amerika’da. Ondan örnek almıştık. Yıllar yılı Deborah’ın hayali ile yaşamıştı başroldeki Noodles o filmde. Ona dayanma gücü, devam etme azmi vermişti bu sevgi en zor zamanlarında, hatta hapisteyken bile. Bizde unutamazdık bir bağlandığımızı, bize de dayanma gücü verirdi onun hayali, tutunacak bir dal, bir umut, bir yaşama sevinci verirdi sevdiğimiz kişi. Çok hazin, güzel, içli, bambaşka bir sevgi filmiydi Aşk Ve Küller. (Blue Valentine) Gerçek hayattan alınma gibiydi. “İlk görüşte aşka inanıyorum, belki de çok fazla film izledim”, diyordu filmdeki eleman. Bizde filmlerdeki gibi bir dünya olmasını isterdik, safça, çocuksa da olsa inanırdık orada izlediklerimize, sanki gerçekleşecekler, sanki bambaşka bir dünya mümkünmüş gibi. Ama Köpekbalıklarıyla Dans filmindeki Kevin Spacey’e göre bambaşka bir dünya imkansızdı, buna inanmak yalnızca bir hurafeydi: “Hayat bir film değil. İyi adamlar hep kaybeder. İnsanlar hep yalan söyler. Ve aşk hiçbir şeyin üstesinden gelemez.” İçerdekiler (Down By Law) filminde öyle çocuksu, öyle güzel, öyle masalsı bir aşk vardı ki filmin sonunda bu yalnız filmlerde olabilir diyordunuz. “Aşık oldum sonunda! Ve yeni evimi buldum. Bana, burada onunla birlikte yaşamak için kalır mıyım diye sordu sevdiğim, daima ve ilelebet. Aynı çocuk kitaplarındaki gibi.” Emek harcardık sevdiğimiz kişi için, sürekli kalbimizdeydi o, hep onu düşünürdük, onunla güler, onunla ağlar, gelecek hayalleri kurar, onsuz nefes alamazdık ama sonuçta elimizde hüzün dışında bir şey kalmazdı gene de. Bir adım ilerleyemezdik. Bu zaman olmuş, doğru insanla karşılaşamamış, doğru düzgün sevgiyi yaşamamış adamlardık. Hak ettiğimiz bu olmamalıydı. Çocukluktaki aşklarımızı, o her gün şıpsevdi sakızı verdiğimiz ilk aşkımız gibi birini arardık yıllar boyu, ya da annemiz gibi bir insanı, kitaplardaki, filmlerdeki o gerçek aşkı; mesela Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sındaki gibi canı gönülden bir aşkı, ya da Leos Carax’ın Köprü Üstü Aşıkları filmindeki gibi her türlü fedakarlığa hazır bir aşkı bulmayı ümit ederdik. Hislerimize aynı güçle, aynı kuvvetle karşılık verecek, biz bir adım attığımızda bize belki mislisiyle karşılık verecek iyi birilerini arardık. Mislisi hiçte sorun değildi aslında. Biz bir adıma, bir adımla cevap verenlere bile razıydık. Çünkü bize biri bir adım atsa biz mislisiyle karşılık vermeye hep hazırdık. Kalabalıklarda kendimizi yalnız duymayacağımız birileriyle tanışmayı umardık. “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi” derdi yine baş tacımız Yusuf Atılgan Aylak Adam’da. Düşününce çok garip gelirdi. Belki o insan dışarıda bir yerlerdeydi, şu an belki bir kitap okuyordu, film izliyordu, çalışıyordu, ya da yemek yiyordu. Ama henüz ne siz onu ne de o sizi tanıyordu. Hayatınızın geri kalanını paylaşacağınız insan bir yerlerdeydi ve birbirinizin varlığından bile haberiniz yoktu. Ama nedense kalabalıklar içinde kayboluyorduk biz her seferinde. Bir türlü denk gelemiyorduk o özel insanla. Her şey, hayat, belki de bir tesadüf yığınından ibaretti. Doğru zaman ve doğru yer hayati önem taşıyordu. Kendi kendine bulunmuyordu hayatınızın insanı. İnsanın elinde sihirli bir değnek yoktu. Çaba harcamakta gerekliydi. Ama her şey şansa bakıyordu belki de öncelikle. 