
Çocukken en sevdiğim yerlerden biri Ankara’daki Gençlik Parkı’ydı. O zamanlar, temiz, düzgün, nezih bir aile yeriydi burası. Ankara’yı geceleri aydınlatan, etrafına ışıklar saçan, yanar döner, cıvıl cıvıl, göz kamaştıran, o büyülü mekanda ne günlerimiz geçmişti. Hey gidi günler! Lunaparkta insanlar belli bir süre kaybolur, stresini, sıkıntısını unutur, günlük dertlerden bir müddet uzaklaşırdı. Atlıkarıncaya, çarpışan arabalara binerlerdi, cesaretlerini toplayıp korku tüneline bilet alırlardı, atari salonlarında oyalanırlardı, penaltı atışları vardı, üç halka yirmi beş vardı, at yarışları oyunu vardı, ve son olarak da Galaksi ve Dönme Dolap’ta heyecanları doruğa çıkardı herkesin. Aşıklar gelir, el ele gezer, kimisi piknik yapar, kimi çay bahçelerinde oturur, o dönemlerde moda olan video kasetlerden filmler izlenirdi. O yıllarda evinizde bir video oynatıcınızın, VHS ya da Beta oynatıcınızın olması bir lükstü, çünkü pahalı aletlerdi bunlar. Bunlara sahip olanlar parmakla gösterilirdi. Televizyonlar ki o dönem fazla kanal olmadığından iyi filmler vermiyordu. Böyle rağbeti bol olan, insanları çeken, gişe filmleri genelde Gençlik Parkı’ndaki çay bahçelerinde gösterilirdi ilk elden. Karateci Çocuk ve çoğu sevdiğim filmle o zamanlarda bu çay bahçelerinde tanışmıştım. Futbol maçları, çoğunlukla vurdulu kırdılı Uzakdoğu filmleri, Van Damme filmleri, Rocky ve Rambo serileri, ve Türk filmleri gösterilirdi buralarda. Yanımda babam, ağabeyim ve annemin olduğunu hatırlıyorum. Hep birlikteydik, mutluyduk, hayat güzeldi, çekirdeklerimizi çitler, tostlarımızı, çaylarımızı söyler, hem eğlence, hem muhabbet, hem de filmlerle güzel bir gün geçirirdik.
Küçükken Gençlik Parkı ile ilgili bir şey hayatımda bir dönüm noktası olmuştu. Kendi çocuk aklımla bir şeyin farkına varmıştım burada. Büyüdükçe de taşlar daha iyi yerine oturdu. Babam genelde bana her aybaşı Gençlik Parkı’na gitme sözü verirdi. “Oğlum” derdi “hele bir maaşı alalım, söz, bir dahaki ay tekrar geleceğiz, o zaman istediğin kadar oyuncağa binersin, istediğin kadar jeton alırız, güzel bir yemek yeriz hem de güzel filmler izleriz.” Bir ay boyunca heyecandan yerimde duramazdım, sabırsızlanırdım. Uykularım kaçardı. Canım babam her ay sözünü tutardı tabi ki. Fakat gün gelirde Gençlik Parkı’na tekrar gittiğimizde içimde bir burukluk, bir keyifsizlik olurdu nedense. Babam ve annemle gölün kıyısına kadar gelip banklara otururduk, sandaldaki insanları izlerdik, babam içeriye, o sihirli dünyaya, Lunapark’a girmeden önce bir sigara yakardı. Az sonra, dakikalar sonra, türlü türlü oyuncağa binebilecektim, atari salonlarında istediğim kadar jeton alabilecektim, Haggar, Mustapha, Street Fighter ve envai çeşit sevdiğim atari oyununu oynayabilecektim, hatta güzel yemekler yiyip birde üzerine çok seveceğimden adım gibi emin olduğum bir film izleyebilecektim. Ama içim boştu, bir gariplik vardı bende, bir ay boyunca bugünü beklememiş miydim? Neden şimdi böyle hissediyordum? Sonradan öğrendim ki bir şeyleri beklemek, onların gerçekleşmesinden daha değerliydi sanırım. Hayatımızda çok istediğimiz, rüyalarımıza giren, hep gerçekleşmesini istediğimiz, gelmesi için gün saydığımız, can attığımız olaylara bir bakın, eğer bunlar gerçekten de başınıza geldiyse, bunlar gerçekten gerçekleştiyse, o gün gerçekten de gelip çattıysa bütün heyecanımızı kaybediyoruz, bir bayağılık, bir sıradanlık hissediyoruz garip bir biçimde. Ya da ben kendi adıma böyle hissediyorum. Bilmiyorum. Bu boşluğu hayatımda ilk kez o dönemlerde, çocukken, Gençlik Parkı’nda hissetmiştim.
Neyse işte, günlerden bir gün Gençlik Parkı’nda denk gelmiştim Karateci Çocuk’a. Usta Miyagi’nin Daniel’e yardımı, onu o kötü çeteden kurtarması, ona destek olması, güven vermesi, kendi ayaklarının üstünde durmasını sağlaması, aralarında gelişen usta öğrenci ilişkisinin daha sonra büyüyüp bir baba oğul ilişkisine dönmesi etkilemişti beni. Daniel’in o ilk gençlik aşkları, ikinci filmde Miyagi’nin babasını kaybettiğinde rollerin değişip bu sefer öğrencisinin ustasını teselli etmesi, ona destek olması, ona sarılması, Miyagi’nin o buruk gözyaşaları hep aklımda kalan güzellikler.
1984 yapımı bu film çekildiğinde daha bir yaşındaymışım. 35. yıldönümü baskısını aldım filmin geçenlerde. Hep özlemişimdir bu filmi, televizyonda verildiğinde heyecanlanırdım, ilk kez izliyormuşçasına dönüp tekrar tekrar buluşur, kucaklaşır, hasret giderirdim. Çünkü bu filmi tekrar ziyaret etmek demek çocukluk anılarımız demekti. Nostalji demekti. Özlem demekti. Sinemayı ne çok sevdiğimizi hatırlatırdı bize. O güzelim Gençlik Parkı günlerimizi. Neler geçirdik bu yıllar boyunca Daniel. Çoktan göçüp gittin bu diyardan Miyagi usta. Yel esti, sert esti, fena paraladı bizleri. Cilala, parlat, cilala parlat. Halen kulaklarımda çınlıyor. Ve Bill Conti’nin o hüzünlü melodilerini unutmak mümkün müydü? Bu filmi eşsiz kılan en güzel şeylerinden biride müziğiydi.
Çocukluğumun en güzel, en özel keşiflerinden biri olan bu filmi anmak istedim bugün. Benim gibi 90’lar çocuklarıyla birlikte büyüyen, bizimle yaşlanan bir film oldu hep Karateci Çocuk. Gençlik Parkı ve Karateci Çocuk çocukluğumuzun mazisinde kaldı belki. Atlıkarıncalar, pamuk şekerler ve o güzel zamanlarda aynı şekilde uçup gittler. Alacakaranlık Kuşağı’nın bir bölümünü yaşıyormuşçasına geçmişe hapsoldular hepsi. Ama içimizdeler sürekli. Anıları hep kalbimizde.
Yorum bırakın