HAYATA YENİDEN BAŞLAMAK

 “Hayatımı düşünerek oturdum orda, harcanmış hayatımı, aileme çektirdiğim ıstırabı. Babamın cüzdanından, annemin çantasından, kız kardeşimin kumbarasından çaldığım bütün paralar geldi aklıma. Babamın silahı ve yakın menzilden öldürdüğüm tavuklar geldi. Dalga dalga üstüme geliyordu sefil hayatım; cebirden üst üste üç yıl çakmıştım; sınavlarda kopya çekiyordum; ahlaksız fıkralar dinliyor, arada sırada ben de anlatıyordum. Bunları düşünürken HAYATA YENİDEN BAŞLAMAK istedim; bir fırsat daha. Bu kar fırtınasını atlatıp eve dönmek ve mühendislik okumak istedim.”

John Fante – Gençliğin Şarabı

Bilenler bilir True Detective dizisini. Felsefesi, senaryosu, oyunculukları, yönetimi, o karanlık atmosferi ve gerilimiyle dört dörtlük bir dizidir. Özellikle 1. sezonuna nihilist dedektif Rust Cohle damga vurmuştur. Efsane olmuştur bu karakter. Nietzsche’nin ortaya attığı Bengi Dönüş kavramından bolca bahseder dedektifimiz bu sezonda. İnsanı düşünmeye iter. Gelmiş geçmiş en başarılı yazılmış TV karakterlerinden biridir. 1. sezonun 5. bölümünde şöyle bir şey söyler:

“Zaman, düz bir çemberdir. Yaptığımız ya da yapacağımız her şeyi tekrar yapacağız. Tekrar ve tekrar. Sonsuza kadar. Tekrar hayata geliyorsun. Ama aynı hayata. Hep doğduğun hayata. Kaç defa yaptık biz bu konuşmayı, dedektifler? Kim bilir? Hayatlarınızı hatırlayamıyorsunuz. Hayatlarınızı değiştiremiyorsunuz. İşte bu da tüm hayatın korkunç ve gizli kaderidir.”

