
Yirmi yaşındaydım. Kimse bana yaşamın en güzel çağı budur demesin. Her şey genç bir adamın yıkımına neden olabilir.
Paul Nizan – Aden Arabistan
20’li Yaşlar Challenge çok modaydı geçen ay. Paylaştıkları eski fotoğraflara bakınca tanıdıklarımın şaşırıyorum, hüzünleniyorum. Nasılda hayat yıpratmış bizleri, gözlerimizdeki o ışık gitmiş, maziye yenilmişiz sanki. Bende bir şeyler paylaşayım diye şöyle bir eski resimlerime göz atayım demiştim o sıra. Pek işe yarar bir resmimi bulamadım. Çoğu fotoğrafımda Ziya Osman Saba’nın “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” adlı o buruk öyküsündeki adam gibiyim. Bir fotoğrafçıya gitsem zoraki bir tebessüm olacak gibi dudaklarımda. Fotoğrafçı her an “ama hadi artık biraz gülümse” diyecek sanki. Yalnızım hep resimlerde. “Yalnızlık konusunda kırılan rekorlar söz konusu olduğunda hepimiz birer şampiyonuz” demiş Romain Gary bir romanında. Baya baya şampiyonum. Kitaplar yalnızlaştırmış beni. Aylağım. Sinemalardayım genelde. Öyle eğlenceli, deniz kenarı, parti, düğün, nişan, kına fotoğraflarım falan yok. Çok iyi arkadaşlarımla sarmaş dolaş çekindiğim fotoğraflarda yok. Zaten çok iyi arkadaşımda yok. Truman Capote’un Soğukkanlılıkla kitabında dediği gibi; “çok arkadaşım var ama az sayıda dosta sahibim ve beni gerçekten tanıyanların sayısı dostlarımdan bile az.” İçime kapanmışım. Açılamamışım pek dünyaya. Düşünceliyim. Kafam sanki hep bir şeylerle meşgul. Hayatta bir amacım yok gibi o zamanlar. Gerçi şu anda var mı diye soracaksınız ama. Planlarım yok. Dünyayı fethetme gibi emellerim yok. Kimin var ki? Günü atlatmaya çalışmıyor musunuz sizde benim gibi? Bana sorarsanız şayet ben 20’li yaşlarımda ne yapmak istediğime karar verememiştim bir türlü. Hiçte veremedim. Halen aynıyım. Hayatın içinde kaybolmuşum gibime geliyor. Yine Capote; “İnsan gölgelerin içinde kaybolmaya mahkum bir sis bulutundan başka neydi ki?” diyor. Bir sis bulutundayım bende. Öyle güzel bir çocukluk geçirmişim ki, birden büyümüşüm ve 20’li yaşlara gelince her şeyin büyüsü kaybolmuş sanki. Hayat hiç o izlediğim filmlerdeki gibi değilmiş. O okuduğum kitaplardaki aşklar, fedakarlıklar, doğrular, dürüstlükler hiç yokmuş dünyada. Zaman su gibi akıp geçmiş. Boşa gitmiş sanki 20’li yaşlarım. Belki de ben suçluyum. Bunların sorumlusu hep benim. Papillon – Kelebek filminde mesela, cinayetten suçsuz yere hapse giren bir adam vardı. Bir gün rüyasında kendini mahkemede buluyordu. Karşısında yargıçlar vardı böyle. Çöldeydiler. Çölde yargılayacaklardı onu her ne hikmetse. Rüya işte. Birazdan son karar verilecekti adamın hayatı hakkında. “Söyleyecek son bir şeyin var mı” diyorlar. “Suçsuzum” diyor. “O adamı ben öldürmedim. Üzerime atılan yalnızca bir iftira.” Yargıç ve mahkemedekiler ayağa kalkıyorlar. “Biliyoruz. O adamı sen öldürmedin. Seni cinayetle yargılamıyoruz zaten. Ama seninkisi daha büyük bir suç. Çok ağır bir suç. Suçların en büyüğü hatta. Seni “HARCANMIŞ BİR HAYATTAN, BOŞA GİDEN ZAMANDAN” dolayı suçluyoruz. Kendi cinayetinden suçlusun ve cezan ölüm.” Adamda ne yapsın, yargıca hak veriyordu, başı öne eğik, kaderine razı oluyordu. “Suçluyum, suçluyum” diyerek uzaklaşıyordu. Bende Kelebek filmdeki gibi suçluyum belki. İnsanın kendi hayatının seyircisi olması çok dramatik. Şimdi düşünüyorum da. Zaman ne çabuk geçmiş. 