Hinduların ölülerini yaktığı krematoryumlar ağzına kadar dolmuştu, cenazeler artık sokaklarda, caddelerde, teraslarda, boş bulunan her yerde yakılıyordu. Göz gözü görmüyordu, etrafta havaya yükselen büyük bir duman ve sis tabakası vardı. Bir isyan, bir çığlık, bir ağıt yükseldi yakma alanından. Görevliler zar zor nefes alıyordu işlerini yaparken. Gözyaşlarını tutamıyorlardı. Bir ölü gidiyor, diğeri geliyordu. Kendilerini Nazilerin İkinci Dünya Savaşı’nda pis işlerini yaptırdıkları, fırınlarda Yahudileri yaktırdıkları Sonderkommandolar gibi hissediyorlardı. Yukarıdan bakılınca cehennemden bir manzara gibiydi olanlar. Gökyüzünde uçuşan kuşlar bile aşağıda olanları, insanoğlunun bu çaresizliğini üzüntüyle seyrediyordu. Halk perişandı, büyük bir felaketti. İnsanlar ölenlerin arkasından dövünüyorlar, ağlıyorlardı. Çocuklar ölüyordu her gün, gencinden yaşlısına kimsenin dayanma gücü kalmamıştı, her gün binlerce kişi hayatını kaybediyordu, sağlık sistemi çökmüştü, doktorların elleri kolları bağlanmıştı. Oksijen tüpleri bitmişti, yalnızca kaçak yollarla temin edebiliyordunuz, karaborsa olmuştu piyasada oksijen. Hastanelerde oksijen bulamayanlar acı sonla yüzleşiyordu.
İnsanın en ağır, en zorlu sınavıydı bu, kıyamet gününden farksızdı, dehşeti, acıyı, korkuyu, cehennemi, dünyayı terk etmeden yaşıyorlardı. Üzülmemek elde değildi. Önlemler alınmazsa, yaşam standartları yükselmezse, yardım eli uzatılmazsa er ya da geç tükeneceklerdi. Bir umut, bir çare, bir mucize bekliyorlardı. Her ülkenin başına gelebilirdi bu. Başkasının da acısını paylaşmalıydın. Bu kadarcık yüreklide olmalıydın şu üç günlük dünyada. “Çin yüzünden virüs dünyaya yayıldı, hepsi gebersinler” diye yorumlar okuyordum. “Hintliler çok pis millet. Ganj nehrinde yıkanmaya devam etsinler. Belki virüsten böylelikle temizlenirler” diyorlardı. Afrikalı diyorlardı. Suriyeli diyorlardı. Gavur diyorlardı. Kendi gibi olmayana dinsiz diyorlardı. Dünyaya at gözlüğüyle bakıyor, kendi bildikleri dışında her şeyi yanlış sayıyorlardı. Nasıl bir insan bu kadar sevgi ve empati yoksunu olabilirdi, nasıl bu kadar faşist, zalim ve taş kalpli olunabiliyordu. Hepsi cahilliktendi. Çocukken insanın içinde gömülü olan iyilik tohumları, o çocuk büyüyünce, ülkesinin, ailesinin, çevresinin etkisiyle nasılda değişiyor, nasılda bir şeytan tohumuna dönüyordu. Etrafına zehir saçıyordu. Doğduğun ülkeyi, aileni, imkanlarını seçemiyordun. İsviçre’de borsa simsarı, altında Ferrari arabayla gezen bir babanın oğlu olarak dünyaya gelebilirdin. Ya da Afrika’da açlıktan ölen bir kabileye mensup olabilirdin. Şu anda sende oksijen savaşı veren bir Hindu olabilirdin mesela. Ya da savaştan kaçıp başka bir ülkeye sığınan, ama iki lokma ekmek, yatacak bir yer uğruna horlanan, ezilen, aşağılanan bir mülteci olabilirdin. Bunu anlamak istemiyorlardı. İdrak edemiyorlardı. Her şey bir tesadüf müydü, neye göre insanlar ayrılmış, kaderleri çizilmişti? Hayat baştan adaletsizdi. Adaletin terazisi insanlar için bir türlü dengelenemiyordu. Bunun olmasına imkan yoktu. Büyük bir hayaldi bu. Ama en azından bir nebze olsun teraziyi dengede tutmak için, iyi kalpli, ileri görüşlü, adaletli, yalanı dolanı olmayan, hakka hukuka önem veren, halkıyla empati yapabilecek iyi liderler yetişmeliydi. Bildiğini okumayan, halkın kendi kendini yönetmesine izin verecek, dinlemesini bilen liderler. Ancak bu şekilde, iyi yetişmiş, kendini geliştirmiş, vicdanlı, insan hayatına değer veren böyle liderler ile bu kritik, bu acı, bu zor zamanlar atlatılabilirdi. Ülkeler aydınlıklara çıkabilirdi. İnsanlar için iyi dilekler dilenmeliydi, hem kendi ülkemiz, hem dünya, el ele tutuşarak, kenetlenerek bu lanet virüsü yenip cehennemin dibine tekrar göndermeliydik.