1947 yapımı Maziden Gelen (Out Of The Past) filminde Robert Mitchum “Şans da aşk gibidir. Onu bulmak için sonuna kadar mücadele etmelisin” demişti. Ama öyle miydi günümüzün gerçekleri. Mücadele ederdin ama davul bile dengi dengine derlerdi yıllardan beri. Şans önemsizdi. Hayat hep maddiyata bakıyordu büyüyünce. Cüzdanın şişkin, altında araban, yatın, katın, mal varlığın olmayınca günümüzde aşk karın doyurmuyordu maalesef. Görücü usulü gibi olurdu birde sevgiler. Çoğu arkadaşımız böyle evleniyordu bir müddet sonra. Bunun falancası varmış, bunun akrabasıymış, altında arabası varmış, üç ayda bir çift maaş ikramiye alırmış, bu doktormuş, bu mühendismiş diye sevgiler ayarlanırdı ebeveynler tarafından. İnsanlar hesapçı, kitapçıydı, aşklar, ki evlendikten sonra zaten belli bir müddet sonra aşk falanda kalmıyordu, meleklere özgüydü artık günümüzün dünyasında. Melekler Şehri (City Of Angels) filminde bir melek, bir insana sırılsıklam aşık oluyordu ve melekliğini, ölümsüzlüğü, sonsuza kadar yaşamayı bırakıp bir insan olmaya çabalıyordu. Hepsi aşk içindi. Aşk kitapların, filmlerin ve dizilerin konusuydu belki. Babamla annemin mektuplaşmaları gibi bir peri masalından öte değildi. Her peri masalıda günün birinde son buluyordu. Güzel Kızlar (Beautiful Girls) filmindeki müzmin bekar Timothy Hutton çok güzel özetliyordu aşkı: “İlk defa aşık olduğunda bir insanın nasıl hissettiğini biliyor musun? Yiyemiyorsun. Uyuyamıyorsun. Ondan gelen bir telefon seni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Muhteşem bir şey. Evet ama bitmesi kaçınılmaz.” Aşk fedakarlıktı da. Kefaret (Atonement) filmindeki Cecilia’nın sevgilisi Robbie’nin üzerine bir iftira atılıyordu. Robbie bunun üzerine masumiyetini kanıtlayamıyor ve 2. Dünya Savaşı’nın en kritik noktalarından biri olan Dunkirk’e sürülüyor, orada üzüntüden ve tabir yerindeyse “aşkından ölüyordu”. Cecilia’da Robbie’yi bulma umuduyla, ailesinin bütün zenginliğini, malvarlığını, geleceğini, o şaşalı günlerini elinin tersiyle itiyor ve sevdiği adamın peşinden evi terk edip oda 2. Dünya Savaşı yüzünden canını veren milyonlarca insanın arasına karışıyordu. Hayatımın en güzel filmlerinden birinde, Roberto Benigni’nin Hayat Güzeldir (Life Is Beautiful) filminde, Yahudi olduğu için oğluyla birlikte toplama kampına gönderilen bir baba ve oğulun öyküsünü izlemiştik. Filmde oğlu ve kocası kampa gönderilen o hayranlık uyandırıcı kadın, hem eş hemde anne olarak bir dakika bile tereddüt etmeden Yahudi olmasa bile onların peşinden toplama kampında alıyordu soluğu. Öyle güzel, öyle duygu yüklü, kah güldüren kah ağlatan bir filmdi ki. Aşk için sevdiği nereye giderse giderdi insan, gerektiğinde canını bile verirdi elbette. Filmlerde olurdu böyle şeyler. 1997 yılında sinemada Titanic filmini izlemiştim iki kere. Bütün zamanların en muhteşem aşk hikayelerinden biriydi. Aynı zamanda en muhteşem yalanlarından biriydi belki de. Kim hayatında böyle bir aşk yaşayabilir diye yıllar yılı belleğimde kalmıştı bu film. Olanaksızdı. Olsa olsa yalan olabilirdi. Film bile olsa bu kadar büyük aşklar yalnızca rüyalarda olurdu. İmkanı yoktu böyle sevgilerin. Dostoyevski’nin o buruk Mutluluğun Kıyısında öyküsünü, alttan derslerimi tamamlamak için gittiğim bir yaz okulunda bir otel odasında okumuştum. Öyküde bir adam vardı. Karşılıklı bir aşkı yaşayamamıştı belki yıllar boyu. Öykünün isminden de anlaşılacağı üzere mutluluğun kıyısındaydı tamda. Çok yaklaşmıştı mutluluğa. Çok samimi bir arkadaşı vardı. Can ciğer dosttular. Birbirlerini çok seviyorlardı. Her konuda ona yardımcı oluyordu. Birde sevgilisi vardı adamın. Çok yakında evleneceklerdi. Evlilik hazırlıkları yapıyorlardı. Tatlı bir telaş almış başını gidiyordu. Adam hayatında ilk kez insan gibi, doğru dürüst seviliyordu. Öyle mutluydu ki, havalarda uçuyordu, fazla mutluluktan kafayı oynatıyordu öykünün sonunda. Doktorlar onu almaya geliyor, arkadaşının ve sevgilisinin gözyaşları arasında beyaz önlük giydirip onu deliler hastanesine yatırıyorlardı. Fazlasıyla hazin bir öyküydü. Knut Hamsun Victoria adlı romanında ne de güzel bahsediyordu aşktan: “Neydi aşk? Aşk insanı yere yıkabilir, yine ayağa kaldırabilir, onu yeniden rezil edebilirdi. Bugün bakarsın beni sevmiş, yarın seni, öbür gün onu! Böyle kararsızdı aşk.” 

