Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum…
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar.Ziya Osman SABA
Dün işten çıkınca çiçekçiye uğradım. Açıktı çiçekçi. Yasak yoktu güzelim çiçeklere. Sevgisini göstermek isteyenler için, kalbini açmak isteyenler için her zaman hazırdı çiçekler. Bayramlarda barışılırdı. Kin, küslük, nefret, öfke unutulurdu. İnsanlar el ele tutuşur, yeniden başlar, tertemiz bir sayfa açarlardı. Artık bunlara bile imkan yoktu ama ben böyle bilirdim yıllardır bayramları. Bana böyle öğretilmişti. Çiçeklerden iyisi olmazdı bunun için. Çiçekler sizleri bekliyorlardı masum masum. Çabuk ölüyorlardı belki. İnsan hayatından biraz daha kısaydı hayatları. Ama inceydiler. Hoştular. Cıvıl cıvıl, rengarenktiler. İnsan bakınca, içi açılır, yüreği şenlenirdi. İçtendiler. Dünyada yaşadıkları zamanın hakkını veriyorlardı. İnsan gibi acımasız değillerdi. Zariflerdi. Değerini bilenlere en güzel armağandı. Ama artık ne çiçek alacak, ne çiçek verecek pek kimsesi kalmamıştı insanların. Yalnızdık. Biz bizeydik ailelerimizle. Yasaklardan dolayı bu bayram babacığımı ziyarete gidip ona çiçek alamayacağım için bende bir bayram çiçeği almak istedim anneme. İçimden geldi. Dünyanın çoğunluğu içinden gelerek bir şeyler yapmayı bırakalı, biraz hisli, biraz düşünceli olmayı bırakalı yıllar geçmişti sanki. Sitemim dünyayaydı. O yüzden çiçeklere sarılırdım özel günlerde. Kısa ömürlü olsalar bile hiç eksik etmezdim. Çiçekçi bayanla lafladık. “Hiç eski bayramların tadı da yok. Ne kadar da buruk bir bayram, etrafta kimseler kalmadı, bitmedi gitti şu virüs” dedi. Hak verdim kadına. Bayram buruktu, insanlar buruktu, boynu bükük bir şekilde geçireceklerdi yine bu bayramı, çoğu sevdiğini kaybetmişti, yoksulluktu, üzüntüydü, dışarı çıkamıyorlardı, sevdikleriyle kucaklaşamıyorlardı, ölenlerini ziyarete mezara bile gidemiyorlardı doğru dürüst. Çiçeklerde buruktu, boynu bükük bir şekilde bekliyorlardı kendilerine kalbini açacak, kendilerini eve götürecek, şu kısacık ömürlerinde onları biraz olsun sevecek insanı. Çiçek almak bile başlı başına buruk bir şeydi. O anda kafamda bir şimşek çaktı. Yıllar yılı ne kadar çok kullanır olmuştum bu “BURUK” kelimesini. Hislerimi çok güzel anlatıyordu ama bu kelime. Hayat hep böyle değil miydi? Buruktu. Ziya Osman Saba’nın şiirleri, öyküleri gibiydi hayat. Hep bir sızı kalıyordu kalbimizde. Yara gibi bir şeydi. Ve merhemi yoktu. Ne yaparsak yapalım geçmiyordu. Büyüdükçe daha iyi anlıyorduk bunu. Şekerlerin, çikolataların tadı bile kekremsiydi artık. Mazideki, çocukluktaki o tatlarını alamıyorduk eskisi gibi. Birden büyümüştük sanki. Bayramlarda özellikle gözümüzün önüne geliyordu çocuk halimiz. Elinden tutmaya çalışıyorduk. Düşmesin istiyorduk. Çocukluğumuz, ilk gençliğimiz geçmişti. Zaman hızla tükeniyordu. Sevdiklerimizi kaybediyorduk. Analarımız, babalarımız yaşlanıyordu. Hayat çiçekler gibi soluyor, günün birinde de bitiyordu. Yarına ne olacağı belli değildi. Ümitsizdik. Hayatı akışına bırakmıştık. Güvencemiz, desteğimiz, dayanağımız yalnızca ailemiz vardı. Şükür ediyorduk onlara. Onlarda olmasa yapayalnızdık hayatta. “Şu dördümüz” derdi babam, masada annemi, beni ve ağabeyimi işaret edip. “Bu dördümüz haricinde kimden hayır var?” Ve üç kişi kalmıştık. Yoktu babam yanımızda. Bu bayramda yoktu. Kaç bayram geçmişti onsuz? Ziyaretine bile gidemiyorduk. Çiçek bile götüremiyorduk. Ağzımızı bıçak açmıyordu. Öyle beyhudeydi ki bayram. Anlamı yoktu. Buruktu her şey. En çokta böyle günler, bayramlar, özel günler buruktu bazı insanlar için.