Hindistan’daki bu içler acısı olaylar çok üzdü beni, bir insan olarak utanç duymamı sağladı. Dünya beni bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı. Ayrıca bana bir insanın krematoryumda yakılmasını düşündürttü tekrardan. Yakılan cesedin küllerinin denize savrulmasını, bu küllerin bir bölümünün ölen kişinin ailesine verilmesini ve yıllarca evlerinin baş köşesinde bunu saklamalarını düşündüm. Değişik bir inanıştı.
Bazı inanışlarda, bazı kültürlerde ilginç ölüm ritüelleri vardı böyle. Meksika, İspanya ve Güney Amerika’da Ölüler Günü vardı mesela. İnsanlar toplanır, ölmüşlerini ziyarete giderlerdi. Şenlik havasında geçerdi o gün. Kutlamalar yapar, içkiler içerler, şarkılar, türküler söyler, ahiretteki sevdiklerini yad ederlerdi bir şekilde. Ağlamak, üzülmek yoktu, mezara kapanıp dualar okumak yoktu, bayram gibi, rengarenk bir gündü “Dia De Muertos”. Bu gün sayesinde ölülerini unutmadıklarına, onları daha bir yücelttiklerine inanırdı insanlar.
Hindular Ganj Nehri kıyısında yakardı ölen insanları. Sonra küllerini bu nehire atarlardı. Bir insanın ruhunun bedeninden ancak yakılarak ayrıldığına inanıyorlardı. Ölen kişi, yakma işlemi tamamlanınca, huzur bulacak, ruh bedenden ayrılmış olacak ve yeni bir hayat için geri dönecekti.
Madagaskar’da Famadihana adında çok garip bir festival vardı sonra. Kulağa delice, çılgınca, dehşet verici gelirdi. İnsanlar yine toplanır, ölen yakınlarının mezarlarını açarlardı, onların kemiklerini yıkarlar, onlara yeni elbiseler giydirirler, türlü türlü süslemeler yaparlar daha sonrada tekrar kefene sarıp şarkılar eşliğinde dans eder ve vedalaşıp mezarlarını kapatırlardı.
Sizin inanışınıza uymayabilir, size belki yanlış gelebilirdi tüm bunlar ama herkesin inanışı kendinceydi tabi ki. Ölüler makyajlanırdı Hristiyanlarda. Takım elbise giydirilirdi. Hepsinin yüzyıllardır süregelen, atalarından bu yana devam ettirdikleri uğurları, inançları, hüzünleri, mutlulukları, yas tutma biçimleri, sevinme şekilleri vardı. Hepsine saygı duymak gerekliydi.
Bazı ülkelerde, özellikle bildiğim, Büyük Britanya’nın bazı bölgelerinde cenazelerin ardından yas tutulmazdı. İnsanlar kaybettikleri dostlarını, danslar ve şarkılar eşliğinde zil zurna sarhoş olarak uğurlarlardı. Ölen kişi defnedildikten sonra gelinen ev, ölü evi değil sanki bir eğlence evi gibi olurdu.
