
Son Oscar ödüllerinde Danimarka adına En İyi Yabancı Film Oscar’ını kucaklayan Thomas Vinterberg’in Druk (Another Round – Körkütük) filminin bir sahnesinde tarih öğretmeni Martin öğrencilerine: “DÜNYA ASLA BEKLEDİĞİNİZ GİBİ ÇIKMAZ” diyor. Dediği gibi, dünya hiç beklediği gibi çıkmamış gerçekten de. Hangimizin çıktı ki? Yıllar içinde yolunu kaybetmiş Martin. Gençliği artık puslu bir maziden başka bir şey değil. Hayalleri bitmiş. Günlük sorunlar, mutsuzluk, geçim sıkıntısı, yaşama telaşesi almış o heyecanlı, o parıltılı, o coşkulu günlerinin yerini. Sevgisiz bir evliliği var. Devam ettiriyor bir şekilde ite kaka. “Ben artık eskisi kadar eğlenceli değil miyim?” diye soruyor eşine bir sahnede. Ama ikisi de artık ilişkilerinin son demlerini yaşıyor gibiler. Bıkmışlar, soğuklar, uzaklar, evin içinde bile ayrılar, birbirlerini göremiyorlar bile doğru düzgün. Lise çağlarında iki tane oğlu var sonra Martin’in. Evde bir hayalet, bir gölge gibi sanki. Onlarla da ilgilenemiyor. Öğrencilerine de hakimiyetini yitirmiş. Önemli bir sınava girecek öğrencilerinin velileri toplanıyor bir gün okulda hatta. Tarih dersi için çocuklar çok eksikler diyorlar okul yönetimine. Suçu Martin’de buluyorlar. Şikayet ediyorlar. Ezcümle, hayatta hepimizin başına gelecek sorunlarla boğuşuyor Martin, hepimizin geçtiği içsel sıkıntılarla, bunalımlarla dolu bir dönemden geçiyor. Hepimiz insanız. Aynı hamurdan yoğurulduk. Aynı sorunlarla hepimiz yüzleşmiyor muyuz her gün? Martin’in okulda da benzer sorunlarla boğuşan, yıllardan beri tanıdığı öğretmen arkadaşları var. Tommy, Peter ve Nikolaj. Hayatları boş. Hiçbir ilginç şey yok hayatlarında. Bir heyecan yok. Bu dört orta yaşlı adam, bir gün içlerinden birinin doğum gününde, bir akşam yemeği yiyelim diyorlar. Birer kadeh bir şeyler içelim, muhabbet edelim falan derken farklı bir şey denemek geliyor akıllarına birden. Norveçli bir filozof zamanında bir çalışma yapmış. Kandaki alkol seviyesinin yükselmesinin daha tatmin edici bir yaşama nasıl katkıda bulunduğunu ve içenleri psikolojik sorunlardan nasıl kurtardığını teorileştiren bir çalışma bu. Bu filozofa göre, hayata biraz değer katmak, biraz farklılaştırmak, “rahat” bir insan olmak için kandaki alkol seviyesi en aşağı 0.5 promil olmalıymış. Bu dört arkadaş, bu teoriyi hayata geçirmeyi düşünüyorlar ve uzun bir alkol yolculuğu başlıyor hayatlarında. Her şey birden ilginçleşiyor tabi. Metin Eloğlu’nun o çok sevdiğim, başucu şiirime dönüşüyor film birden.
ŞİŞEDEKİ
Şişede durduğu gibi durmaz ki kafir
Tutar insana yaşamayı sevdirir.
İlk başta 0.5 promili geçmemek üzere içmeye başlıyorlar. Hepsi birer promil cihazı alıyorlar. Her gün not tutuyorlar. Düşündükleri gibi hayat güzelleşiyor birden. Martin daha iyi bir eğitimci olmaya başlıyor. Derslerine neşe geliyor. Öğrencileriyle iletişimi artıyor. Dersleri çok verimli geçmeye başlıyor ve yıllar sonra belki ilk defa o mutsuz, somurtan, huzursuz adam gidiyor derslerde ve bir ruh, bir canlılık yansıyor sınıfına. Öğrencilerinin saygısını kazanıyor. İnsanlarla ilişkileri çok iyi. Üzgün değil artık. Eşiyle olan ilişkisi de düzeliyor. Çocuklarıyla da aynı şekilde. Hatta göl kenarına pikniğe bile gitmeye başlıyorlar ailecek uzun bir müddet sonra. Diğer arkadaşlarının da aynı şekilde hayatları daha bir güzel oluyor. Artık yaşamın hayal kırıklıklarıyla daha iyi bir mücadele eder gibiler. Daha güçlüler. Olumlular. Pozitifler. Yaşamdan zevk almaya başlıyorlar. Film ünlü bir filozof’un şu alıntısıyla başlıyor:
Gençlik nedir?