Diziyi yıllar önce izleyip epey etkilendikten sonra Bengi Dönüş kavramıyla, hayatlarımızla, hayatın sona ermesi ve öteki dünya ile ilgili düşüncelere dalmıştım epeyce. Halende ara ara aklıma gelir ve kendimi düşünürken bulurum. Yeni bir hayat mümkün müdür acaba? Dünyadan sonra yaşam var mıdır? Eğer Nietzsche ve Rust Cole haklıysa, bunun gerçek olması korkutmuştu beni. Hayatımdan memnundum çok şükür ama bilinçsiz bir şekilde, bir önceki hayatını hatırlayamadan aynı hayata tekrar gelmek çok garipti, üzücüydü, kederliydi. Bu inanışa göre hayatımıza sonsuzlukta belli bir noktadan başlıyorduk. Günün birinde ölüyorduk ve yeniden doğuyorduk. Zaman bir çemberdi. Sürekli daireler çiziyorduk. Sonsuza kadar bu böyle gidiyordu. Bir hayatımız bitiyor, diğer hayatımız başlıyordu. Aynı kişi olarak geliyorduk sürekli dünyaya, bu bir döngüydü. Ama hayatlarımızı maalesef değiştiremiyorduk. Bir önceki hayatımızı hatırlayamıyorduk çünkü. Aynı hataları yapıyordum yine. Akıllanmıyordum. Uslanmanın yanından bile geçemiyordum. Çamura batıyordum her seferinde. Ailemi, en sevdiklerimi sayısız defa üzüyordum aynı şekilde. Babam yine ölüm döşeğindeydi. Elimden hiç bir şey gelmiyordu. Elin kolun bağlı oturmak kadar korkunç bir şey yoktu. Hayatının son 1 haftası yanında bile olamıyordum. Son anlarında öpemiyordum onu, saçlarını koklayamıyordum, vedalaşamıyordum. Sevdiklerimi kaybediyordum. Uyaramıyordum kimseyi. Askerde 3 arkadaşımı toprağa veriyordum. Ah bir hatırlasam diyordum önceki hayatımı ama iş işten geçmiş oluyordu. O an bir şimşek çaksa, ufak bir sinyal gelse ve minnacık bile olsa hatırlasam ve bazı şeyleri değiştirebilsem. İkisi de 20’li yaşlarının başlarında Fatih ve Uygar’ı o hazin olayın olduğu gece uyarabilsem. O akşam kesinlikle çıkmayın devriyeye desem. Bana güvenin desem. Arabaya bile binmeyin diyebilsem onlara. Kurtarabilsem onları. İnsan neleri değiştirirdi önceki yaşamını hatırlasa? Aklım bunu almıyor cidden. Belki de bu 23646466. (yirmi üç milyon altı yüz kırk altı bin dört yüz altmış altı) kez dünyada oluşumdu. 23646466. kez bu yazıyı yazmak için oturdum yine bilgisayarın başına bu gece. İçimden gelmişti yine. Bu yazıyı okuyan sen 23646466. kez okuyorsun belki bu yazıyı. Teşekkür ediyorum sana bir kez daha. Her şey tekrardan, aynı haliyle yaşanıyor. Çok garip. Borçlarım kabarıyordu sonra her hayatımda. İşin içinden çıkamıyordum. Har vurup harman savuruyordum. Seviyordum birkaç kere. Çok seviyordum. Hayaller kuruyordum. Onsuz bir günüm bile yoktu kafamda. Dünyanın en tatlı insanıydı o bana göre. Gelecek bomboş gözüküyordu gözüme onsuz. Ama karşılık göremiyordum. Benim düşündüğüm gibi olmuyordu hisleri. Doğru zaman, doğru yer değildi belki. Her hayatımda yine çok seviyordum onu. Aynı şeyleri milyonlarca kez yapıyordum. Deniyordum. Elimden bir şey gelmiyordu. Olmayınca olmuyordu. Milyonlarca kez denesem bile kıramıyordum aynı döngüyü. Bana yakınlaşanlara da ben yanaşamıyordum mesela. Es geçiyordum. Üzerinde durmuyordum. Uğraşamıyordum. “O” anı bekliyorduk sürekli. Başımıza güzel şeylerin geleceği “o” anı. Ama hayat akıp gidiyordu. “O” an gelmiyordu. Mucizeler olmuyordu hayatta. Yaşlanıyorduk. Çocukluğumuz, gençliğimiz, mutlu günlerimiz günün birinde yeniden tarihe karışacaktı. Dünyanın felaketleri, acıları, üzüntüleri dinmiyordu. Hastalıkların, yakınlarımızın ölümünün, kaybedişlerimizin, kazaların, hapislerin, ızdırapların, çilelerin, çıkmazların, cenazelerin biri bitip biri başlıyordu. Hepsini deneyimleyerek görüyorduk, öğreniyorduk, hiçbirini önceden bilmiyorduk. Yarın ne olacak en ufak bir fikrimiz bile yoktu. Hatırlayamıyorduk. Zihnimiz genişti, sonsuzdu, üretkendi. Ama henüz beynimizi hatırlamak için kullanamıyorduk. Bombalar patlıyordu, savaş vardı, kıyım, insanlar, çocuklar ölüyor, acılar dinmiyordu. Hiçbirini hatırlamıyorlardı insanlar. Kurtulma şansları, bir şeyleri değiştirme imkanları var mıydı acaba? Bir önceki hayatlarını hatırlama durumları? Ya baştakiler? Hiç mi önceki hayatlarını hatırlamıyorlardı? Neden aynı hataları tekrar yapıyorlardı? Biraz insan olamıyorlar mıydı yeni hayatlarında? Bazı ölümleri durdurmak ellerinde değil miydi oysa ki? Yoksa alınyazısı dedikleri bu muydu? Kader. Dizideki adamın bahsettiği “tüm hayatın korkunç ve gizli kaderi” bu muydu? Kızılay’da durakta el ele bekleyen daha 18’li yaşlarında bir çift 10 dakika önceki otobüse binse bombalı saldırıdan kurtulacaktı. Hakkari’de teröristlerle çatışmaya giren bir askerimiz 5 saniye önce kafasını eğse kurşun kafasının üzerinden geçip gidecekti ve şehit olmayacaktı mesela. Ya da 11 Eylül saldırılarında sabah işe gelip dükkanını açan bir esnaf belki o sabah gecikseydi, arabayla değil de işe yürüyerek gitse ölmeyecekti, saldırılardan kurtulacaktı. 3 saniye otobüsün durmasını beklese bir genç kız, hemen inmese, tekerlerin altında kalıp can vermeyecekti. Çok hüzünlüydü bu. Hiçbir şeyi hatırlamamak. Yeni hayatında da aynı yerde, aynı anda, saniyeleri bile değiştiremeden ölmek. Döngüyü kıramıyorduk bir türlü. Hayat bunun için acıydı belki de. Başımıza gelecekleri bilmiyor, hatırlayamıyorduk bir türlü. Hatalar, pişmanlık, vicdan azabı, keder her yeni hayatımızın değişmez birer parçasıydılar.