20’li yaşlar ne çabuk, sanki hiçbir şey yapamadan, solmuş, gitmiş. O zamanlar şu anki yaşımdaki birini görsem, ya da şu an ki yaşımı düşünsem sanırım baya büyük, baya yaşlı, baya ağabey, baya bir amca gibi gelirdi sanırım. Bugün kendimi cinayetten suçluyorum. 20’li yaşlarımın canına okuyarak, doğru düzgün bir şey yapmayarak, göz açıp kapayıncaya kadar diğer tarafa postalamaktan suçluyum. Alacakaranlık Kuşağı’nda…
Hep sinemayla ilgili bir bölüm okumak istemiştim o yıllarda. Kazara Turizm okudum ama. Hayat seni nerelere sürüklüyor bilemiyorsun. Yoğun uğraşlardan sonra üniversiteyi kazanmıştım günün birinde. Nasılda mutlu olmuştu ailem. Kazandığım sene filmlere biraz ara vermiştim. Test kitaplarının arasında arada bir odama giren annemden saklayarak okuduğum Yüzüklerin Efendisi serilerini ya da çizgi romanları da bırakmıştım. Saçma sapan şiirler yazmıyor, sürekli boş boş dolaşmıyordum. Çok müzik dinlemiyordum artık. Beni dünyadan alıp götürmesine izin vermiyordum bazı şeylerin. Biraz Matematiğe ağırlık verince demek ki oluyormuş demiştim kendi kendime. Sınavda iyi yaptığını çalışınca anlıyordun. Bu sefer oldu, tamam, diyordun. Önceki seferki deneyimlerimden daha iyiydi son girdiğim sınav. Ve o senede kazanmıştım cidden. Üniversiteye bir kapağı at gerisi geliyor derlerdi. Gelmiyor. Hayat seni sevmediğin, istemediğin bir şeyler yaptırmaya zorlayınca, böyle Turizm gibi, çok rahat insanların yapabilecekleri bir bölüme sürükleyince olmuyordu. Üniversiteye girmiştim ite kaka. Artık üniversiteliydim. Ama dersler kimin umurundaydı? Filmler izliyorum sürekli, sinema köşelerindeyim, bazen günde 3 filme bile girdiğim oluyor, kütüphanelere gidiyorum, sahaf sahaf geziyorum, daha biri bitmeden başka bir kitap alıyorum, birikiyor kitaplarım. Oscar Wilde hapishaneye düştükten sonra şöyle yazacaktır. “Hayatın en büyük, en önemli teması, kederdir.” Okuyorum. Okudukça kederleniyorum bende. Pek adapte olamamışım zaten okula bir türlü. Arkadaşlarımla çıktığımız öğrenci evinde sabahlara kadar oturup muhabbet ediyoruz, içki içiyoruz, sürekli kitap okuyorum, film izliyorum. Bunlar olmadan nefes alamıyorum sanki. Alttan sürekli derslerim takip ediyor. Hep peşimdeler. Yakamı bırakmıyorlar. Gönül rahatlığıyla bir türlü bir sınıftan diğerine geçemiyorum. Aklımda bazı fikirler belirmiş. Düşünüyorum, şiirler, öyküler yazmaya zorluyorum kendimi. Hiç birinin devamı gelmiyor. İpin ucunu hep kaçırıyorum. Bir türlü yakalayamıyorum kıyısından köşesinden. Başladığım bir işi bir türlü bitiremiyorum. Hayatımda bazı zamanlar hissettiğim boşluğu duyuyorum okulda bir gün. Arkadaşlarımın hepsi derste o gün. Bende dersi asıp, eve gidiyorum, tek başıma takılıyorum. Kalabalıklar bunaltıyor beni. O yağmurlu gün camdan dışarıyı seyrederken düşüncelere