Babamın ölüm yıl dönümüydü bugün. 5 sene önce bugün kaybettik onu. 1827 gün geçmiş babam olmadan. 60 ay eder. Dile kolay tabi. Hasretle. Özlemle. Kederle. Öldüğü günü hatırlıyorum. Yanında değildim. Elini tutamadım. Başını okşayamadım. Alnından öpemedim. O kır saçlarını koklayamadım. Son bir kez veda bile edemedim. Her şey öyle ani gelişti ki. İşten dönüyordum. Acı haber tez duyulur derler. Her gün uğradığım çarşıya uğradım yine. “Baban nasıl” diye sordu yıllardır o çarşıda kuaförlük yapan bir tanıdığımız. “Aynı” dedim. “Yoğun bakımda. Göstermiyorlar ama. Yalnız annem girebiliyor. 15 gündür göremiyorum. Allahtan umut kesilmez yine de. İnşallah düzelir.” Gözlerinde bir acıma sezdim adamın. Bir değişiklik vardı suratında. Bir masumiyet. Bir şefkat hissettim. Kötü haberi verecek gibiydi. “Kardeşim” dedi “eve git annen bekler, babanı kaybetmişsiniz. Yıkma kendini. Kurtuldu. Başın sağ olsun.”
Ölümü hiç konduramıyorsun sevdiklerine. Ne olursa olsun atlatacak diye umut ediyorsun hep. Umut ölüm döşeğinde bile var. Çok garip değil mi? Sanki hayat birden güzelleşecek. Babam hastaneden eve dönecek, sağlığına kavuşacak, daha nice yıllar birlikte olacağız. Ekmek ve gazete almıştım adam yanıma gelmeden önce. Masada bıraktım. Eve gidiyordum şimdi. Ben mi gidiyordum? Yoksa ayaklarım mı yürüyordu? Acele ederek mi gitsem, koşsam mı, durup biraz düşünsem mi, ne yapmam gerektiğini kestiremiyorum, doğru mu acaba adamın dedikleri, evde beni nasıl bir tablo bekliyor, şu an bir rüyada mıyım, düşünmeye çalışıyorum, ne yapsam, ağlamaya mı çalışsam, avazım çıktığı kadar bağırsam mı, annem ne durumda, ya ağabeyim ne yapıyor, nasıl karşılayacaklar beni? Acı çekti mi babam acaba son anlarında, neler hissetti, insan nasıl hayata gözlerini kapatıyor, onun tam olarak hayata veda ettiği saat 17:45 sularıymış, sonradan öğreniyorum bunu, o saatte, o dakikada, o saniyede ben neler yapıyordum, ne oldu tam o anda, nasıl öldüğünü bile bilmiyorum gerçi henüz. Bu duygu karmaşasını, bu “hayatın en kötü, en berbat, en acı gününü” yalnız yaşayanlar bilir sanırım.