Aşkımız, sevgimiz, vereceğimiz değer çoktu bizim. Sevda değildi bizimkisi. Sevda’dan da öteydi. Sonsuzdu. Gördüğünüz üzere filmler ve kitaplar çok şey öğretmişti bize bunun hakkında. İnsan karşısına doğru düzgün biri çıkmıyor diye büsbütün mutsuz olabilir miydi? İçimizde bu kadar büyük bir sevgi varsa şayet, birini gerçekten bu kadar çok sevebilecek, mutlu edebilecek kapasitemiz varsa aynı şekilde sevilmeyi, değer görmeyi, mutlu edilmeyi hak ediyorduk zannımca. İncinmekten, kötü hissetmekten, acı çekmekten, yanlış bir insanı saplantı haline getirmekten, tüm bu abesliklerden bir gün kurtulacaktık umarım. Edebiyatımızın en karamsar, en acı bazı şiirlerini yazan Ziya Osman Saba bile bütün saadetler mümkündür diyordu. Mutlu, mesut olmak vardı cidden belki de şairin dediği gibi. Doğru insanla. Doğru yerde. Doğru zamanda karşılaşarak. Kenetlenerek. Paylaşarak. Birbirinin dertlerine, acılarına derman olarak. Her şeyden önce adam gibi, insan gibi, karşılıklı bir biçimde, eşit, müşterek olarak, gerçekten severek. Zeki Müren’in dediği gibi:

Deli gibi sevecek

Ömür boyu sürecek

Gözlerimde tütecek

Bir sevgi istiyorum

Bir sevgi istiyordum bende. Çok muydu bunu istemek? “Çok mu ayıp? Hala mutluluk istemek? Neyse zaten hiç halim yok.” diyordu Teoman Paramparça adlı şarkısında. Paramparçaydı bazı şeyler hayatımızda. Dökülenleri, kırılanları toplamaya, süpürmeye çalışıyorduk elimizden geldiğince. Yarından umutlu olmaya çalışıyorduk. Yalnızlığımızı yazıya döküyorduk. Döküyordum bende içimi arada bir kendi çapımda. Bu gece ve aklıma her geldikçe. Alacakaranlık Kuşağı’nda.

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