dalıyorum. Tekrar duyumsuyorum bu boşluğu. Varoluşumu. Amacımı. İnsanın yeryüzündeki yerini. Bazı arkadaşlarım 2-3 ay bile eve gitmezken ben Ankara – Akçakoca arası her hafta mekik dokuyorum. Filmleri özlüyorum, kitapları, şiirleri, Kızılay’da dolaşmayı, aylaklık yapmayı, atari salonlarını. En çokta ailemi özlüyorum. Hasret bana göre değil. Bunun için yaratılmamışım. Dayanamıyorum. Eve gidiş gelişlerim artıyor. Bir yaz belki toparlarım, alttan derslerimi veririm diye yaz okuluna geliyorum. O yaz Clint Eastwood’un Mystic River – Gizemli Nehir adlı filmi giriyor gösterime. Bu filmin hakkı sinema diyorum. Bavulumu topluyorum. Apar topar dönüyorum Ankara’ya. Sonrada tekrar okula dönmek o yaz sıcağında içimden gelmiyor. Sinemalarda yalnızım. Aylak adamım. Filmler etkiliyor beni, vuruyor. Gerçek hayattan nasıl da farklılar. “Sinemadan Çıkmış İnsan” diye boşuna demiyor Yusuf Atılgan. Dışarısı, sokak, gerçek hayat, sinemadan çıkmayan insanlarla dolu. Kayıtsızlar. Alıyorlar beni aralarına. 10-15 dakika ancak yaşayabiliyorum. 2-3 kişiye film oynatan salonların müptelası olmuşum. Sinemaya yanımda gelecek arkadaş arıyorum. Çoğu dersler var diyor. Vizeler. Finaller. Finallere bir gün öncesinden çalışmayı alışkanlık haline getirmişim. Olursa olur modundayım. Bir dersten geçsen ne olur, kalsan ne olur diyorum. Hiçte önemsemiyorum. Geleceği düşünemiyorum. Carpe Diem – Günü Yaşa hayat felsefem olmuş. Daha ufacıkken izlediğim Ölü Ozanlar Derneği’nden kapmışım bunu. Kitaplar en vefalı arkadaşlarım sonra. Bukowski okuyorum. Fante, Henry Miller, Jack London, Yusuf Atılgan, Oktay Akbal, Ferit Edgü, Sait Faik, Romain Gary, Dino Buzzati, John Fowles en büyük sırdaşlarım olmuş. Baba yazarları keşfediyorum. Dostoyevski, Celine, Leo Malet, Turgenyev, Nizan, Malraux, Camus, Sartre ile uykuya gitmeden önce geçirmediğim bir gece bile yok. Ama kitaplarda yalnızlaştırıyor insanı. Vüs’at O. Bener ne diyordu o çok sevdiğim Dost adlı kitabında. “Kitaplar, yerin dibine batsın kitaplar! Ne öğrettiler bana? Sökebildiler mi içimdeki huzursuzluğu?” Çok okuyorsun ama ne oluyor? Bir şeyler paylaşacak, konuşacak, aynı kitabı okumuş, hayata senin gibi bakan insanları hayatın boyunca arıyorsun sonra. Ama bir türlü bulamıyorsun. Kitaplar 20’li yaşlarımın yalnız geçmesini sağlıyor. İçimdeki boşluğu dolduruyorlar bir nebze. Ama huzur vermiyorlar. Zaman çabucak geçiyor. İlk gençlik aşkları, ilk karasevdalar, açılamamalar, dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamışlar hep bu yıllarda başıma geliyor. Polonya’da bir arkadaşım var. Marina ismi. Sürekli görüşüyoruz internetten. Bana resimler gönderiyor, hediyeler geliyor sürekli Polonya’dan. Saatlerimizi ayarlıyoruz. Her gün konuşuyoruz. Aileler, hayat, gelecek, planlar. İngilizcemiz gelişiyor bir yandan. Ama bir türlü buluşamıyoruz gerçek hayatta. Hep araya bir engel giriyor. Cesaretim yok belki. Böyle bir külfetin altına girmek istemiyorum. Belki her şey hayal olarak daha bir güzel. Gerçekleşince bütün kafandaki hayaller bozulacak. Onun hayali bile beni