ŞIPSEVDİ

Çocukluğumun en güzel dönemleri. İlk aşkım. İlk sevgim. İlk kalp çarpıntım. İlk boşluğum. İlk üzüntüm. Buket diye bir kız vardı ilkokulda. Karşı apartmandaki komşumuz aynı zamanda. Her gün beraber servise biniyoruz. Giydiğimiz o mavi önlükler, beyaz yakalıklar, beslenme çantalarımız gözümün önüne geliyor ara sıra. Yüzüm kızarırdı onu görünce. Kalbim küt küt ederdi. Bakamazdım o derin, masmavi gözlerine, uzun sarı saçlarına. Utanırdım. Bir gülümsemesi vardı hele. Dünyalara bedeldi. İnsanın kalbinin bir garip çarpmasını, birden bastıran o heyecanı, o küçücük çocuk kalıbına sığamamanı, yerinde duramamanı, kısacası aşk denilen o duyguyu ilk kez o zamanlar öğrenmiştim. Çok aşıktım ben Buket’e. İlk aşkımdı. Deliler gibiydim. İçtendi, saftı, masumdu, çocuksuydu, kalpten geliyordu her şey. Ama onu görünce elim ayağıma karışıyordu sürekli. Küçük dilimi yutuyordum. İki çift laf edemiyordum. Kilitlenip kalıyordum. Arkadaş çevremiz çok yoktu mahallede. Hepi topu 7-8 çocuk büyüyüp gidiyorduk işte. Ben, Buket, Çağlar, Melike, Akın, Ebru, Kutlu, Gözde. Bir gün bir oyun sırasında Buket yanımızda değildi. Diğer çocuklarla oynuyoruz. Çocukluk işte, Buket’i sevdiğimi ağzımdan kaçırmışım. Yanımdaki muzır bir arkadaşta gitmiş söylemiş Buket’e. Öğreniyorum ki kulağına çoktan gitmiş tabi Buket’in. Buket artık onu sevdiğimi biliyordu. Bu bile nasıl heyecanlandırıyor beni. Garip bir duygu. 2. Katta otururlardı. Camı açıyor, dışarıya bakıyor arada bir. Görünce beni gülümsüyor. Ama ben kaçar olmuşum ondan nedense. Korkuyorum ne biliyim. Sanki suçluymuşum gibi. Bisikletime biniyorum apartmanlarının önünde. Artistlikler yapıyorum böyle beni görsün diye. Top oynuyorum sürekli. Kendimi cesur, hiçbir şeyden korkmayan, atik, hoplayan, zıplayan süper kahraman ya da bir çizgi roman karakteri gibi göstermeye çalışıyorum sanki. Düz duvara tırmanacağım neredeyse aşkımdan. Hayattaki ilk çılgınlıkları yapmaya çalışmamda o dönemlere rastlar. Şıpsevdi diye bir sakız var. Hatırlar mısınız? Biz 90’lar çocukları için hep ayrı, nostaljik bir yeri vardır bu sakızın. Baya meşhur o zamanlar. Yok satıyor. İçinden romantik, aşkla ilgili mesajlar, aşk işte budur, “aşk beraber acıklı bir film izlediğinizde ona mendil uzatmaktır” ya da “aşk işler zorlaştığında birlikte kürek çekmektir” gibi şeyler yazan karikatürler çıkıyor. Her gün servise binmeden bu sakızlardan alıyorum bol bol. Kendimde çiğniyorum, resimlerini de biriktiriyorum. Bu sakızları almamdaki asıl amaç gerçi Buket tabi ki. Buket’in servise bindiği yerin yanındaki duvara bırakıyorum sakızlardan ve uzaklaşıyorum oradan. Aramızda 10 metre var ya da yok. Halbuki aynı servisteyiz. Ondan sonra biniyorum servise utancımdan. İlk koltuğa oturuyor o. Bende arka sıralara geçiyorum. Servise binmeden sakızları aldığını görünce nasıl mutlu oluyorum. Havalara uçacağım neredeyse. Hep alıyor oda. Nasılda mutlu oluyor. Uzaktan bakışıyoruz. Gülüyor. Her şey yolunda demek bu. Aramızda pek bir diyalog olmasa bile ikimizde olayın farkındayız. Sakız bırakmalarım böyle böyle günlerce devam ediyor. Bir gün sakızı alıyor ve doğruca yanıma geliyor. Bir an şaşırıyorum. Afallıyorum. Kızmasından korkuyorum. “Sen beni seviyor musun Barış” diyor. Daha dün gibi hatırlıyorum. “Hayır desem yalan olur” diyorum. Gülüyor. Güneş daha bir parlıyor gibi geliyor gözüme o gülünce. Seviniyor. Çok olumlu. Pozitif bana karşı. “O zaman diyor neden hep benden kaçıyorsun? Neden hep bisiklete biniyorsun? Neden hep top oynuyorsun? Neden yanıma gelmiyorsun?” Nutkum tutuluyor. Sen istersen hayatımda bir daha top bile oynamam. Bisiklete bile binmem, hep seninle olurum diyemiyorum. Boynu bükük, utanç dolu, kaderine razı bir şekilde “bilmem ki” diyebiliyorum yalnızca. Ama o gün benden mutlusu yok. İçimde bir umut var. Bir çocuğun umudu keşfedişi. Dünyada Buket var. Buket var diye güzel her şey. Yaşamaya değer hayat. Çocuğuz ama. Ufacığız. Bilmiyoruz bir şeylerin elinden tutmasını, büyütmesini, sürdürmeyi, yaşatmayı. Ayaş’a memlekete gidiyor bir gün Buket. Bir sene orada okuyor. Uzun süre gelmiyor. Hayatımdaki ilk adamakıllı özlemi, ilk boşluğu, ilk her şeyin saçma sapan gelmesini o günler duyuyorum. Öyle kötü hissediyorum ki mahallede o olmayınca. Buz gibi geliyor her şey. Yapayalnız hissediyorum. Bir gün dönüyor Buket. 5. Sınıftayız artık. Okullar açıldı açılacak. Biraz daha büyüğüz gibi sanki. Başka başka şeylerde belki aklımız. Daha bir yabancılaşmışız. O ara ne oluyor, ne bitiyor bilmiyorum. Anlayamıyorum. Basiretim mi bağlanıyor, kader ağlarını mı örüyor, hayat senin bir şeyler yapmanı bekliyor ve sen elin kolun bağlı oturduğundan dolayı hiçbir şey mi olmuyor bilmiyorum ama Buketli hayallerim yerinde saymaya başlıyor, sonra takılıyor, yere düşüyor, elinden tutup kaldıramıyorum. Şıpsevdilerin hepsi yalan oluyor. Küçükesat’tan, doğduğum, büyüdüğüm mahallemden taşınıyoruz hemen sonrada zaten. Ne arıyorum, ne soruyorum Buket’i. Yıllar sonra bir gün evlendiğini ve iki tane çocuğu olduğunu öğreniyorum sosyal medyadan. Oradan bile yazamıyorum nasılsın diye. Umarım hep mutlu olur hayatında. Bunu canı gönülden diliyorum.