Yine bazı Latin ülkelerinde ölüler mumyalanıyordu. Diyelim ki 40 yaşında ölen biri var. Ölünce mumyalanıyor ve cesedi yıllar geçse de bozulmuyordu. Yıllar sonra ailesi, hatta büyümüş, babasının öldüğü zamanki yaşına gelmiş bir evlat, onu ziyarete gidiyordu. Büyük cenaze evlerinde, yüksek korumayla, özel bakımla tutuluyordu mumyalanmış cesetler. Babasını ziyarete gelen bir oğul mezarı açtırıyor ve babasını genç haliyle görüyordu. Belki kendi bile daha fazla yaşlanmış oluyordu babasından. Ama zaman durmuş ve babası sanki öldüğü yaşında kalmış gibi görünüyordu. Bu konuyla alakalı “Biutiful” adında çok güzel bir film vardı zamanında. Öyle acıklı, öyle güzel, öyle buruk bir filmdi ki anlatamam. İsmiyle hiç örtüşmüyordu aslında film. Hiçte güzel değildi yaşananlar. İsmi bile kasten yanlış yazılmıştı filmin. Her şey berbattı filmin geçtiği dünyada. Hasta bir baba vardı işte, yavaş yavaş ölüme doğru giden. Bakmak zorunda olduğu fakir bir ailesi vardı, ufak mutlulukları vardı, ve insan hayatının sudan ucuz olduğu, insanın sürekli sömürüldüğü, kayıtsız, adi bir toplum düzeni içinde yaşıyorlardı. Kapitalist sistem fakirlerin canına okuyordu. Kaybettiği babasını sürekli rüyalarında görüyordu bu adam. Bir gün onu buluyordu, yıllar önce ölmüştü babası, mumyalanmıştı. Mezarını açıyorlardı. Onunla karşılaştığında, babasını gördüğünde, Javier Bardem’in yüzündeki o ifadeyi unutamıyorum. Babası kendinden gençti, cesedi hiç bozulmamıştı, kendisi artık yaşlanmıştı, roller değişmiş, oğul artık baba olmuştu ve babası genç bir oğul olmuştu sanki. Nihayetinde kahramanımızın babasıyla buluşmasına, hayatının sonuna gelmesine az bir vakit kalmıştı.
Bizim dinimize, inanışımıza göre de ölünce mezara gömülüyorduk, üzerimize toprak atıyorlardı ve belli bir müddet sonra kurtlar, böcekler, solucanlar tarafından yenilmeye başlanıyorduk. İnsan ölünce bunlar fazla bir anlam ifade etmiyordu ama kimilerine göre bedenin öldükten sonra bile bu şekilde yem olması, çürümesi, kokması, senelerce toprak altında kalması korkunçtu. Kaptan Fantastik adlı o çok özel filmde, ölen anneleri sırf toprağın altında gömülü olduğu için, onu oradan çıkarıp yakmak ve küllerini almak isteyen kardeşlerin komik ve hüzünlü hikayesini izlemiştik mesela.
Bir insan ölünce onun defnedilmesi her ülkede farklılıklar gösterebiliyordu belki, ama ölümün anlamı, dillerimizin, bayraklarımızın, renklerimizin, inançlarımızın ve hayatlarımızın olanca farklılığına rağmen bütün dünyada aynıydı. Ölüm dünyanın tek gerçeğiydi. Yaşadığımız hayat sanki bir aldatmacaydı. Mezarlıklara gidince, o sessiz fısıltıları duyunca insan bunu çok daha iyi anlıyordu. Ama dünyanın bu gerçeği ölüm, öyle pisi pisine, hiç bir önlem alınmadan, insan hayatına beş para değer vermeden gerçekleşen ölümler olmamalıydı. İnsan sevdiğiyle, yaşlanarak, mutlu ve huzurlu bir şekilde, acısız olarak ölmeliydi. Ülkemiz ve dünya şu an bir ölüm sınavındaydı. Azrail bizlere bir virüs kılığına girerek aşırı derecede musallat olmuştu. Her gün onlarca, yüzlerce, binlerce kişiyi hayattan koparıyordu. Uzun bir zamandır peşimizdeydi. İnsanlarımızı kaybediyorduk. Umutları, hayalleri, gelecekleri vardı hepsinin. En kötüsü de bunu kanıksamaya, bu artık çok doğal, bu artık çok normalmiş gibi davranmaya başlamıştık. Bütün bunların artık bir an önce son bulmasını diliyordum. Hem kendi ülkem hem de bütün dünya insanları için, bir çare, bir kurtuluş, bir umut istiyordum. Bir insan, bir hayat bile olsa, kimsenin artık bu virüsten ölmediği günlerin yakın olmasını ümit ediyordum. Büyük yazar Andre Malraux’nun dediği gibi “bir hayat hiçbir şeydir ama hiçbir şeyde bir hayat değildir.”
Yorum bırakın