Neredeydi o eski bayramlar? Eski dostlar? Can ciğer arkadaşlar? Herkes yoluna bakmıştı, hayat bunu gerektiriyordu, işindeydi gücündeydi herkes, rüzgar nereden estiyse oralara savurulmuştuk hepimiz. Çocukluğumuzun o güzel, umutlu, güneşli bayram sabahları neredeydi? Heyecandan yerimde duramazdım eski bayramlarda. Bir gece önceden gözüme uyku girmezdi. Bayramlık kıyafetler alırdık annemle çarşıya gidip. Ayakkabı alırdık. Mendil alırdık. Çorap alırdık. En güzelinden şekerler, çikolatalar alırdık. Bir bayram bir ayakkabı almıştı bana annem. Üzerinde o dönem çok sevdiğim bir çizgi film olan He-Man’in resmi vardı. O gece o ayakkabımla yatmıştım. Yastığımın yanına, başucuma koymuştum. Yanımdan ayırmıyordum. Giymeye kıyamıyordum. Ama nihayetinde bayram sabahı gelip de giydiğimde ayakkabımı, dünyanın en mutlu çocuğu ben olmuştum. Çıkıp dışarıya arkadaşlarıma göstermiştim. Bir yandan da içimde kirlenecek diye bir korku vardı. Kıyamıyordum. Ne güzel geçerdi eski bayramlar. Artık eskisi gibi değil. Yıllardır böyle. Belki de büyüyünce, her şeyde olduğu gibi ruhumuzu kaybettik. İnsanlar birbirinden iyice uzaklaştı. Ayrıldı. Samimiyet kalmadı. Paylaşımlar azaldı. Sevinçleri, üzüntüleri hep bireysel oldu. Hayatın bize yaptığı en büyük kötülük belki de büyümemiz oldu. Ekonomi kötüleşti, insanlar yaşamaları gerektiği, hak ettikleri hayat standartlarında yaşayamayınca hepten karamsar oldu. Sağlıkları bozuldu. Zengin hep kazandı, fakir hep battı. Borçlar birikti. İnsanlar intihar etmeye başladı. Hep bankalar kazandı. Eskisi gibi cömert olamıyor kimse mesela. Çiçekçiler bile artık sinek avlıyor. Her şey internetten. Zamane çocukları acaba bizim yaşadıklarımızı yaşıyorlar mı, bir heyecan, bir sevinç oluyor mu küçücük yüreklerinde bu bayram sabahı çok merak ediyorum. Bu saat oldu kapımızı çalan bir çocuk bile yok. Hepsi artık teknoloji çocuğu bunların. Çocuk bile değiller. Cin gibiler. Büyümüşte küçülmüşler sanki. Hüzünleniyorum bazen onlar adına. Acıyorum. Ne Susam Sokakları var. Ne doğru düzgün çizgi filmleri. Alf’i bilmiyorlar. Tanımıyorlar. Gençlik Parkları yok. Bizimkiler dizisi çoktan bitmiş. Parliament Sinema Kulübü’ne üye bile değiller bizler gibi. Hepsi gelişen teknolojiyle öyle akıllı, bilgili, zeki ve kurnaz ki. Biz çocukken saftık. Tabi ki çocuk aklımızla yapmak istediğimiz şey öncelikle bize paralar verilmesi, hediyeler, şekerler, lokumlar, çikolatalar verilmesiydi. Ama gönülden giderdik. Tanıdık olsun olmasın, herkes güler yüzle, sevgiyle karşılardı bizi. Ellerini öperdik. Kıymet bilirdik. Çok mutlu olurlardı. Bizde mutlu olurduk. Başka çocuklardık. Anacığımdan, babacığımdan ve gezdiğim yerlerden topladığım bayram harçlıklarıyla hemen Lunaparka giderdim. Soluğu orada alırdım. Çarpışan arabalar, atlıkarıncalar, atari salonları gırla giderdi. Şimdiki çocuklar böyle mi? Ne heyecan var hayatlarında, ne bir şey. Ama umutluyum yine de hepsinden. Bu dünyayı daha iyi bir yer yapacak varsa onlardan çıkacak bence. Başka umut yok. Bizim görebileceğimiz son umut onlar. Yıllardır eli kolu bağlı oturan bu sisteme artık YETER, artık DUR diyecekler umarım.