1946 yapımı Frank Capra başyaptı, Şahane Hayat’ta George diye bir adam vardı. Çok sevmişti. Gerçek, karşılıklı bir aşktı. Çocukluk aşkıyla, hayatının aşkıyla evlenmişti. Çocukları da vardı üstelik. Bir insanın mutlu olabilmesi için her şeyi vardı anlayacağınız. Ama bir gün boğazına kadar borca batıyordu. Borç yükünden kurtulamayacağını anladığında da intihar etmek istiyordu. Hem de yılbaşı gecesi. Tam bir köprüye gidip kendini atacakken bir melek beliriyordu. “Artık yaşamın anlamı kalmadı” diyordu George. Onu intihar düşüncesinden vazgeçirmek için bir oyun oynuyordu ona bu melek. George hiç dünyaya gelmemiş olsa nasıl olurdu acaba diye görmesini istiyordu. Bu alternatif dünyada, yeni hayatında, ailesi yoktu, evinin yerinde bir harabe vardı, küçükken boğulmaktan kurtardığı kardeşi de ölmüştü, kimse tanımıyordu onu, o çocukluğundan beri sevdiği, hayatının aşkı kadın bile yapayalnızdı, George ile hiç tanışmamış, bu yüzden bekar kalmıştı. Karşısına çıkınca George’u tanımıyordu bile. George yapayalnızdı bu dünyada, soğuktu herşey, buz gibiydi, eski hayatının kıymetini anlamıştı, mumla arıyordu eski hayatını, herkesin onu sevdiği, tanıdığı hayatına, sahip olduklarına şükrediyordu. Döngüyü kırmıştı aslında o bir şekilde. İntihardan vazgeçip şahane hayatına, eşine, çocuklarına, dostlarına koşa koşa, ağlaya ağlaya geri dönerek başarıyordu bunu. Hayata böylelikle yeniden başlıyordu. Şahane Hayat dünyanın en güzel, en sıcak, en pozitif, en insancıl filmlerinden biriydi. Yaşama devam etmeyi sağlardı böyle filmler. Umut verirdi insana, sevinç ve güç verirdi. Kendinizi bambaşka duyumsardınız. Dünyaya yirmi üç milyon altı yüz kırk altı bin dört yüz altmış altı kere gelmiş olsam bile yine tüm kalbimle ilk gün izlediğim gibi seveceğim filmlerden biriydi.

Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nde, o çok sevdiğim güzel, buruk, içten öyküde, bir türlü gülemeyen, makus talihini bir türlü değiştiremeyen, o garip, sessiz, sevecen, iyi kalpli kahramanımız öykünün sonunda şöyle diyordu: “Dünyada her insan az çok bir felakete uğramış olabilir. Bunun için büsbütün kötümser olunur mu? Felaketler yerine saadetleri, ölmüşler yerine doğacakları, geçmişler yerine gelecekleri düşünmeliyim.”

Belki de en güzeli bir sonraki döngüyü, yarını, bir sonraki “aynı” hayatımızı düşünmeden Çetin Altan’ın dediği gibi enseyi karartmamak. Şahane Hayat filminde George’un intiharın eşiğinde anladığı gibi, şimdiki zamanı, sizi tanıyanlarla, dert ortaklarınızla, gerçekten sevdiklerinizle, değer verdiklerinizle, ve gelecek güzel günlerin umuduyla, bugünü, bu anı, bu yaşamı yaşamak acısıyla tatlısıyla. Belki sıfırdan başlamak bir şeylere. Dünyada bir şeyleri değiştirmek istiyorsan önce kendini değiştirerek başla derler ya. En doğrusu bu belki de. Değişmek. Kendini değiştirmek bir şekilde. HAYATA YENİDEN BAŞLAMAK mümkün sanırım. Umutla. Cesaretle. Sevinçle. Güçle. Sevgiyle. Tüm bunlar bazen içini dökecek kimseyi bulamayan, başını yaslayacağı bir omuz bulamayan birinin, içini yazıya döküp, hayata yeniden başlama çabaları işte. Bu gece. Alacakaranlık Kuşağı’nda.

Yorum bırakın

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Yukarı ↑