Eve gelmeme az kaldı. Adımlarımı hızlandırıyorum. Balkondan ağlama sesleri geliyor. İşitiyorum. Annemin sesi, komşularınkine karışmış. Feryatlar, figanlar, ağıtlar. Apartmana giriyorum. Kapının önünde belki 50 çift ayakkabı var. Kapı açık. Odaya giriyorum. Annemi bulmam gerek. Onu teselli etmem lazım. Yanındayım anne. Üzülme. Kurtuldu babam. Rahatladı. Daha mutludur şimdi. Ağlama demem lazım. Seni ağlarken görmek istemezdi. Beni sımsıkı tuttu annem. Bir şey diyemedim. Yoğun bakımda ölmüş babam. Tansiyonu sıfıra düşmüş. Sarılıyor annem. Bırakmıyor beni. O durumunda bile sanki kendi metanetli görünmeye çalışıyor ama benim patlamamdan, çok üzülmemden korkuyor gibi. Acıyla bakıyor bana. Öpüyor. Kokluyor. Yaklaşık 2 dakika boyunca sarıldık birbirimize. Komşularımız yanımızda. Bize bakıp daha çok üzülüyorlar. Ağlamaları daha şiddetleniyor o ara. Ama ben ağlayamıyorum. Ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. Kaskatı kesildim. İnsan böyle durumlarda ne yapar? Hiç bilmiyorum. Azrail ilk kez bu kadar yakınımda biri için gelmiş, kanımı, canımı, babamı almaya gelmiş. Başıma ilk kez geliyor. Titriyorum yalnızca. Çenem uyuşuyor. Sanki ben değil başka birisi konuşuyor. Hayat boyu insan sanki bu güne, bu sınava, bu acıya hazırlık yapmışta, o gün gelip çatmış ve şu anda rolümüzü yapıyormuşuz gibime geliyor. Annemi bu kadar ağlarken görmek beni de ağlatır sanıyordum eve girmeden önce. Ama ağlayamadım. Ne o gün. Ne cenazesinde. Ne yıllar sonra. Ne şimdi. İnsanın patladığı, kendini koyuverdiği, sinirlerinin boşaldığı zamanlar vardır. Böyle bir şey bana hiç olmadı. Acı, keder, hüzün boğazımdan kor bir alev gibi girdi, kalbimin derinliklerinde son buldu. Orada öylece kaldı, oraya yerleşti. Atamadım onu yıllardır. Atamadım sıkıntımı. İçimde kaldı. Hapisti. Yaralıydı. Kanıyordu. İyileşmiyordu. Kimseyle de doğru düzgün paylaşamadım bu kederi, bu hastalıklı üzüntüyü, bu illeti, bu laneti.
Babamı defnedip eve geldikten sonra, akşamları, bir hafta boyunca, dışarıya, apartmanın önüne çıktım temiz hava almak için. Evde bunalıyordum, odasına giremiyordum. Cenazesinde yakamıza taktığımız o tebessüm eden resmine bakamıyordum. Banka otururdum kapıda. Paket paket sigara bitiriyordum. Arada içkide içiyordum. Saatler geçiyordu ama içimdeki üzüntü, içimdeki acı, içimdeki efkar geçmiyordu. Geceleri uyuyamıyordum. Gece olsun istemiyordum. Çünkü bütün hüzün geceleri bastırıyordu. Yatağa, uyumaya gitmeden önce geliyordu bu cellat hüzün. Gelen geçen görüyordu beni apartmanın önünde. Teselli etmeye çalışıyorlardı. Kime anlatsaydım derdimi? Ne çıkardı ağzımdan o haldeyken? Nasıl da iyi bir insandı babam. Karşımdaki bunu anlar mıydı? Ne diyebilirdim ki? Geçiştirip gidiyordum insanları, teşekkür ediyordum. Karşı binada oturan bir komşumuzda yıllar önce babasını kaybetmişti. Geldi yanıma oturdu. “Seni hep burada, bu halde görüyorum” dedi. “Geliyorsun saatlerce oturuyorsun. Düşünüyorsun. Bende senin gibiydim. Yapma böyle. Babanda böyle olmanı istemezdi. Sana yazık, gençliğine, sağlığına.”
3 gün sonra işe dönmüştüm. Hayat devam ediyordu. Herkesin bakışı farklıydı artık. Herkes üzgündü. Üzüntümü paylaşıyorlardı. Dostlar vardı. Destek çoktu. Dayanağım oldular. Zor zamanlardan geçiyordum. Yanımdaydılar. Bu bir nebze olsun rahatlatmıştı beni. Avutmuştu. Ama hayat hiç bir şey olmamış gibi devam etti. “Ölenle ölünmez” derlerdi. Ateş düştüğü yeri yakıyordu. Hayatın en acı gerçeklerinden biriydi bu. Şu dördümüz derdi babam eliyle bizi gösterip. “Başka kimimiz var?” İçimdeki kederin ne yaparsam yapayım bitmeyeceğini anladım bir müddet sonra. Açılamıyordum, anlatamıyordum kimseye, dökemiyordum içimdekileri, bir bıçak gibi saplanıp kalmıştı kalbime, çıkaramıyordum bıçağı, ağlayamıyordum bir türlü.