mutlu ediyor. Bağlanamıyorum birilerine. Olmuyor. Deniyorum ama. Hep 20’li yaşlar gençlik sevdaları. Özel birisi çıkmıyor karşıma. Dünyada acaba insanın ruh eşi var mı diye sorguluyorum. Beni isteyenleri ben istemiyorum, sevdiklerim beni hep arkadaş olarak görüyor. Ruh eşi diye bir şeyinde olmadığına kanaat getiriyorum zaten. İnsanlar birbirlerine tahammül ediyor belli bir noktandan sonra o kadar. Yalnız belki şans var, doğru zamanda doğru yerde olmak ve doğru insanla karşılaşmak. Sonunda 4 senelik üniversiteyi, 7 senede bitiremeyip çıkışımı alıyorum. Ailemi üzüyorum, dünyada sana en çok değer veren, seni en çok seven insanları. Dinlemiyorum onları. 15 ay askere gidiyorum. Bu senin cezan oğlum. Al işte sana ders olsun diyorum. Usta birliğini Doğu’ya gönderen bir yerde yapıyorum askerliğimin acemilik aylarını. İnsanların yaşamak zorunda kaldığı yanlış ve saçma, çoğu akla da aykırı durumları ziyadesiyle yaşıyorum. Askerliğim boyunca 3 arkadaşımı kaybediyorum. Kulağının yanından geçen mermi sesleriyle hayatı daha iyi anlıyorsun orada. Öğretiyorlar sana. Hem fiziksel, hem de ruhen yoruluyorsun, acı çekiyorsun, hapiste gibisin. Hayatın kitaplardan, filmlerden ibaret olmadığını anlıyorsun. Hayatının nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu görüyorsun. İnsanın ve insanlığın en değerli varlığı özgürlüktür. Özgürlük denen şeyi gerçekten orada kavrıyorsun. Hayatın senin düşündüğün kadar ince, düşünceli, cömert olmadığını tam olarak orada anlıyorsun işte. Hayatımın en kederli, en hüzünlü günleri o zamanlar. Annem ben askerdeyken hastalanıyor. Hayal kırıklıkları, keder ve hüzün hep yanı başımda sanki. 20’li yaşlarımın sonuna tekabül ediyor bunların hepsi. Askerlik, yani hayatımın en acı, en anlamsız günlerinin hikayesi, bambaşka bir yazının konusu elbet.
20’li Yaşlar Challenge. Alın tepe tepe kullanın. Yine de insan yaşlandıkça her yıl sanırım bir önceki yıl daha iyiydi demeye başlıyor. İnsan 30’lar, 40’lar, 50’ler, 60’lar derken birden hayat ne kadar kısaymış, bu muydu hepsi, bitti işte, rüya mı gördük acaba diyecek. “20 ile 30 yaş arası budalalık çağıdır” diyor Malraux ve ekliyor “Bir insan yaratmak için dokuz ay değil, 60 yıl beklemek gerekiyor. Çocukluk ve gençlik kaybolduktan sonra ortaya çıkıyor insan. Ancak o insanda 60’ından sonra ancak ölmeye yarıyor.” Suçluyum. 20’li yaşlarımı kendi ellerimle boğduğum, pek işe yarar bir şeyler yapmadığım, zamanı doğru düzgün kullanamadığım, dolu dolu yaşayamadığım için. 40 yaşıma 2 sene var daha. Herkes dağılmış. Dost dediklerin, değer verdiklerin, bir dönemi, bir şeyleri paylaştığın insanlar. Günümüzde artık herkes kendi paçasını kurtarma derdinde. Halen yalnızım. Ama artık 20’li yaşlarımdan kalan, içine kapanan, romanların etkisindeki, çocuksu bir yalnızlık değil bu yalnızlıklar. Yalnızlığın en tehlikeli, hatta ölümcül bir türü. Yaşamış olmanın ve dünyada hiç bir şeyi değiştiremiyor olmanın hissettirdiği yalnızlık. Bir gün Askerlik ve 30’lu yıllar ile yeniden buluşmak ümidiyle. Alacakaranlık Kuşağı’nda…
Yorum bırakın