Bir rüya.
Aşk nedir?
Rüyanın içeriği.
Belki de bu dört arkadaş yıllardır olmadıkları kadar mutlular şimdi. Gençliklerinden kalma o hevesler, o anılar, o rüyalar, o mutluluklar yeniden canlanıyor damarlarındaki alkolün etkisiyle. Bir yaşama sevinci yakalıyorlar bir şekilde. Fakat bir yandan da bir tehlike baş gösteriyor. İçtikçe, daha çok içmeye, promil oranını arttırmaya, içkileri daha sertleştirmeye başlıyorlar. Tabi insanın kafasına dank ediyor belki. Neleri kaybettiğinin farkına varınca, geçmişin asla geri dönmeyeceğini anlayınca daha çok içmeye başlıyor belki insan. “Körkütük” oluyor. İçmek, tadında bırakılmadığı zaman, insanın içindeki mutluluğu, sevinci arttırdığı gibi, onu daha da üzebiliyor, daha da karamsarlaştırıyor ipin ucunu kaçırınca. İşler yavaş yavaş içinden çıkılamaz, kasvetli boyutlara ulaşıyor.
Gençliğin kayboluşuyla, varoluş sıkıntılarımızla, ölümle, her şeye rağmen bir şeylere tutunma çabasıyla, ailelerimizle, yaşamanın amacı ile kısacası HAYAT ile derdi olan, bunları sorgulayan güzide bir film Körkütük. Hayatın suratına bir tokat atıyor bazı sahnelerde. Al diyor sana eğlence. Al diyor sana dans. Gençlik henüz bitmedi. Hayat güzel. Buradayız. Varız. Nefes alıyoruz halen. Her ne kadar bizi bir gün öldüreceksen de şu anda sağız diyor. “Ölmedik ya lan, ölmedik ya daha yahu” diyor aynen rahmetli babamın sağlığında hep dediği gibi. Mads Mikkelsen tanıdığım, izlediğim günden bu yana muazzam bir oyuncu bu arada. Her rolünde üzerine bir şeyler koymayı başarıyor. Filmin bir yerinde çalan Schubert’in Fantasie In F Moll, D 940 adlı eseri kalbinize bir bıçak sokuyor, deşiyor orayı, delip geçiyor, sizi alıp başka dünyalara götürüyor. Günler boyunca aklınızda kalıyor, kalbinizde çalıyor. Filmi Oscar almadan çok önce izlemiştim ve içkiyle iyi giden filmler listeme baş sıralardan giriş yapmıştı. Leaving Las Vegas’taki Nicolas Cage, Under The Volcano’daki Albert Finney ve belki Sideways’teki Paul Giamatti’nin yanına bir meyhaneye gitsem dert ortağım olacak, kadim dostum, bir şeyler paylaşabileceğim birileri olarak artık Mads’i de ekliyorum. Siz siz olun bu filmi es geçmeyin. ŞİŞEDEKİ’ni de dikkatli kullanın her ihtimale karşı. Bünyeniz kaldırmıyorsa hiç kullanmayın daha iyi. Filmin İngilizce anlamı olan Another Round – “Başka Bir Tur” yapmayın sarhoş olacak gibiyseniz. Ve işler kötü gittikten sonrada suçu hep içkiye atmayı bırakın bir zahmet. Sadri Baba’nın dediği gibi “Oysa kötülük içkide değildir ki, kötülük insandadır. Ama suçu hep içkiye atmışlardır.”
Şerefinize ve kaybolan gençliğimize!
Ölmedik ya lan, ölmedik ya daha yahu!
Yorum bırakın