Kaybettiklerimizi düşünürdüm bazen. Babamı, dedelerimi, anneannemi, babaannemi, komşularımızı, arkadaşlarımı. Hepsi bu dünyada yaşamıştı bizler gibi. Sevinmiştiler. Üzülmüştüler. Aşık olmuşlardı. Hepsinin bayramları vardı. Hepsi böyle güneşli bir günde, bizim bugün yaptığımız gibi bir bayram sabahına uyanmışlardı. Onlarda buruktular. Onlarında kaybettikleri vardı. Onların kaybettiklerinin de kaybettikleri vardı. Ezelden beridir bu böyleydi. Hep bir döngü şeklindeydi. Döngüyü kıramıyorduk. Burukluk insan hayatı boyunca her bayram yanımızda olacaktı. Şu anki çocuklar bunu bilmiyorlardı. Ama büyüyünce, kaybetmeye başlayınca, öğreneceklerdi. Anlayacaklardı. İnsanoğlu için hüzünlenirdim bazen bunu düşünce. İnsanın alın yazısını, kelebek misali ömrünü, gözyaşlarını ve insanca çabalarımızın hep sonuçsuz kalmasını. Sevdiğin birini kaybetmiş olmanın acısını. Bir bayram sabahı onun evde olmayışını. Onun bayramını kutlayamayışını. Ona sarılamayışını. Bayramda gidilen mezarlıkları. Şehit ailelerini. Hepsine Allah sabır, dayanma gücü versin İnşallah.
Ziya Osman Saba’nın o güzel şiirini okuyorum tekrar. Her bayram aklıma gelen şiirini. “Geçen Zaman” adı. Ne kadar da anlamlı. Bu günler için yazılmış sanki. Nostaljik, hüzünlü, acı, buruk bir şiir. Yine kullandım bu kelimeyi fark ettiniz mi? Burukluktan bir türlü kurtulamıyorum. Çocukluğunu, ilk aşklarını, sevdiklerini, doğduğu evi, geçmişin güzel günlerini arayan bir adamın ağıdı, feryadı Geçmiş Zaman. Tamda Alacakaranlık Kuşağı’na layık. Gelmiş geçmiş en güzel şiirlerden biri sayarım bu şiiri. Çocukluğundaki o bayram sabahlarının tekrar gelmesine karşılık, dizindeki yaraların tekrar açılmasına bile razı Ziya Bey. Hepimiz öyle değil miyiz? O bayram sabahlarının bir günü için neler vermezdik? Neler feda etmezdik böyle bir manzara için? Sevdiklerimiz yanımızda, çocuğuz, kahvaltı sofrasında hep birlikteyiz ve bugün bayram. “Güneş, getir bir bayram sabahını. Açılın açılın tekrar, çocuk dizlerimdeki yaralar.” Herkese mutlu ve sağlıklı, ve umarım daha az buruk bayramlar.
Yorum bırakın