Bazen kızıyorum kendi kendime. Hiçbir şey mi öğretmedi o güzelim Şıpsevdi sakızları sana geri zekalı Barış diyorum. Aşkın bir emek, bir çaba, bir uğraş, bir mücadele, bir savaş, birlikte kürek çekmek olduğunu öğrenemedin mi seni budala diyorum. Neden gitmedin yanına Buket’in? Neden içine attın her şeyi? Neden oluruna bıraktın? Neden arayıp sormadın? Neden onu ne kadar çok sevdiğini senin ağzından duymadı? Neden bağırmadın? Neden haykırmadın tüm dünyaya? Neden cesaretini toplayamadın? Boşuna mı aldın o kadar sakızı? Hiç mi ders almadın o karikatürlerden? Hiç mi bir şey öğretmediler sana? Yazıklar olsun sana diyorum. Rüyalarımda bazen dönüyorum yine Bülbülderesi Caddesine. Buket’e bağırıyorum aşağıdan. Uykudan yeni kalkmış. Balkona çıkıyor. İn aşağıya diyorum. Elimde bir kutu Şıpsevdi var. “Bunların içinde ne yazıyorsa seni yüz mislisiyle, bin mislisiyle seviyorum” diyorum. “Ne olur hep yanımda ol, hayat boyu bitmesin bu rüya. İlk aşklarıyla evlenenler ne kadarda şanslı, gelecek çok boş, çok zor, herkes hesapçı, kitapçı, para, pul düşkünü, düzgün birileriyle tanışmak imkansız gibi bir şey ve aşk yalnızca bir hayal” diyorum. “Seni bir kez daha kaybedemem” diyorum. Gülümsüyor. Neşeyle aşağıya iniyor. “Bana bunları zamanında niye söylemedin” diyor. “Neden bu kadar sevdiğin halde hep kaçtın benden?” “Ama zarar yok. Üzülme. Artık hep birlikteyiz. Birlikte yaşlanacağız.” Ve sonra elimi tutuyor. Bir banka oturuyoruz. Şıpsevdinin kutusunu açıyoruz ve başlıyoruz okumaya. Sonrada uyanıyorum. 1992 yapımı Daima Genç filmindeki Mel Gibson, benimle aynı sorundan muzdarip bir çocuğa şöyle bir öğüt veriyordu: “Gelecek sefer onu gördüğünde, kalbin çarpıp heyecanlanınca. Bırak çıksın ağzından. Duygunu anlat ona. Zor ama yapmalısın. Kalbini aç. Şarkı söyle! Ona her şeyi anlat. Çünkü başka bir fırsatın olmayabilir. Anlıyor musun?”

Benim artık başka bir fırsatım yok maalesef. Rüyaların haricinde. Ve birde… Birde… Alacakaranlık Kuşağı’nın…

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