Anton Çehov’un bir öyküsünü okumuştum üniversite yıllarımda. Ne güzel öyküleri vardı. Asil, ince ruhlu, hisli, yufka yürekli, düşünceli bir yazardı. O dönemde, babamı kaybettiğimde bu öykü aklıma gelmişti. “Kime Anlatsam Kederimi” adında kısa bir öyküydü. Bir faytoncu vardı öyküde. Bu adamın bir gün boyunca başından geçenler anlatılıyordu. Çok vurucuydu, çok etkilenmiş, çok duygulanmıştım. Sonu öyle bir hazindi ki, sanki zihnimde canlandırmamışta, o öyküyü o an yaşamıştım, içim cız etmişti. Geçimini at arabası sürerek kazanan bu adamın arabasına öykü boyunca farklı farklı insanlar biniyordu. Hepsi ayrı telden çalan, değişik, garip, sürekli konuşan insanlardı bunlar. Kimi akşam ne yiyeceğini anlatıyordu, kimi karısıyla nereye gideceğini, kimi politikadan, kimi ülke sorunlarından, kimi parasıyla neler yapacağından, yani çoğunlukla incir çekirdeğini doldurmayacak konulardan bahsediyorlardı ve kendilerinden başka kimseyi duymuyorlardı. Faytoncu sıra kendine geldiğinde, tam ağzını açıp, sohbete katılmak, kendi derdini, kederini, sıkıntılarını anlatmak isteyince de, araya bir şey giriyor, sözü kesiliyor, sıkıntısı içinde kalıyordu. Hiç kimseye bir kelime edemiyordu. Öykü boyunca hiç kimseye içini kemiren bu derdi anlatamıyordu. Çünkü insanlar dinlemekten çok, anlatmakla meşguldüler. Öykünün sonunda akşam oluyor, bütün yolcularını bitirdikten sonra atıyla baş başa kalıyordu adam. Atının boynuna sarılıp hüngür hüngür ağlıyordu. Çünkü öykünün sonunda anlıyorduk ki sabahtan beri konuşmaya, derdini anlatmaya çalışan bu adamın daha bu sabah küçük oğlu ölmüş, adam onu gömüp at arabasıyla işine devam etmişti. Kime anlatsam kederimi diyordu içinden gün boyunca. Ama günün sonunda onu dinleyecek o vefalı atından başka kimseyi bulamıyordu maalesef.
“Kime Anlatsam Kederimi” hayatımda okuduğum en hazin öykülerden biriydi. İnsan derdini anlatacak kimseyi bulamayınca tek çaresi yazmak, kendini kağıda kaleme vurmak oluyor, kendi çapında içini bu şekilde dökmek istiyordu işte. Nelerden bahsetmiyordu ki? Babalarımızdan, analarımızdan, insandan, emekten, iyilikten, meleklerden, adaletten, karşılıksız aşklardan, gerçek sevgiden, umuttan ve daha nice şeylerden. “Yazmasam deli olacaktım” diyordu mesela çok sevdiğimiz Sait Faik Abasıyanık. Geçmişten günümüze çoğu iyi yazara bakın. Yazmak onlar için nefes almak gibiydi. Yaşamın en temel dürtüsüydü. Hüzün, acı ve yalnızlık o çok sevdiğimiz kitapların, filmlerin, müziklerin, sanatın her türlüsünün hamuruydu. Sanatın yaratıcısı insan ve insanı buna zorlayan içimizde kopan fırtınalar ve şifası bulunamayan dertlerdi.
Yorum bırakın